← Resmî Gazete 6 Ekim 2026: AYM: Van'ın genel toplantı yasağı ihlal
Tam metin

Anayasa Mahkemesinin 2/4/2026 Tarihli ve 2025/57667 Başvuru Numaralı Kararı

Kaynak: Resmî Gazete, 6 Ekim 2026, sayı 33392

Bu metin Resmî Gazete'deki görüntüden otomatik okunmuştur (OCR) ve yalnız ilk 25 sayfayı içerir; okuma hatası olabilir, esas metin Resmî Gazete'dedir.

--- Sayfa 1 --- 6 Ekim 2026 SALI Resmî Gazete Sayı : 33392 ANAYASA MAHKEMESİ KARARI Anayasa Mahkemesi Başkanlığından: GENEL KURUL KARAR TAYFUN KAHRAMAN BAŞVURUSU (2) Başvuru Numarası : 2025/57667 Karar Tarihi : 2/4/2026 Başkan : Kadir ÖZKAYA Başkanvekili : Basri BAĞCI Başkanvekili : İrfan FİDAN Üyeler : Engin YILDIRIM Rıdvan GÜLEÇ Recai AKYEL Yusuf Şevki HAKYEMEZ Yıldız SEFERİNOĞLU Selahaddin MENTEŞ Kenan YAŞAR Muhterem İNCE Yılmaz AKÇİL Ömer ÇINAR Raportör : Kübra ÇİFTÇİ Başvurucu : Tayfun KAHRAMAN Vekili : Av. Cansu ÇİFTÇİ I. BAŞVURUNUN KONUSU 1. Başvuru Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlal kararının gereklerinin yerine getirilmemesi nedeniyle bireysel başvuru hakkı ile adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. II. BAŞVURU SÜRECİ 2. Başvuru 27/11/2025 tarihinde yapılmıştır. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir. 3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu Bakanlık görüşüne karşı beyan sunmuştur. 4. Birinci Bölüm tarafından 11/2/2026 tarihinde yapılan toplantıda, başvurunun niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli görüldüğünden başvurunun Genel Kurula sevkine karar verilmiştir. --- Sayfa 2 --- III. OLAY VE OLGULAR 5. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir: 6. Şehir plancısı olan başvurucu, Taksim yayalaştırma projesini protesto etmek amacıyla 28/5/2013 ile 30/8/2013 tarihleri arasında Gezi Parkı'nda düzenlenen eylemlerin ülke çapında kitlesel şiddet olaylarına dönüşmesi nedeniyle yürütülen ve Gezi Parkı davası olarak bilinen ceza davasının sekiz sanığından biridir. Gezi Parkı olaylarının yaşandığı dönemde Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Genel Merkez Yönetim Kurulunda şube başkanı olan başvurucu, aynı zamanda Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Koruma Bölge Kurulunda da kültür ve turizm uzman yardımcısıdır. 2014 yılından itibaren ise bir üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. 7. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde (ilk derece mahkemesi) görülen söz konusu davada, başvurucu hakkında Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme suçundan 25/4/2022 tarihinde mahkûmiyet kararı verilmiş; başvurucunun suçu yardım etme niteliğinde görülerek 18 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hükümle birlikte tutuklanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun anılan karara yönelik istinaf başvurusu tahliye talebiyle birlikte Bölge Adliye Mahkemesinin 28/12/2022 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Başvurucu, anılan kararı temyiz etmiştir. 8. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesi 28/9/2023 tarihli kararıyla başvurucunun temyiz istemini reddederek başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmünü onamıştır. Bunun üzerine başvurucu, söz konusu nihai karara karşı Anayasa Mahkemesine 2023/98215 numaralı bireysel başvuruyu yapmıştır. 9. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 31/7/2025 tarihinde, söz konusu yargılamada usule ilişkin güvencelerin ihlal edilmesinin yargılamanın hakkaniyetini bir bütün olarak zedelediğini belirtmiş; başvurucunun adil yargılanma hakkı kapsamında hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine, diğer ihlal iddialarının ise incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir (Tayfun Kahraman [GK], B. No: 2023/98215, 31/7/2025, § 57). Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gerekçesi şöyledir: "48. Sonuç olarak Mahkemeler başvurucunun Gezi Parkı olaylarının bir plan ve organizasyon dâhilinde başlatılması, koordine edilmesi, ülke genelinde yaygınlaştırılarak derinleştirilmesinde, şiddet olaylarının meydana gelmesinde ve şiddet olaylarının bastırılmasının ardından Gezi ruhunun yaşatılmasında aktif rol oynamadığını kabul etmiştir. Mahkemeler, bu süreçte hem başvurucunun şahsi sosyal medya hesabından hem de Taksim Dayanışmasının (Taksim Dayanışmasıyla ilgili ayrıntılı açıklamalar için bkz. § 8) sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımların provokatif eylem çağrısı niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Ceza Mahkemesi, başvurucunun Taksim Dayanışmasının sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlarla olan bağlantısını, Taksim Dayanışmasında genel olarak üstlendiği role bağlarken Yargıtay bu bağlantıyı iletişimin dinlenmesine ilişkin kayıtlardaki başvurucunun A.B.A'dan Taksim Dayanışmasının sosyal medya hesabının şifresini istemesine bağlamıştır. Sonuç olarak başvurucu, gerek Ceza Mahkemesince gerekse de Yargıtayca söz konusu platformun sosyal medya hesabından yapılan --- Sayfa 3 --- paylaşımlardan sorumlu tutulmuştur. Başvurucunun cezalandırılmasına esas alınan ikinci husus ise bazı basın açıklamalarında sarf ettiği ifadelerdir. Yargı mercileri, başvurucunun bu açıklamalarını da sosyal medya paylaşımlarında olduğu gibi provokatif olarak değerlendirmiş ve anılan söylemlerin şiddet olaylarının yaygınlaşmasında etkili olduğu kanaatine varmıştır (bkz. §§ 21/ltt-(4), 24/ltt). 49. Bununla birlikte Mahkemeler cezalandırmaya dayanak olarak gösterilen sosyal medya paylaşımları ile basın açıklamalarını yalnızca tırnak içinde aktarmış, paylaşımlarda yer alan ifadelerin genel olarak provokatif nitelikte olduğunu belirtmekle yetinmiştir. Dolayısıyla yargı mercileri kararlarında mahkûmiyet kararına esas alınan çok sayıda sosyal medya paylaşımından hangisinin doğrudan şiddeti teşvik eden ya da şiddete özendiren yahut cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmeye yönelik ifadeler içerdiğini gösteren bir gerekçeye yer vermemiştir. Paylaşım ve açıklamaların şiddet içeren olaylarla olan illiyet bağı tartışılmamıştır. Sonuç olarak Mahkemelerin yaptığı değerlendirmelerden tam olarak hangi sözlerin kışkırtıcı nitelikte olduğu anlaşılamadığı gibi bu paylaşım ve açıklamaların azkönüde bunlarla bağlantılı kurulabilir nitelikte nasıl bir şiddet eylemin meydana geldiği ya da bunların somut olarak hangi şiddet olaylarına yol açtığı da anlaşılmamıştır. Öte yandan ilk derece mahkemesi başvurucunun Gezi olaylarına ilişkin olarak toplumsal ve küresel düzeyde algı oluşturulması amacıyla film, belgesel ve video çekimlerini kovuşturma ettiğini belirtmiş ancak hangi filmde hangi ifadelerle nasıl bir algı oluştuğuna dair herhangi bir açıklama yapmamıştır. Bu tespitler neticesinde şiddet olaylarının meydana gelmesinde başvurucuya yüklenen aktif rolün ne olduğu karardan anlaşılamamaktadır. 50. Gerçekten de Gezi Parkı olaylarının yaşandığı dönemde bazı yerlerde ciddi şiddet olayları yaşanmış, bu olayların bir kısmında yaralanmalar hatta ölümler meydana gelmiştir (bkz. § 77/iv). Ancak başlangıç bir toplantı ve gösteri yürüyüşü olarak ortaya çıkan şiddet olaylarının salt varlığı, kendi eylemleriyle bu şiddet olayları arasında illiyet bağı kurulmadığı müddetçe kişileri doğrudan sorumlu tutabilmek için yeterli değildir. Mahkemeler, mahkûmiyet kararlarının gerekçelerinde sanığın cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etme olarak nitelendirilebilecek eylemlerinin ne olduğunu açık bir biçimde ortaya koymalıdır. Bunu ilişkin eylemlerin açıkça gösterilmediği durumlarda, verilen mahkûmiyet kararının gerekçesinin yeterli olduğunun değerlendirilmesi mümkün değildir. 51. Öte yandan Yargıtay başvurucunun Taksim Dayanışmasının sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımlarla olan bağlantısını, başvurucunun A.B.A'dan sosyal medya hesabının şifresini istediği yönündeki iletişim kaydına dayandırmıştır. Ancak Yargıtay, Taksim Dayanışmasının sosyal medya hesaplarından atıf yapıldığını kabul ettiği paylaşımlardan [bkz. § 21/ltt-(9), (10)] hangisinin başvurucuyla bağlantılı olduğuna dair bir belirleme yapmamıştır. Diğer taraftan iddianamede Taksim Dayanışmasının sosyal medya hesaplarından yapılan paylaşımların daha çok Gezi Parkı olaylarının yaşandığı Mayıs-Haziran aylarına ilişkin olduğunun belirtildiği görülmektedir. Bununla birlikte söz konusu şifre talebinin ise 2/10/2013 tarihli olduğu dikkat çekmektedir [bkz. § 24/iii. (4)]. Sosyal medya paylaşımlarının tarihi ile şifre talebinin tarihi dikkate alındığında söz konusu iletişim kaydının anılan paylaşımların sorumluluğuna delil teşkil edip edemeyeceği hususunda oluşan ciddi tereddütler, yargı mercilerinin sunduğu gerekçelerle giderilmemiştir. Dolayısıyla şifre isteme olayı ile provokatif kabul edilen paylaşımlar arasında nasıl bir ilişki kurulduğu da karardan anlaşılamamaktadır. Bu itibarla yargı mercilerince başvurucuya atfedilen eylemler ile mahkûmiyete esas alınan mevcut deliller arasında somut bir bağ kurulamadığı sonucuna varılmıştır." --- Sayfa 4 --- 52. Diğer taraftan bu durum, Yargıtayın mahkûmiyet hükmünü onama kararında ilk derece mahkemesi kararında mahkûmiyetin gerekçesi olarak yer verilmeyen iletişimin dinlenmesine ilişkin bazı kayıtlara [bkz. § 21/iii, (4)] dayandığını ve bu kayıtlara atıfla başvurucunun mahkûmiyet kararının onandığını göstermektedir. Bu hâliyle mevcut durum başvurucunun temyiz aşamasında mahkûmiyetine esas teşkil eden bir delile karşı savunma yapma imkânından yoksun bırakılması sonucunu doğurmuştur. Anayasa Mahkemesi bundan önceki birçok kararında yargılamanın esasını etkileyebilecek ölçüde delilin ve olgunun ilk kez kanun yolu aşamasında değerlendirmeye esas alınması; bu delile ve olguya karşı savunma hakkı tanınmaması hâlinde silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edileceğini değerlendirmiştir (bazı değişikliklerle birlikte bkz. Yıldıray Özber ve diğerleri [2. B.], B. No: 2014/18932, 8/9/2015, § 88; Özkan Sarı [1. B.], B. No: 2020/5353, 19/1/2023, § 24-29). Nitekim böyle bir durumda suç isnadı altındaki kişilerin kanun yolu mercilerinin dayandığı delillere karşı iddialarını ileri sürme, aleyhe kabulü çürütülmeye veya savunmalarını güncelleme ya da hukuki durumlarını değiştirme imkânı fiilen ortadan kalkmaktadır. Kaldı ki başvurucu, söz konusu dinleme kayıtlarının tüm taleplerine rağmen yargılamanın hiçbir aşamasında dosya kapsamına dahil edilmediğini ileri sürmüştür (bkz. § 30/ii). Mahkûmiyet hükmünün onanması kararında Yargıtayın başvurucunun bu şikâyetini karşılayacak bir gerekçe oluşturmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla somut olayda başvurucunun mahkûmiyetine esas teşkil eden dinleme kayıtları, ilk kez kanun yolu aşamasında ve başvurucuya bu delillere karşı savunma yapma imkânı tanınmadan hükme esas alınmıştır. Bu durumun silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleriyle bağdaşması mümkün görünmemektedir. 53. Ayrıca her ne kadar Yargıtayın mahkûmiyet hükmünü onama kararında emniyet teşkilatı bünyesinde görev yapan bazı kişilerin tanık beyanlarına yer verilmişse de bu beyanların yalnızca başvurucunun Taksim Dayanışması grubunda yer aldığı ve bu sıfatla basın açıklamaları yaptığı yönünde, başvurucunun da inkâr etmediği hususlara ilişkin olduğu açıktır (bkz. § 24/ii, (6)). Bu hâliyle anılan tanık beyanlarının mahkûmiyet hükmüne nasıl bir katkı sağladığı hususunda da yeterli bir açıklama bulunmamaktadır. 54. Diğer yandan mahkûmiyet hükmünün gerekçelerinden biri de başvurucunun ve sanklardan bir kısmının Gezi Parkı olaylarının öncesinde bir plan ve organizasyon dâhilinde hareket etmiş olmasıdır. Ancak Mahkemeci bu yönde düşünmeye iten bulguların tüm olarak ne olduğu karardan anlaşılamamaktadır. Başvurucu hakkındaki taksim tezpili kayıtlarına bakıldığında (bkz. § 12/vi) Gezi Parkı olaylarından önce yargılamanın diğer sanklarından yalnızca biriyle (Bu kişinin de henüz kesinleşmemiş olmakla birlikte mevcut yargılamada isnat edilen suçlardan beraat ettiği anlaşılmıştır.) iletişimin olduğu görülmektedir. Yine bu iletişimin içeriğine ve yoğunluğuna dair bir bilgi de kararda yoktur. Dolayısıyla olayların başvurucu tarafından önceden planlandığı şeklindeki bir sonuca ulaşabilmek için başvurucu yönünden eldeki tek bulgu olaylardan önce sanklardan biriyle mevcut olan iletişimidir. Ancak bu bulgunun tek başına önceden bir plan dâhilinde hareket edildiği sonucuna ulaşmak için yeterli olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. 55. Bunun yanı sıra ilk derece mahkemesi ve Yargıtay; Gezi Parkı olaylarının devam ettirilmesi amacıyla Türkiye genelinde belirli aralıklarla Park Forumları/Forumlar Koordinasyonu adı altında gerçekleştirilen toplantıları başvurucunun da katıldığını ve üstü faal olarak kabul edilen M.O.K.nın yargılamadaki bazı sanık avukatlığıyla başvurucu üzerinden bu forumların koordinasyonunu sağladığını belirtmiştir (bkz. § 21/iii, (5); 24/ii) ancak anılan değerlendirme; başvurucunun somut olarak ne zaman hangi forum toplantılarına katıldığı, bu toplantılarda ne tür kararlar alındığı, alınan kararların şiddet olayları üzerindeki etkisi ve özellikle bu forumların organizasyonu ile orluya çıkan şiddet eylemleri arasında nasıl bir bağlantı bulunduğu hususlarında herhangi bir açıklık içermemektedir. Üstelik kararlarda başvurucu ile M.O.K. ve diğer sanklar arasında --- Sayfa 5 --- başvurucunun savunmasının aksine (bkz. § 13) anılan forum faaliyetleriyle irtibat kurulmasını mümkün kılacak somut ilişkinin ne olduğu yönünde de yeterli değerlendirme yapılmamıştır. Dolayısıyla bu kapsamda isnat edilen eylemlerin başvurucunun cezai sorumluluğunu ne şekilde doğurduğu yeterli biçimde gerekçelendirilmemiştir. 56. Son olarak başvurucu, esas numarasını da belirterek İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesinde Gezi Parkı olaylarıyla ilgili olarak bazı sankların yargılandığı bir davada Gezi eylemlerinin anayasal hak kapsamında değerlendirildiğini, ayrıca Taksim Dayanışmasının suç örgütü olduğuna dair herhangi bir delil bulunmadığı tespitlerine yer verildiğini ve bu kararın kesinleştiğini belirtmiştir. Somut olayda başvurucunun kendi davasında aynı konunun neden farklı yorumlandığına dair Mahkemelerce yeterli bir gerekçe de ortaya konulmamıştır. 57. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki yukarıda zikredilen bazı usule ilişkin güvencelere (bkz. §§ 38-47) yargılamada uyulmamasının bir bütün olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna varılmıştır." 10. Anayasa Mahkemesi, tespit edilen hak ihlallerinin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak kararın bir örneğinin başvurucunun yeniden yargılanmasına başlanması için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Ayrıca kararda, ilk derece mahkemesince ilk olarak yapılması gerekenin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı gerekçesine yeniden yargılama işlemlerini başlatmak olduğu, sonraki aşamada ise ilk derece mahkemesinin ihlal kararında belirtilen ilkelere ve gerekçelere uygun biçimde yürüteceği yargılamanın sonunda hak ihlalinin sonuçlarını gideren yeni bir karar vermekle yükümlü olduğu belirtilmiştir ("GİDERİM" başlığı altındaki ayrıntılı değerlendirmeler için bkz. Tayfun Kahraman, §§ 60-62). 11. Başvurucu vekili 17/10/2025 tarihli dilekçeyle Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı uyarınca yeniden yargılamaya başlanmasını, infazın durdurulmasını ve müvekkilinin tahliyesini talep etmiştir. Anayasa Mahkemesince ihlal kararı kendisine gönderilen ilk derece mahkemesi, İstanbul Cumhuriyet Savcılığından (Savcılık) mütalaa talep etmiştir. Savcılığın 3/11/2025 tarihli mütalaasının ilgili kısmı şöyledir: "Anayasa Mahkemesi somut olayda bireysel başvuru incelemesi sonucu hak ihlali kararı verirken adeta temyiz makamı gibi hareket etmiş, oluşturmakta olduğu içtihatla hem Anayasa'ya hem de kanunun emredici hükümlerine açıkça aykırı hareket ederek 'Yerli Casıp'a' bulunmuştur. Tüm bu hususlar dikkate alınarak ilk derece mahkemesi ve Yargıtay'ın delillerin değerlendirilmesi noktasındaki takdir yetkisini sorgulayan, Anayasa'nın ve Kanun'un emredici hükümlerine açıkça aykırı olan Anayasa Mahkemesi gerekçe gösterilerek sanık müdafii tarafından talep edilen infazın durdurulması, sanığın tahliye edilmesi ve yeniden yargılama yapılması yönündeki taleplerinin 6216 sayılı Kanun'un 50/2, 5271 sayılı CMK'nın 318/1 maddeleri gereğince dosya üzerinden REDDİNE, Karar verilmesi kamu adına talep ve mütalaa olunur." 12. İlk derece mahkemesi 6/11/2025 tarihli ek kararıyla başvurucunun yeniden yargılama ve tahliye taleplerinin reddine ve infazın devamına itiraz kanun yolu açık olmak üzere karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: --- Sayfa 6 --- "Somut olayda Yargıtay'ın mahkûmiyet hükmünü onama kararında, ilk derece mahkemesi kararında mahkûmiyetin gerekçesi olarak yer verilmeyen iletişimin dinlenmesine ilişkin bazı kayıtlara dayanıldığı ve bu kayıtlara atıfla başvurucunun mahkûmiyet kararının onandığı, bu hâliyle mevcut durumun başvurucunun temyiz aşamasında mahkûmiyetine esas teşkil eden bir delile karşı savunma yapma imkânından yoksun bırakılması sonucunu doğurduğu çoğunluk kararında belirtilmiş ise de anılan deliller ilk derece mahkemesi yargılaması aşamasında dava dosyası içinde bulunduğu, başvurucu ve müdafiin erişim ve itiraz etme imkanına sahip olduğu dolayısıyla ilk defa Yargıtay aşamasında ortaya çıkan ve kabul edilen delil niteliğinde olmadığı, Yargıtay tarafından ilk derece yargılaması sırasında dosyaya giren ve başvurucu ve müdafiin erişilebildiği ve itirazlarını ileri sürme imkânı bulabildiği bu delilin onama kararının gerekçesine ek gerekçe olarak ortaya konulduğu dikkate alındığında, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği söylenemez. Ayrıca başvurucunun mahkumiyetine ilişkin kararda yer verilen diğer deliller dikkate alındığında, mahkûmiyet kararının tek ve esaslı belirleyici delilin iletişimin dinlenmesine ilişkin kayıtlar olmadığı dolayısıyla yargılamanın hakkaniyetinin zedelendiği de söylenemez. Kaldı ki, Yargıtay 3. Ceza Dairesince, iletişimin dinlenmesine ilişkin kayıtların, başvurucu hakkındaki diğer tüm delillerle birlikte değerlendirildiğinde, eylemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunu oluşturduğu sonucuna varılmıştır. Başvurucu hakkında ise Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmeye yardım suçundan mahkûmiyet kararı verilmiş, aleyhe temyiz olmadığı için bozma nedeni yapılmamış ve hüküm onanmıştır. Bir başka deyişle, Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararındaki gerekçelerden yalnızca biri olan iletişimin dinlenmesine ilişkin kayıtlar, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs suçunun delili olarak belirtilmiştir. Anılan kayıtlar ve diğer delillerin tümünün bu suçu oluşturabileceği kararda açıkça ifade edilmiştir. Öyleyse başvurucu hakkında Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmeye yardım suçundan ceza verilmiştir. Dolayısıyla anılan kayıtlara dayalı olarak hüküm onandığı da söylenemez. Yukarıda yer verilen gerek mahkemenizin gerekse Yargıtay 3. Ceza Dairesinin kararlarındaki detaylı gerekçeler dikkate alındığında, sanık tarafından ileri sürülen iddiaların mahkemelerce delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına ilişkin olup mahkeme ve Yargıtay kararlarının gerekçelerinde bariz takdir hatası veya açık bir keyfîlik oluşturan bir hususun bulunmadığı anlaşılmaktadır. AYM'nin ihlal kararının gerekçesine bakıldığında ilk derece mahkemesinin ve Yargıtay'ın delillerin değerlendirilmesi noktasındaki takdirine ilişkin değerlendirme yaptığı görülmektedir. Anayasa Mahkemesi Kararının karşı oy yazısında da ifade edildiği üzere; yargılamayı konu eylemlerin kanuniliği, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması, delillerin değerlendirilmesi ile Yargıtay ve ilk derece mahkemeleri tarafından verilen kararların esas yönünden adil olup olmaması, bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Anayasa Mahkemesinin görevi, Yargıtay ve ilk derece mahkemelerince yapılan değerlendirmelerin ve varılan sonuçların hukuka uygunluğunu denetlemek değildir. Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi esasen ilk derece mahkemelerine aittir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda, olağan kanun yollarında incelenmesi gereken konularda inceleme ve değerlendirme yapılamaz. Zira Anayasa Mahkemesi temyiz veya istinaf mercii değildir. Anayasa Mahkemesi 'süper temyiz' mahkemesi de değildir. --- Sayfa 7 --- Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrasında, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin şikayetlerin bireysel başvuruda incelenemeyeceği belirtilmiştir. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun'un 49. Maddesinin 6. Fıkrasında da "Bölümlerin, bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin incelemeleri, bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz." demek suretiyle bu husus açıkça yasaklanmıştır. Anayasa Mahkemesi somut olayda bireysel başvuru incelemesi sonucu hak ihlali kararı verirken adeta temyiz makamı gibi hareket etmiş, oluşturmuş olduğu gerekçede hem Anayasa'ya hem de kanunun emredici hükmüne uyku uyur hareket ederek "Yetki Gaspı"nda bulunmuştur. Tüm bu gerekçeler dikkate alınarak aşağıdaki gibi karar verilmiştir." 13. Başvurucu, anılan karara itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi 11/11/2025 tarihli kararıyla başvurucunun itirazının reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili kısmı şöyledir: "... İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu ek kararın içeriğine bakıldığında 6216 sayılı yasanın kararlar başlıklı 50. maddesi gereğince değerlendirmenin yapıldığı, Anayasa Mahkemesinin yeniden yargılama usulü ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun yargılamanın yenilenmesi başlıklı 311. maddesindeki yargılamanın yenilenmesinin aynı olmadığı yönünde kararları göz önüne alındığında, 06/11/2025 tarihli ek kararın usul ve yasaya uygun olduğu..." 14. Başvurucu, nihai kararı 11/11/2025 tarihinde öğrenmiş; süresi içinde bireysel başvuru yapmıştır. **IV. İLGİLİ HUKUK** **A. Ulusal Hukuk** **1. Mevzuat** 15. 2010 yılında Anayasa'nın 148. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama görevi ve yetkisi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyledir: "Bireysel başvuru ya da anayasa şikâyeti, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlâl edilen bireylerin başvurabilecekleri olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla bireysel başvuru yolu, pek çok uygar ülkede anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası kabul edilmektedir. ... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, iç hukuk yollarının tüketilmiş olup olmadığını araştırırken, ilgili ülkede bireysel başvuru kurumunun bulunup bulunmadığını da dikkate almakta ve bunu hak ihlâllerinin ortadan kaldırılmasında etkili bir hukuk yolu saymaktadır. Bu nedenle, bireysel başvuru müessesesinin getirilmesiyle, hak ihlâllerine maruz kaldığını iddia edenlerin önemli bir bölümünün bireysel başvuru aşamasında, başka bir ifadeyle --- Sayfa 8 --- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önce, tatmin edilebilmesinin mümkün olabileceği ve böylece Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlâl kararlarında azalma olacağı değerlendirilmektedir. Bu itibarla, Türkiye'de de iyi işleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması, haklar ve hukukun üstünlüğü temelindeki standartları yükseltecektir. ... Türkiye'de bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi, bir yandan bireylerin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlayacak, öte yandan da kamu organlarını, Anayasası ve kanunları daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır. Bu amaçlarla yapılan değişiklikle, bireysel hak ve özgürlüklerin korunması ve teminat altına alınması için, vatandaşlara bireysel başvuru hakkı tanınmakta ve Anayasa Mahkemesine de bu başvuruları inceleme ve karara bağlama görevi verilmektedir. ... Yapılan yeni düzenlemeyle, bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle, Anayasa Mahkemesine, özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu da yüklenmektedir." 16. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Mahkemenin görev ve yetkileri" başlıklı 3. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "(1) Mahkemenin görev ve yetkileri şunlardır: ... c) Anayasanın 148 inci maddesi uyarınca yapılan bireysel başvuruları karara bağlamak." 17. 6216 sayılı Kanun'un "Esas hakkındaki inceleme" başlıklı 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir: "... bir mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin inceleme... bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi ile sınırlıdır. Bölümlerce kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz." 18. 6216 sayılı Kanun'un "Kararlar" başlıklı 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir: "(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Ancak yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir." --- Sayfa 9 --- 19. 6216 sayılı Kanun'un "Mahkeme kararları" başlıklı 66. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir: "(1) Mahkeme kararları kesindir. Mahkeme kararları Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." **2. Yüksek Mahkeme Kararları** 20. Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen 26/10/2022 tarihli (E.2020/16-462, K.2022/671) kararın ilgili kısmı şöyledir: "... Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru üzerine verilen kararların bağlayıcılığını değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.04.2015 tarihli ve 469-132 sayılı kararında; 'Bilindiği üzere Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin emsal nitelikteki bu kararı karşısında mevcut içtihatların yeniden gözden geçirilmesi gerekmiştir.' şeklinde açıklandığı üzere Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı ve içtihat değeri anlamında yol gösterici niteliği tartışmasızdır..." 21. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 5/7/2019 tarihli ve E.2019/521, K.2019/4769 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "... Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin [Anayasa Mahkemesi] delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercii ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahile için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince gizli ardı edilmesi düşünülemez. Aksolam hakksız-özgüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olacağına göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine 'hukuk düzeninin tekliği' ilkesi de müsaaade etmez..." 22. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 4/4/2023 tarihli ve E.2023/3102, K.2023/966 sayılı kararında şu ifadelere yer vermiştir: "AYM, Anayasa'nın 153 üncü maddesinin 6 ncı fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak, bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun, öncelikle (a priori) Türkiye'de sorgulanmaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlal kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır. --- Sayfa 10 --- Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AİHM'in delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yeri çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlaline neden veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve vasfına ilişkin yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (5271 sayılı Kanun maddesi 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslıolan haklı-özürsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce tespiti olduğuna göre, sırf çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine hukuk düzeninin teklifi de müsade etmez. Bu nedenle ... kapsamının, Anayasa Mahkemesinin Daireyi de haşlayan kararları doğrultusunda yorumlanması ve belirlenmesi gerekecektir." 23. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin yukarıda yer verilen 4/4/2023 tarihli kararına benzer Yargıtay kararları için bkz. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 11/7/2023 tarihli ve E.2023/27, K.2023/5120 sayılı; 22/11/2022 tarihli ve E.2022/1232, K.2022/8359 sayılı; 11/10/2022 tarihli ve E.2022/7608, K.2022/6526 sayılı; 11/10/2022 tarihli ve E.2022/23755, K.2022/6527 sayılı; 4/11/2021 tarihli ve E.2021/7929, K.2021/9940 sayılı ile 25/10/2021 tarihli ve E.2021/7930, K.2021/9758 sayılı kararları. 24. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22/12/2016 tarihli ve E.2016/19574, K.2016/16369 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "... Anayasa Mahkemesinin saptadığı hak ihlalinin, mahkeme kararından kaynaklandığını belirleyen ve Kuruluş Kanununun 50. maddesinin (2) fıkrasına dayanarak aldığı 'ihlal ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmasına' ilişkin kararı karşısında, derece mahkemelerinin başvuru konusu somut olay ve kişi bakımından artık başka türlü karar vermesine olanak yoktur. Ne var ki ... benzer uygulamalarda, bireysel başvuru konusu yapılması halinde Yüksek Mahkemece, bundan sonra da hak ihlalinin tespit edileceği ve ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yolunun açılacağı da mahkukâr gözükmektedir. Anayasanın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Türkiye'nin taraf olduğu eki Protokollerin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının, öncelikle genel yargı mercilerinde olağan kanun yollarında çözüme kavuşturulması asıldır. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru ikincil nitelikte bir yoldur. Bu husus, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin birçok kararında ifade edilmiştir. O halde, yargılamanın yenilenmesi sebebi olabilecek bu hususun, derece mahkemelerinde yargılaması devam eden davalarda da göz önüne alınması gerekir. Anayasa Mahkemesinin bu husustaki bireysel başvuru sonucu aldığı ihlal kararı karşısında, hak ihlaline yol açmamak için hüküm bozulması gerekmiştir." 25. Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunun 20/1/2016 tarihli ve E.2016/23, K.2016/60 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir: "...bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesince hak ihlalinin bulunduğu belirtilerek yeniden yargılama yapılmasına karar verilmesi durumunda bu karara uyulması zorunlu olmakla..." --- Sayfa 11 --- B. Uluslararası Hukuk 26. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun etkililiğini Hasan Uzun/Türkiye ((k.k.), B. No: 10755/13, 30/4/2013) kararında tartışmıştır. AİHM bir bireysel başvuru yolunun etkililiğini tartışırken şu hususları gözettiğini belirtmektedir: a. Anayasa Mahkemesine; i. Bir kamu makamı tarafından gerçekleştirilen hak ve özgürlüklerin ihlalini giderme yetkisinin tanınıp tanınmadığı, ii. Anayasa tarafından güvence altına alınan bir hakka yapılan müdahalenin alınan bir karar sebebiyle değil de başka bir gerekçeyle gerçekleştiği durumlarda söz konusu makamın bu hak ihlalini sürdürmesini yasaklama yetkisinin tanınıp tanınmadığı, iii. Mümkün olduğunca eski hâle getirme (statu quo ante) durumuna ilişkin kararlar verme imkânının sağlanıp sağlanmadığı, b. Anayasal başvuru yolunu davaya neden olan olay ve olgulardan bağımsız olarak temelde bir yargı organının ihlali veya eylemi neticesinde derhâl ve doğrudan meydana gelen ihlallere çözüm sunup sunamadığı. 27. Nitekim AİHM Apostol/Çürcistan (B. No: 40765/02, 28/11/2006, § 42) kararında özellikle Gürcistan Anayasa Mahkemesinin kamu mercileri veya yargı organlarınca alınan kararları iptal edebilme yetkisinin bulunmadığına dikkati çekerek söz konusu başvuru yolunu etkili kabul etmemiştir. Hasan Uzun/Türkiye kararında ise Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun AİHM'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını özellikle dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHM; Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (Hasan Uzun/Türkiye, § 66). 28. AİHM, başvurucu Mehmet Hasan Altan/Türkiye (B. No: 13237/17, 20/3/2018) kararında, Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararının mahkemelerce uygulanmamasına yönelik şikâyeti incelemiştir. Mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının gereğini yerine getirmemesi bağlamında AİHM şu değerlendirmelerde bulunmuştur: "130. ... Mahkeme, Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa'nın 19. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmasına rağmen, başvurucunun serbest bırakılma talebi hakkında son tahliye karar vermediği hâllen İkbal'in 26. ve 27. Ağır Ceza Mahkemelerinin, Anayasa Mahkemesi'nin kararının yasaya uygun olmadığı kanaatine varması sebebiyle ilgilinin serbest bırakılma talebini reddettiklerini gözlemlemektedir. 132. ... Mahkeme, özellikle Anayasa Mahkemesi'nin Sözleşme hükümlerinin ihlal edildiğini tespit etme yetkisi olduğunu ve Yüksek Mahkeme'ye tarafsız tazminat ödenmesi suretiyle ve/veya ihlalin telafisi ile ilgili yolları belirterek, ve gerektiğinde, ilgili yargı makamına tespit edilen hak ihlalinin sürdürülmesinin yasaklama ve ilgilinin zararının mümkün --- Sayfa 12 --- olduğunca ihlalden önceki duruma (statu quo ante) getirilmesini isteme imkânı veren ve vermesi gereken uygun yetkilerle donatıldığını kaydetmiştir (daha önce anılan Koçintar, § 41)... Mahkeme, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarının, Anayasa'nın 153. maddesinin 6. fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak (bu hükme göre, Yüksek Mahkeme'nin kararları, bütün Devlet organlarını ve gerçek ve tüzel kişileri bağlar), bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun, öncelikle (a priori) Türkiye'de sorgulanmaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlal kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır (daha önce anılan karar Koçintar, § 43). 138. ... Mahkeme'ye göre, Anayasa Mahkemesi'nin, Türk Anayasal yapısı içerisinde yargı erkinin ayrılmaz bir parçası olduğu ve Mahkeme'nin daha önce Koçintar kararında hükmetttiği gibi ve Hükümetin mevcut davada Mahkeme önünde açıkça ileri sürdüğü gibi, ceza yargılaması sırasında tutuklanan kişilere etkin bir başvuru yolu sunarak, Anayasa'nın 19. maddesi ve Sözleşme'nin 5. maddesi uyarınca özgürlük ve güvenlik hakkının korunması açısından önemli bir rolü olduğu açıktır (ayrıca bkz. daha önce anılan Mercan/Türkiye, §§ 17-30, 8 Kasım 2016). 139. ... Bir mahkemenin, bireysel başvurulara ilişkin olarak nihai ve bağlayıcı kararlar verme yetkileriyle donatılmış bir anayasa mahkemesinin yetkilerini sorgulaması, hukuk devleti ve hukuki güvenlik temel ilkelerine aykırıdır. Mahkeme, Sözleşme'nin 5. maddesiyle sunulan korumanın ayrılmaz bir parçası olan bu ilkelerin, keyfiliğe karşı sunulan güvencelerin kâğıt üzerinde olduğunu hatırlatmakadır (bkz. yukarıdaki 137. paragraf). Anayasa Mahkemesi'nin kararını, gereğini yapması için Ağır Ceza Mahkemesine göndermesine rağmen, Ağır Ceza Mahkemesi-Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilen ihlalin giderilmemesi sonucuna yol açacak şekilde- başvurucuyu serbest bırakmayı reddederek Anayasa Mahkemesine direnmiştir. ...Bu koşullarda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi'nin, Anayasa'nın 19. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varan, açık ve belirsizliğe yer vermeyen kararının ardından başvurucu tutukluluk hâlinin devamına karar verilmesinin, özgürlük ve güvenlik hakkının gerektirdiği şekilde "hukuka uygun" olarak ve yasal yollara göre gerçekleştirildiği şeklinde değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. 142. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi'nin kararından sonra bile, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararları uyarınca başvurucunun tutukluğunun devam etmesini, tutukluluğa ilişkin davalarda Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolunun etkinliğine ilişkin olarak ciddi şüpheler yarattığının altını çizmek istemektedir. Bununla birlikte Mahkeme, güncel durumda, Anayasa'nın 19. maddesi açısından özgürlüğünden yoksun bırakılan kişilere verilen Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkının, kişilerin özgürlükten yoksun bırakılma şikâyetleri için etkin bir hak yol olduğuna dair önceki tespitini değiştirmemektedir (daha önce anılan Koçintar/Türkiye, § 44). Bununla birlikte Mahkeme -bilhassa, ağır ceza mahkemeleri başta olmak üzere ilk derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarının etkisiyle ilgili içtihatlarındaki sonraki gelişmeleri dikkate alarak- Sözleşme'nin 5. maddesi kapsamındaki başvurularla bağlantılı olarak Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru sisteminin etkililiğini inceleme hakkını saklı tutmaktadır. Bu bakımdan, bu başvuru yolunun hem teoride hem de uygulamada etkili olduğunu kanıtlamak Hükümete düşmektedir (daha önce anılan İlhan, § 71)." C. Karşılaştırmalı Hukuk 29. 12/3/1951 tarihli Almanya Federal Anayasa Mahkemesi Kanunu'nun 90. ve devamı maddelerinde anayasa şikâyeti düzenlenmiştir. Bu Kanunun 95. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre Anayasa Mahkemesi, ihlale yol açan yargısal kararı ortadan --- Sayfa 13 --- kaldırabileceği gibi bazı hâllerde başvuruya konu davayı yeniden incelenmek üzere yetkili bir mahkemeye göndermeye de karar verebilir. Kanun'un 31. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre Anayasa Mahkemesi kararları bütün mahkemeler ve kamusal makamlar dâhil anayasal kurumları bağlayıcı niteliktedir. 30. 3/10/1979 tarihli ve 2/1979 sayılı İspanya Anayasa Mahkemesi Kanunu'nun 41. ve devamı maddelerinde amparo adı verilen bireysel başvuru usulü düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un 55. maddesine göre Anayasa Mahkemesi ihlale yol açan yargısal kararları iptal edebileceği gibi başvurunun temel hak ve hürriyetinin ihlalinin tespiti hâlinde bu ihlalin bütün sonuçlarıyla giderilebilmesi için gerekli tedbirleri de alabilir. Kanun'un 87. maddesine göre de Anayasa Mahkemesinin kararları bütün kamu organlarını bağlayıcı ve icra edilebilir niteliktedir. Kanun'un 92. maddesiyle de Anayasa Mahkemesi kararlarının etkili bir biçimde uygulanmasını sağlamakla görevli kılınmıştır. V. İNCELEME VE GEREKÇE 31. Anayasa Mahkemesinin 2/4/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü: A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü 32. Başvurucu; i. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını yerine getirilmesi için gerekli olan yeniden yargılamanın başlatılmaması nedeniyle ihlalin süregelen şekilde devam ettiğini belirterek hakkaniyete uygun yargılanma ve gerekçeli karar hakları ile silahların eşitliği ve çelişmeli yargılanma ilkesinin, ii. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle kararların icrası hakkının, mahkemeye erişim hakkının, etkili başvuru hakkının ve bu hakla bağlantılı olarak bireysel başvuru hakkının, iii. Aynt Ceza Mahkemesinin Anayasa Mahkemesinin Ruken Gündüz ([2. B.], B. No: 2018/24786, 13/9/2022, §§ 55,56) kararında, sonut başvuruyla benzer şekilde gerekçeli karar hakkından verdiği ihlal kararı uyarınca yeniden yargılamayı başlatarak yargılama sonucunda beraat kararı verdiği, bu durumun kendisinin ayrımcı muameleye tabi tutulduğunun ve sınırlamanın kötüye kullanıldığının işarətı olduğunu belirterek eşitlik ilkesi ile çelişkili karar yasağının, iv. İhlal kararıyla birlikte özgürlükten yoksun bırakma ile mahkûmiyet kararı arasındaki bağın koptuğunu, hükme bağlı tutmanın sonuçlarının ortadan kalktığını, keyfî olarak ceza infaz kurumunda tutulduğunu, dava süresi boyunca tutuksuz yargılandığını, ilk kez mahkûmiyetle birlikte tutuklandığını, ihlal kararı sonrasında tutuklamaya ilişkin koşulların da mevcut olmaması nedeniyle tutuksuz yargılanması gerektiğini belirterek kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının, hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkelerinin, v. İnsan hakları kapsamındaki eylemleri gerekçe gösterilerek cezalandırılması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin, ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. --- Sayfa 14 --- 33. Bakanlık görüşünde başvurucunun sağlık durumuna ilişkin bilgiler verilmiş, kötü muamele yasağının ihlal edilip edilmediği hususunda yapılacak incelemede bu bilgilerle birlikte Anayasa ve mevzuat hükümlerinin dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. 34. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı verdiği cevapta; başvuru formunda ileri sürdüğü iddialara Bakanlık tarafından herhangi bir cevap verilmediğini, ayrıca başvurucunun MS hastası olduğunu, hastalığa ait bulguların daha önce tekrarlamadığı hâlde ceza evindeyken tekrarladığını, ceza evi koşullarının sağlık durumuna uygun olmadığını belirterek başvuru formunda ileri sürdüğü ihlal iddialarını yinelemiştir. B. Değerlendirme 35. Anayasa'nın Anayasa Mahkemesinin "Görev ve yetkileri"ni düzenleyen 148. maddesinin ilgili kısmı şöyledir: "Anayasa Mahkemesi ... bireysel başvuruları karara bağlar ... Herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir." 36. Anayasa'nın "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesi şöyledir: "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." 37. Bireysel başvuru hakkı, Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Sözleşme) kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Bu hak, Anayasa'nın 40. maddesinde güvenceye bağlanan etkili başvuru hakkının özel bir görünümüdür. Anayasa Mahkemesi daha önce bireysel başvuru hakkının etkili başvuru hakkı kapsamında Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunduğunu açıklamıştır (Ruhi Abat [2. B.], B. No: 2014/4724, 7/3/2019, §§ 44,45). Bu itibarla başvurucunun ilk derece mahkemesinin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde yeniden yargılama işlemlerini başlatmaması nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki kararların icrası hakkının, mahkemeye erişim hakkının ve etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddialarının bir bütün olarak bireysel başvuru hakkı kapsamında incelenmesi gerekir (benzer yönde bir değerlendirme için bkz. Şerafettin Can Atalay (3) [GK], B. No: 2023/99744, 21/12/2023, § 39; Hasan Abas [GK], B. No: 2023/91027, 8/1/2026, § 29). 38. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı ise maddi adaleti değil şeklî adaleti temin etmeye, başka bir deyişle adil bir yargılama sürecini sağlamaya yönelik teminatlar içermektedir. Bu bakımdan adil yargılanma hakkı davranı tarafından biri lehine sonuçlanmasını garanti etmemektedir. Adil yargılanma hakkı, temel olarak yargılama sürecinin ve usulünün hakkaniyete uygun olarak yürütülmesini teminat altına almaktadır (bazı ekleme ve değişikliklerle birlikte bkz. M.B. [GK], B. No: 2018/37392, 23/7/2020, § 80). Bu bağlamda başvurucunun Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle adil yargılanma hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkının süregelen şekilde ihlal edildiği iddiasının hakkaniyete uygun --- Sayfa 15 --- yargılanma hakkı kapsamında incelenmesi gerekir (benzer yönde değerlendirme için bkz. Kadri Enis Berberoğlu (2) [GK], B. No: 2018/30030, 17/9/2020, §§ 56-60). 1. Kabul Edilebilirlik Yönünden 39. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan bireysel başvuru hakkı ile hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiaların kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir. 2. Esas Yönünden a. İhlal Kararının Gereklerinin Yerine Getirilip Getirilmediği 40. Anayasa Mahkemesinin verdiği bir ihlal kararının gereklerinin yerine getirilmemesi daha önce verilen ihlalin devam ettiği anlamına gelir. Bu bakımdan Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereklerinin yerine getirilmediğine ilişkin iddiaları incelemek de bireysel başvuruları incelemeye yetkili olan Anayasa Mahkemesinin görev alanına girer (Şahin Alpay (3) [1. B.], B. No: 2018/10327, 3/12/2020, § 39; Algül Alkaya ve diğerleri (2), § 52). Bu sebeple eldeki başvuruda Anayasa Mahkemesince yapılacak inceleme, olayların baştan itibaren yeniden değerlendirilmesi değil daha önce verilen ihlal kararının gereklerinin yerine getirilip getirilmediğinin ve bu kapsamda başvurucunun anayasal haklarının ihlal edilip edilmediğinin tespitiyle sınırlı olacaktır (Sıddıka Dilek ve diğerleri [1. B.], B. No: 2013/2750, 17/2/2016, § 70; Mehmet Ali Ayhan (2) [1. B.], B. No: 2016/7967, 22/7/2020, § 54; Algül Alkaya ve diğerleri (2), § 52). 41. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural, mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlem ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekir (Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 55, 57). Bu zorunluluk, doğrudan Anayasa'nın 148. maddesinde düzenlenen bireysel başvuru hakkının bir gereği olup bu anayasal haktan kaynaklanmaktadır. 42. 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasında bireysel başvuruların esas incelenmesi sonunda başvurucunun hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedileceği düzenlenmiştir. Bireysel başvuru yolu, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin kamu gücü tarafından yapılan bir ihlalin tespiti durumunda bu ihlalin sonuçlarını ortadan kaldıran veya meydana gelen zararı giderecek şekilde hukuki sonuçlar doğuran bir başvuru yolu niteliğindedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurular kapsamındaki görev ve yetkisi, hakkın ihlal edilip edilmediğinin tespitiyle sınırlı olmayıp tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlerin belirlenmesini de kapsamaktadır. Kanun'da ihlalin ve sonuçlarını nasıl ortadan kaldırılacağına ilişkin belirleme yapma bakımından Anayasa Mahkemesine geniş bir takdir yetkisi verilmiştir (AYM, E.2011/59, K.2012/34, 1/3/2012, Şahin Alpay (2) [GK], B. No: 2018/3007, 15/3/2018, §§ 56-58; Algül Alkaya ve diğerleri (2), § 53; Kadri Enis Berberoğlu (3), §§ 90-92). [… 16-35. sayfalar okunmadı (OCR sayfa tavanı) …] --- Sayfa 36 --- biçimde bir gerekçe yazmak Türkiye’de Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ile hukuk devletinin geldiği mesafe dikkate alındığında oldukça üzücü bir durumdur. 10. Bireysel başvuruda verilen ihlal kararlarının uygulanmaması bağlamında kamuoyunda yapılan değerlendirmelerde bu konuda Anayasa Mahkemesine yapılan eleştiriler de dikkate alındığında bu konunun eldeki bireysel başvuru kararında açıkça ifade edilmesi isabetli olacaktır. Verilen ihlal kararına rağmen muhatap mahkeme tarafından, eldeki dosyada olduğu gibi, hukuka açıkça aykırı bir direnç ortaya konulduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin bu yeni ihlal iddiasını incelediğinde ihlalin giderimi başlığı altında 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin kendisine verdiği yetkiyle bazı hususlara ilişkin daha açık tespitlerde bulunması gerekmektedir. 11. Bu derece önemli bir konudaki hukuki değerlendirmelerin Anayasa’nın üstünlüğünü korumakla görevli olan Anayasa Mahkemesi tarafından mevcut kararda ifade edilmesi gerekirdi. Ancak Mahkememiz çoğunluğu bu hususlara kararda işaret etmemiştir. Konunun önemine binaen Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarına uymamanın “kanıksanmaya” başlaması biçimindeki endişe nedeniyle yaşanan bu açık hukuksuzlukla ilgili aşağıdaki hususlara bu ihlal kararında işaret etmenin bir görev ve sorumluluk olduğunu düşünmekteyim. 12. Anayasa Mahkemesinin gündemdeki konulara ilişkin kamuoyu açıklaması yapma tarzındaki uygulamaların, geçmişteki örneklerini de eleştirdiğim üzere (örnek olarak bkz.: Yusuf Şevki Hakyemez, Hukuk ve Siyaset Ekseninde Anayasa Mahkemesinin Yargısal Aktivizmi ve İnsan Hakları Anlayışı, Yetkin Yay., Ankara, 2009, s. 461) uygun görmediğimizin altını çizmek istiyorum. Bununla birlikte yargı organlarının toplumsal gerçeklikten kopuk bir düzlemde faaliyet göstermediği gerçeğinden de hareketle, verilen ihlal kararının uygulanmaması sürecinde kamuoyunda oluşan farklı değerlendirmeler eldeki başvuruda ihlalin giderimi bağlamındaki hukuki görüşlerimi açıklamayı zorunlu kılmıştır. 13. Hakimlerin ancak kararlarıyla ve somut dosya bağlamında hukuki görüşlerini ifade edebileceği ilkesine sadık kalarak mevcut bireysel başvuru özelinde ihlalin giderimi bağlamındaki kanaatlerimi teknik bir çerçeve dahilinde sunmayı hukuki sorumluluğum bir gereği olarak görmekteyim. 14. Bilindiği üzere 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinde bireysel başvuru incelenmesi sonucunda ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmolunacağı açıkça ifade edilmektedir. 15. Eldeki başvuruda, ihlal kararındaki gerekçeler doğrultusunda yeniden yargılama yapılmasına hükmolunmuş olsa da giderim yönünden ihlalin mahiyeti gereği yetkili kamu makamlarınca yerine getirilmesi gereken ek hususların belirtilmesinde de zorunluluk bulunmaktadır. 16. Zira gelinen aşama itibarıyla bu durum Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığının etkili biçimde sağlanması ve -eldeki dosyada olduğu biçimde- Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına rağmen kimi mahkemelerce hukuka açıkça aykırı kararlar verilerek kişilerin Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmeye devam ettiği keyfî süreçlerin yaşanmaması için de zorunluluk arz etmektedir. --- Sayfa 37 --- 17. Ülkemizde bireysel başvuru sisteminin devreye girdiği 21 Eylül 2012 tarihinden 31 Aralık 2025 tarihine kadar Anayasa Mahkemesine yapılan toplam 714.774 bireysel başvurudan sonuçlandırılan 623.088 dosyada, makul sürede yargılanma hakkı ihlalleri dahil 82.753 bireysel başvuruda ve makul sürede yargılanma hakkı ihlalleri hariç tutulduğunda ise toplam 26.310 bireysel başvuruda ihlal sonucuna ulaşılmıştır (Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru ile ilgili istatistikleri hakkında bkz:https://anayasa.gov.tr/tr/istatistikler/bireysel-basvuru-istatistikleri/1/, Erişim Tarihi: 15/04/2026). 18. Verilen binlerce ihlal kararı arasında bugüne değin beş ihlal kararı hariç ihlalin gereğini yerine getirecek olan mahkemelerle bu kapsamda bir sorun yaşanmamıştır. Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlal kararları içinde Şahin Alpay, Mehmet Hasan Altan, Kadri Enis Berberoğlu ve Şerafettin Can Atalay kararından (Şahin Alpay [GK], B. No: 2016/16092, 11/1/2018; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No: 2016/23672, 11/1/2018; Kadri Enis Berberoğlu (2) [GK], B. No: 2018/30030, 17/9/2020; Şerafettin Can Atalay (2) [GK], B. No: 2023/53898, 25/10/2023) sonra uyma konusunda direnç gösterilen beşinci karar eldeki dosyadaki başvurucu ile ilgili ilk ihlal kararıdır (bkz.: Tayfun Kahraman [GK], B. No: 2023/98215, 31/7/2025). 19. Şahin Alpay, Mehmet Hasan Altan ve Kadri Enis Berberoğlu ile ilgili olarak başvurucuları yaptığı yeni bireysel başvurular üzerine verilmiş olan ihlal kararlarının gereği yerine getirildiğinden (bkz.: Şahin Alpay (2) [GK], B. No: 2018/3007, 15/3/2018; Şahin Alpay (3) [1. B.], B. No: 2018/10327, 3/12/2020; Mehmet Hasan Altan (3) [1. B.], B. No: 2018/2620, 9/1/2020; Kadri Enis Berberoğlu (1) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021) artık bu başvurularda ihlalin giderimi sağlanmıştır. 20. Bugüne kadar verilen binlerce ihlal kararı içinde Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmayan yalnızca iki örneğe rastlanılması sayı olarak az ise de bu tür bir açık keyfiliğin hukuk düzeninde yol açtığı tahribat son derece ağırdır. Bu bağlamda vurgulamak gerekir ki bir hukuk devletinde Anayasa Mahkemesinin tek bir ihlal kararına uyulmamasının bile mazur görülmesi kabul edilemez. 21. Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına hukuken kabulü imkansız gerekçelerle uyulmaması ve kararın bağlayıcılığına karşı çıkılması ciddi bir sorundur. İhlal kararına yönelik derece mahkemelerince ortaya konulan direnç aynı zamanda insan haklarını esas alan demokratik hukuk devletinde hukuk düzenini ve dolayısıyla Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığını ortadan kaldırabilecek fevkalade ciddi bir tehdit niteliğindedir. Zira muhatap mahkemelerce bu biçimdeki keyfî yaklaşımın tekrarı bireysel başvuru sistemine ve hukukun üstünlüğüne ölümcül bir darbe vurabilir. 22. Yaşanan sorunun hukuk düzenine verdiği zararı şöylece tasvir etmek, sorunun vahametini daha net biçimde ortaya koymaya da katkı sağlayacaktır. Anayasa’nın üstünlüğünün egemen olduğu bir hukuk düzeninde Anayasa Mahkemesince verilen binlerce ihlal kararının gereğinin yerine getirilmesi bireysel başvuru mekanizması için adeta “temiz bir sayfa” niteliğinde olup tek bir ihlal kararının yerine getirilmemesi bile bu temiz sayfadaki görünümü lekelemeye yetecektir. Dolayısıyla kişiler, bu temiz sayfaya baktıklarında sek sen bin civarında olan ve gereği yerine getirilen bireysel başvuru ihlal kararlarını değil ihlal kararının gereği yerine getirilmeyen o lekeyi göreceğinden bu görünüm algı düzeyinde hukuk devletindeki temiz sayfayı fevkalade olumsuz etkileyecektir. --- Sayfa 38 --- 23. Türkiye’de bireysel başvurunun devreye girmesinden bu yana geçen on dört yıla yakın süre boyunca Anayasa Mahkemesi ve tüm mahkemelerin bireysel başvurunun işlevine uygun karar verme gayreti gösterdiği bir ortamda bir mahkemenin bu biçimde hukuksuz bir tavır takınarak Anayasa’ya açıkça ihlal eden bir yaklaşım sergilemesi, hukuk devletine ve özel olarak Anayasa’nın üstünlüğüne yıkıcı bir darbe vurmak anlamına gelmektedir. 24. Bu süreçte belki de binlerce hatta on binlerce ihlal kararının gereğinin titizlikle yerine getirilmesi Anayasa Mahkemesinin tek bir ihlal kararının icra edilmemesi kadar kamuoyunda yankı uyandırmamaktadır. Bu durum aynı zamanda görevini titizlikle yerine getiren yargı camiasının hukukun üstünlüğünün tesisi noktasında sarf ettiği emeğe de zarar vermektedir. 25. Dolayısıyla tek olsa bile bu biçimdeki keyfî bir karar hukuk düzeninde ciddi tahribata sebebiyet vermekte olup kişilerin adalete ve hukuka olan güveninin temelden sarsılmasına yol açmaktadır. 26. Bu nitelikteki keyfî kararlardan sonra Türkiye’de hukukun üstünlüğü, Anayasa’nın bağlayıcılığı ve bireysel başvuru sistemi aracılığıyla temel hak ve özgürlüklerin korunması bağlamında yapılan herhangi bir değerlendirme, tartışma veya bilimsel etkinlikte konu, bireysel başvuruyla katedilen olumlu mesafeyi gölgede bırakacak şekilde sadece uygulanmayan birkaç Anayasa Mahkemesi ihlal kararı üzerine odaklanmaktadır. 27. Nitekim, Anayasa’nın üstünlüğünün egemen kılınması ve temel hak ve özgürlüklerin korunması kapsamında yaşanan onca olumlu gelişmeye ve gerçekleştirilen köklü reformlara rağmen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruda verdiği ihlal kararlarına uyulmaması ve hatta bu kararların derece mahkemelerince sorgulanması şeklindeki direnç olumsuz bir örnek olarak ülkemiz hukuk tarihindeki yerini almıştır. Anayasa Mahkemesi ihlal kararlarına yönelik İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin ve bu kararla ilgili başvurucunun itirazını reddeden İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin sergilediği bu keyfî yaklaşım hukuk devletinin geleceği açısından fevkalade endişe verici bir durumdur. 28. Esasında Türkiye’de somut hak ihlali iddiaları bağlamında temel hak ve özgürlüklerin daha etkili biçimde korunması ve Anayasa’nın üstünlüğünün bu alanda da tesisi amacıyla 2010 Anayasa değişikliği ile anayasa koyucu irade tarafından bireysel başvuru yolu benimsenirken aslında tüm yargı mercilerine de bu minvalde önemli bir sorumluluk yüklenmiştir. 29. Bireysel başvurunun kabulü ile birlikte hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında öncelikle Anayasa Mahkemesi daha önemli bir görev ve sorumlulukla donatılmıştır. Zira, 2010 Anayasa değişikliklerinde bireysel başvurunun kabulü ile ilgili madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, Türkiye’de yayı isleyen bir bireysel başvuru sisteminin kurulması sayesinde temel hak ve özgürlükler ve hukukun üstünlüğü temelindeki standart daha da yükselecektir. Dolayısıyla da bu yeni düzenleme ile bireysel başvuruları inceleme görevi verilmek suretiyle özel olarak Anayasa Mahkemesine özgürlükleri koruma ve geliştirme misyonu yüklenmektedir (bkz.: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: Gerekçeli, AYM Yay., Ankara, 2018, s. 922). 30.Yine Anayasa değişikliği madde gerekçesinde belirtildiği üzere bireysel başvuru yolunun kabul edilmesi bir yandan kişilerin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunmasını sağlarken öte yandan kamu organlarını Anayasa’ya ve kanunlara daha uygun davranma konusunda zorlayacaktır (bkz.: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: Gerekçeli, s. 922). --- Sayfa 39 --- 31. Nitekim bu zorunluluğun bir gereği olarak bireysel başvurunun devreye girmesiyle birlikte tüm mahkemeler Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarını gereğini yerine getirmeye başlamıştır. On dört yıllık bireysel başvuru pratiğinde, binlerce karar içinde yalnızca birkaç münferit vakada karşılaşılan bu direncin geri kalan hiçbir ihlal kararında akıllara dahi gelmemiş olması zaten hukuken olması gereken durumu yansıtmaktadır. 32. Bununla birlikte bireysel başvurunun teknik mahiyeti ve görece yeni bir bak arama yolu olduğu gözetildiğinde ihlal kararlarının icrası aşamasında bazı uygulama zorluklarıyla karşılaşılması gündeme gelebilir. 33. Ancak eldeki dosyadaki ihlal, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki başta gerekçeli karar hakkı, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri olmak üzere usule ilişkin birtakım güvencelere yargılamada uyulmamasının bir bütün olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ile bağdaşmamasından kaynaklanmaktadır. 34. Önemle vurgulamak gerekir ki adil yargılanma hakkının bahse konu güvenceleri modern hukuk devletinde gelinen aşama itibarıyla günümüzde insan haklarını etkili biçimde korumakta olan değişik ülke örnekleri, uluslararası insan hakları sözleşmeleri ve uluslararası mahkemelerin içtihatlarında ortaya koyup uyguladığı ve ülkemizdeki yüksek mahkemelerin kararlarında da kendisini gösteren standartlardan süzülerek oluşturulmuşlardır. 35. Anayasa Mahkemesi, başvurucu ile ilgili verdiği ilk ihlal kararında esasında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin mahkumiyet kararında adil yargılanma hakkı kapsamındaki bu güvenceleri yeterince karşılayamadığını ve fiillerin başvurucunun cezai sorumluluğunu ne şekilde doğurduğunu yeterli biçimde gerekçelendiremediğini belirtmiştir. Bunun içindir ki eldeki başvuruya konu olayla ilgili olarak adil yargılanma hakkının açık biçimde ihlal edildiği tespitine yönelik İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin gösterdiği direnç, aynı zamanda insan haklarını esas alan demokratik hukuk devletinin içini de tamamen boşaltacak niteliktedir. 36. Dolayısıyla eldeki başvuruda karara uyulmamasının Anayasa Mahkemesinin ilk kararındaki ihlal gerekçelerinin karmaşıklığından, ihlal kararının aşırı teknik niteliğinden veya derece mahkemesince anlaşılamamasından kaynaklanmadığı açıkça görülmektedir. 37. Esasında eldeki başvurudaki ihlale sebebiyet veren hukuka aykırılık, Anayasa'nın Anayasa Mahkemesi kararlarının hiçbir istisnaya yer vermeyen şekilde yargı organları için de bağlayıcı olduğunu öngören 153. maddesi hükmünün açık biçimde ihlal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bir kararında ifade ettiği aşağıdaki tespitler, eldeki başvuruda da "anayasal düzenin ağır biçimde ihlali" şeklindeki vahametin ne kadar ciddi olduğunu gözler önüne sermektedir: "Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hukuk devleti olduğu ifade edilmiştir. Hukuk devleti bir retorikten ibaret değildir. Hukukun üstünlüğü ilkesinin fiilen geçerli olmadığı; kamu gücünü kullanan organların, mahkemelerin ve bireylerin hukuka uygun davranmadıkları bir ülkede hukuk devletinin varlığından söz edilemez. Anayasamızda hukukun üstünlüğü ilkesinin güvencesi olan kurallardan biri de Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayıcı olduğu yönündeki Anayasa'nın 153. maddesidir. Anayasa'nın 153. --- Sayfa 40 --- maddesinin açık hükmüne rağmen Anayasa Mahkemesi kararlarının her ne sebep ve mülahaza ile olursa olsun yerine getirilmemesi hukukun üstünlüğü ilkesinin ve bu ilkenin temel alındığı anayasal düzenin ağır bir biçimde ihlali anlamına gelmektedir" (Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], § 141). 38. Öte yandan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin bu dosyadaki tutumu, aslında bizzat kendi geçmiş kararlarıyla da çelişmektedir. Mahkemenin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı üzerine Tayfun Kahraman hakkındaki ihlal kararına hukuk dışı yolla direndiği kararından evvel, bir başka yargılamada Anayasa Mahkemesinin verdiği somut ihlal kararına uyduğu gözetildiğinde mevcut dosyadaki uymama tercihinin ihlalin giderimi konusundaki karmaşıklıktan veya dosyadaki teknik zorluklardan değil tamamen keyfî ve seçmeci bir yaklaşımdan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. 39. Bahse konu diğer olayla ilgili olarak karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı bir iddianın karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesi başvurucunun Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verdikten sonra (bu ihlal kararı için bkz.: Ruken Gündüz [2. B.], B. No: 2018/24786, 13/9/2022) İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi açıkça Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını gerekçe göstererek ilk olarak infazın durdurulmasına karar verilmesi gerektiğine hükmetmiş; akabinde de davarun esası ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi ihlal kararının gereğini yerine getiren bir yeniden yargılama gerçekleştirerek başvurucunun beraatine hükmetmiştir. Üstelik yaptığı yeniden yargılamada Mahkeme, kararın hüküm kısmında Anayasa Mahkemesinin bahse konu 2018/24786 başvuru numaralı ve 13/9/2022 tarihli ihlal kararını dikkate aldığını da açıkça vurgulama ihtiyacı hissetmiştir (İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin bu kararı için bkz.: E.: 2023/38, K.: 2024/1, K.T.: 9/01/2024). 40. Hal böyle iken İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin Tayfun Kahraman ile ilgili Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı sonrasında ihlalin giderimi konusunda hiçbir şey yapmayıp Anayasa Mahkemesi kararını sorgulayan ve buna açıkça karşı çıkan bir refleksle hareket ederek ihlal kararına uymaması aynı Mahkemenin tutarsız ve keyfî yaklaşımındaki vahameti de gözler önüne sermektedir. 41. Oysa bireysel başvuru üzerine verilmiş bir ihlal kararı kendisine ulaşan mahkemenin anayasal yükümlülüğü, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmasını veya yerindeliğini sorgulamak değil ihlalin sonuçlarını gidermek üzere ilgili usul hukukunun imkân ve gereklerini çerçevesinde yargısal işlemlere başlamaktır (bu konuda bkz.: Şerafettin Can Atalay (3) [GK], B. No: 2023/99744, 21/12/2023, § 46; Wikimedia Foundation Inc. ve diğerleri [GK], B. No: 2017/22355, 26/12/2019, § 102; Aligül Alkaya ve diğerleri (2) [1. B.], B. No: 2016/12506, 7/11/2019, § 57). 42. Anayasa'nın 153. maddesinin Anayasa Mahkemesi kararlarının tüm yargı organlarını da bağladığını düzenleyen altıncı fıkrasının amir hükmü karşısında İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin başvurucu ile ilgili ihlal kararına uymaması bir hukuka aykırılık olarak görülemez. Zira hukuken bu derece net olan bir konuda ve üstelik aynı Mahkemenin yukarıda zikredilen başka bir kişi ile ilgili Anayasa Mahkemesi ihlal kararı üzerine gerçekleştirdiği yeniden yargılamada verdiği beraat kararı göz önünde tutulduğunda ilk derece mahkemesi tamamen keyfî bir yaklaşım sergileyerek Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına uymamıştır. Ek olarak bunu yaparken verdiği keyfî karara gerekçe oluşturma bağlamında Anayasa Mahkemesinin denetim yetkisini de sorgulayan karşı bir tavır sergilemiştir. --- Sayfa 41 --- 43. Ülkemizde gerek genel olarak hukuk devleti ve Anayasa'nın üstünlüğünün ve gerekse bireysel başvuru aracılığıyla temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının tüm yargı mercilerinin yoğun gayretleriyle ve büyük biz özveriyle sağlandığı bir ortamda bu biçimde keyfî kararlarla hukuka ve adalete zarar veren bir yaklaşım sergilemek hiçbir şekilde tasvip edilemez. 44. Anayasal sistem içerisinde Anayasa Mahkemesi kararlarının yargı organları için de bağlayıcı olduğunu öngören Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrası, Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını da bağlamakta olduğunu belirten Anayasa'nın 11. maddesi, Anayasa'nın hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağına vurgu yapan 6. maddesinin üçüncü fıkrası ve Anayasa'nın hakimlerin Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermeleri gerektiğini öngören 138. maddesinin birinci fıkrası hükümleri bu derece net iken bir ağır ceza mahkemesinin Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğini yerine getirmemesi ve hatta ihlal kararını sorgulaması esasında bu mahkemenin Anayasa'ya sadakatten ne derece uzak bir yaklaşım sergilediğini bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. 45. Bu bağlamda İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararında yer verilen "Anayasa Mahkemesi somut olayda bireysel başvuru incelemesi sonucu hak ihlali kararı verirken adeta temiziz makamı gibi hareket etmiş, oluşturmuş olduğu gerekçede hem Anayasa'ya hem de kanunun emredici hükmüne açıkça aykırı hareket ederek 'Yetki Gaspı'nda bulunmuştur." şeklindeki ifade derece mahkemesinin keyfiliğe ulaştığı vahim seviyeyi göstermek ve Anayasa'nın üstünlüğünü ne şekilde ihlal etmekte olduğunu ortaya koymak için tek başına yeterlidir.¹ 46. Anayasa'nın üstünlüğü ve bağlayıcılığını kamu gücü kullanan organlar içerisinde hukuka en titiz biçimde uyması beklenen bir "mahkeme" için bile bu derece anlamsızlaştırılması somut örnek bağlamında yaşanmakta olan hukuksuzluğun vahametini de ortaya koymaktadır. İlk derece mahkemesinin bu keyfî kararı aynı zamanda ülkenin hukuk düzenine bir mahkemeden gelebilecek en ciddi tehdidin ne şekilde olabileceğini de gözler önüne seren vahim bir örnek konumundadır. 47. Bunun içindir ki temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti ve Anayasa'nın üstünlüğü ve dolayısıyla kamu düzeninin korunması açısından fevkalade ciddi bir hal alan bu sorunun çözümüne ilişkin yapılması gerekenlerin yetkili kamu makamlarınca ivedilikle devreye sokulması gerekmektedir. 48. Bu bağlamda önemle ifade etmek gerekir ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki bireysel başvuru sisteminden farklı olarak ülkemizde Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru bağlamında verilen ihlal kararlarının infazı / icrası noktasında bir yetkisi bulunmamaktadır. Bu konuda ilgili mahkemeler Anayasa'nın 153. maddesinin amir hükmü uyarınca ihlal kararının gereği olarak yapılması gerekenleri dikkate ¹ İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararında yer verilen turak içerisinde gösterilen bu cümle ilk olarak Anayasa Mahkemesince ihlal kararı kendisine gönderilen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin İstanbul Cumhuriyet Savcılığından bu konuda mütalaa talep etmesi üzerine yazılan Savcılık mütalaasında görülmektedir. Savcılık mütalaasında yer verilen bu ifade noktası ve vurgulama dahi dokunulmaksızın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararında aynen yer almıştır. --- Sayfa 42 --- alarak yeniden yargılamayı gerçekleştirmektedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi de farklı kararlarında bu konuda ihlalin ortadan kaldırılması için sadece yapılması gerekenleri sonutlaştırarak mahkemelere yol gösterici bir yaklaşımla katkı sunmaya gayret göstermektedir (Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, §§ 54-60; Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], §§ 93-100). 49. Bununla birlikte bireysel başvurudaki ihlal kararları bağlamında Anayasa Mahkemesinin kararlarındaki yol göstericiliği tek başına sorunun çözümünde yeterli olamamaktadır. İhlal kararlarının uygulanmaması durumunda Mahkemenin yetkisi oldukça sınırlıdır. Ancak, ifade etmek gerekir ki ihlal kararlarının gereğinin yerine getirilmemesi sadece Anayasa Mahkemesinin değil tüm ülkenin sorunudur. 50. Dolayısıyla bu sorunun çözümünde başta Hâkimler ve Savcılar Kurulu ve savcılıklar olmak üzere ilgili tüm kamusal aktörlerin üzerine düşen sorumluluğu ivedilikle yerine getirmesi gerekmektedir. 51. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin daha önceki kararlarında da ifade edildiği üzere Anayasa’nın 153. maddesinde yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğuna dair herhangi bir istisna bulunmayan hükmün hukukun bütünlüğü ile alakalı tüm kararlar almayı ve böylece yargısal bütünlüğü de sağlamayı tüm hukuk uygulayıcılarına şart koştuğu açıktır. Bu ilke uyarınca mahkemeler ve kamu gücünü kullanan diğer organlar, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamaktan veya gereğini yerine getirmekten hiçbir şekilde kaçınamazlar. Anayasa’yı koruma ve anayasal kurallara sadakati gösterme yükümlülüğü bulunan mahkemelerin ve kamu gücünü kullanan diğer organların, türlü bahaneler ve hukuk tanımaz tutum ve davranışlarla bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine ve mevcut ihlallerin sürdürülmesine neden olacak şekilde, Anayasa’nın öngördüğü hukuk düzenine karşı koyma anlamına gelen keyfî kararlara hiçbir hukuk sisteminde müsaade edilemez. Dolayısıyla bir hukuk devletinde anayasal hükümlere uymamanın ilgililer açısından cezai, idari ve hukuki sorumluluk doğuracağı açıktır (bkz.: Kadri Enis Berberoğlu (3), § 142, 145; Şerafettin Can Atalay (3) [GK], § 68). 52. Esasında sorunun yargı yetkisini kullanan kişilerden kaynaklanması, durumun vahametini daha da artırmaktadır. Hâkimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile hakimlik teminatlarının, Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığını açıkça ortadan kaldırabilecek bu biçimdeki keyfî kararlara hukuki koruma sağlaması asla mümkün olamaz. Aksine, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri ve hâkimlere tanınan hukuki teminatlar sadece yargılama sürecinde hâkimlerin hukukun üstünlüğünü kararlılıkla koruması amacıyla tingörülmüştür. 53. Dolayısıyla kanun organları içerisinde tüm mahkemeler de bireysel başvurunun kabulü ile birlikte temel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında daha duyarlı hareket etmek zorundadır. Öyle ki bireysel başvurunun subjektif ve objektif etkisinin arzulanan seviyeye çıkarılabilmesi amacıyla tüm yargı mercileri düzeyinde bırakın özel çalışmalar da gerçekleştirilmektedir. 54. Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlal kararının gereği olarak yapılması gerekenlerle ilgili yetki ve sorumluluk ihlale sebebiyet veren muhataplar mahkemelere ait olup bu mahkemeler ihlalin niteliğine göre yapılması gerekenleri sağlamak zorundadır. --- Sayfa 43 --- 55. Bu minvalde Hâkimler ve Savcılar Kurulu da hâkim ve savcıların derece yükselmesi ve birinci sınıfa ayrılma ve birinci sınıf olma süreçlerindeki değerlendirme esasları ve terfilerdeki kriterlerini düzenleyen “İlke kararları”nda yargı mensuplarının değerlendirilmesi sürecinde “Anayasa Mahkemesince yapılan incelemelerde ihlal kararına sebebiyet verip vermedikleri”ni de birer kriter olarak açıkça kabul edip uygulamaktadır. 56. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun ilke kararlarında bahse konu kriter “Yargı bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkeleri temelinde; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesince yapılan incelemelerde ihlal kararına sebebiyet verip vermedikleri, neden oldukları ihlalin niteliği ve ağırlığı ile ilgililerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa ile teminat altına alınan hakların korunması konusundaki gayretleri” şeklinde yer almaktadır (bkz.: 5/4/2017 tarihli ve 675/1 sayılı Hâkim ve Savcıların Derece Yükselmesi Esaslarına İlişkin İlke Kararı, madde: 6/j; 5/4/2017 tarihli ve 675/2 sayılı Birinci Sınıfa Ayrılan ve Birinci Sınıf Olan Hâkim ve Savcıların Çalışmalarının Değerlendirilmesi Esaslarına İlişkin İlke Kararı, madde: 7/j, https://www.hsk.gov.tr/Eklentiler/190320251559derece-ilke-kararipdf.pdf; https://www.hsk.gov.tr/Eklentiler/190320251558birinci-sinifa-ayrilan-ve-olanlara-ait-ilke-kararipdf.pdf, Erişim Tarihi: 15/04/2026). 57. İlke kararlarında da özellikle yer verildiği üzere Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru incelemelerindeki insan haklarının korunması gayreti hâkim ve savcılar için de uyulması zorunlu temel bir ilke konumundadır. Bu bağlamda yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri ile hakimlik teminatları eldeki başvuruya konu yargılamadaki gibi açık bir keyfiliğe asla imkan veremez. Bu nedenle de bu yaklaşımı sergileyen yargı mensuplarına yönelik Hâkimler ve Savcılar Kuruluna önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir. 58. Yine bu perspektiften hareketle eldeki başvuruda anayasal hükümlere uymamanın bir gereği olmak üzere ilgililer hakkında yetkili mercilerce gerekli cezai, idari ve hukuki süreçlerin bir an evvel çalıştırılması gerekmektedir. 59. Zira önemle vurgulamak gerekir ki bu biçimdeki keyfî kararların bir hukuk devletinde adaletin tesisine ve Anayasa’nın üstünlüğüne verdiği zararın etkisi gün geçtikçe çok daha yoğun biçimde kendisini gösterecektir. Anayasa Mahkemesi de bir kararında bu vahim durumu, Anayasa Mahkemesi kararlarının ilgili mahkemelere veya diğer kamu makamlarınca yerine getirilmemesinin veya icrasının geciktirilmesinin bireyin yaşamı ve devletin işleyişi üzerinde gözardı edilemez derin etkiler bırakacağı şeklinde ifade etmiştir (bkz.: Şerafettin Can Atalay (3) [GK], § 58). 60. Hatta bu bağlamda Anayasa’nın üstünlüğünün egemen olduğu bir ülkede gelecek nesillere Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğini yerine getirmeye açıkça karşı çıkan tek bir mahkeme kararı örneği bırakmak bile hukuk sisteminde yaratılan tahribatın boyutlarını öngörmek için yeterli olacaktır. 61. Bunun içindir ki benzer keyfî kararların verilmemesi ve ülkede hukukun üstünlüğünün ve Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığının eksiksiz biçimde tesisi amacıyla kamusal yetki kullanan ilgili tüm aktörlerin üzerine düşen “olması gerektiği şekilde” yerine getirmesi anayasal bir zorunluluktur. Aksi durumda hukukun üstünlüğünün yerine keyfiliğin egemen olduğu bir ortama kapı aralanmış olacaktır. --- Sayfa 44 --- 62. Sonuç olarak eldeki dosyadaki Anayasa Mahkemesi ihlal kararına uyulmaması meselesi yalnızca Anayasa Mahkemesini ilgilendiren bir sorun olarak görülmemelidir. Hukuk devletini, Anayasa’nın üstünlüğünü ve temel hakların korunmasını amaç edinen yetkili tüm kamusal aktörler bu sorunu görüp çözüm yolunda kararlı ve ortak bir irade sergilemelidir. 63. Dolayısıyla bu çerçeve dahilinde acil bir zorunluluk olarak Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlal kararının gereğinin yerine getirilmesi noktasında bilhassa Hâkimler ve Savcılar Kurulunun ve ilgili yargısal makamların ve genel olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin gerekli adımları atması gerekir. B. Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin Karşıoy Gerekçesi 64. Eldeki dosya ile ilgili olarak daha önce Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruda Mahkememiz Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki bazı usule ilişkin güvencelere yargılamada uyulmamasının bir bütün olarak başvurucunun hakkaniyete uygun yargılanma hakkını ihlal ettiği sonucuna ulaşmıştı (bkz.: Tayfun Kahraman [GK], B. No: 2023/98215, 31/7/2025, §§ 48-57). Buna rağmen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına uymayıp başvurucunun yeniden yargılanmasına ilişkin süreci başlatmamıştır. 65. Her ne kadar bu başvurucu ile ilgili ilk ihlal kararından sonra yeniden yargılama süreci başlatılmamış ise de artık başvurucu ile ilgili mahkumiyet kararı Anayasa Mahkemesinin verdiği adil yargılanma hakkı ihlal kararı sonrasında hukuken -Anayasa’nın 19. maddesinde ifade edildiği üzere- mahkemelerce usulüne uygun biçimde verilmiş bir mahkeme kararı niteliğini kaybetmiştir. Bu yönü ile artık başvurucunun mahkumiyetinin Anayasa’nın 19. maddesinin ikinci fıkrasındaki şartları taşıyan bir mahkeme kararına dayalı olduğu söylenemeyecektir. 66. Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında da bu hususa vurgu yaparak benzer başvurularda başvurucuların kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesine göre başvurucunun Anayasa Mahkemesinin ihlal kararına rağmen hâlen mahkûmiyet hükümünün infazı kapsamında hükümlü statüsüyle ceza infaz kurumunda tutulması hukuki dayanaktan yoksun bir durum arz etmektedir. Anayasa Mahkemesi kişilerle -Anayasa Mahkemesi kararına rağmen- özgürlüklerinden yoksun bırakılmaya devam edilmelerini, tutulmaların keyfîliğine sebebiyet veren bir durum olarak kabul etmektedir (bkz.: Şerafettin Can Atalay (3) [GK], §§ 73-74. Benzer biçimde bkz.: Kadri Enis Berberoğlu (3) [GK], § 128-136). 67. Zira somut olay bağlamında düşünüldüğünde yapılan bireysel başvuruda incelenen mahkûmiyet hükmü daha önceden Anayasa Mahkemesi tarafından başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ihlal eden bir hüküm olarak nitelendirilmişti. 68. Bu durumda derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesince verilen ihlal kararı sonrasındaki yeniden yargılama sürecinde bu aykırılığı giderecek biçimde gerçekleştireceği yargılama ile davayı esastan sonuçlandıran yeni bir hüküm kurması gerekirdi. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin ihlal tespiti sonrasında başvurucu aleyhine derece mahkemelerince kurulmuş olan önceki mahkumiyet hükmü artık hukuken geçerli bir hüküm olmaktan çıkmış durumdadır. --- Sayfa 45 --- 69. Daha farklı biçimde ifade etmek gerekirse gelinen aşama itibarıyla artık bireysel başvuru incelemesi sonucunda hakkındaki uygulanma hakkını ihlal ettiği Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilen derece mahkemesi hükmünün bireysel başvurunun amacı doğrultusunda gerçekleştirilecek yeniden yargılama ile birlikte gözden geçirilmesi zorunlu olup ihlal kararı karşısında başvurucunun önceki mahkumiyet hükmünün hukuken geçerli olması mümkün değildir. 70. Nitekim Anayasa Mahkemesi de bir kararında bireysel başvuru incelemesinde verilmiş bir ihlal kararı sonrasında artık kesinleşen bir hükmün varlığından söz etmenin hukuken mümkün olmadığını, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararından sonra kararı hüküm fıkrasında belirtildiği şekliyle ihlale yol açan kararın ortadan kaldırılmasının anayasal bir zorunluluk olduğunu, Anayasa Mahkemesince Anayasa'yı ihlal ettiği tespit edilen bir yargısal kararı mahkemeler dahil hiçbir kamu otoritesinin esas alamayacağını ve Anayasa'ya aykırılığı sabit olan bir karara hukuken geçerlilik tanınamayacağını vurgulamıştır (bkz.: AYM, E. 2024/43, K. 2024/65, 22/2/2024, § 122. Benzer biçimde bkz.: Mehmet Doğan [GK], § 59). 71. Dolayısıyla eldeki başvuruda Anayasa Mahkemesinin adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin tespitine rağmen derece mahkemesinin yeniden yargılama yoluna başvurmaması durumunda başvurucunun önceki mahkumiyet kararına dayalı biçimde cezaevinde tutulması esasında bu kişinin tamamen hukuka öngörülmemiş olan bir yolla Anayasa'nın 19. maddesindeki kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bağlamında sahip olduğu güvenceden mahrum bırakılması anlamı taşımaktadır. 72. Bu durum Anayasa'nın kişi özgürlüğünün ancak hukuken geçerli ve meşru bir mahkûmiyet hükmüyle sınırlandırılabileceğine dair 19. maddesindeki temel güvenceyi işlevsiz kıldığından başvurucunun hiçbir hukuki dayanağı kalmayan bir hükme istinaden bu biçimdekeyfi bir tutulmaya devam ettirilmesi ve kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ağır ve açık bir ihlali sonucunu doğurmaktadır. 73. Nitekim Anayasa Mahkemesinin bir kararında da ifade edildiği üzere bireylerin özgürlüklerine yönelik müdahalelerin keyfi olmaması, olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde bile uygulanması gereken temel bir güvencedir. Bir kişinin olağanüstü dönemlerde dahi keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılması milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere aykırı bir durumdur (bkz.: Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 348). 74. Bu yönüyle mevcut başvuruda başvurucunun Anayasa'nın 19. maddesinde öngörülen "mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı bir mahkûmiyet hükmü" bulunmaksızın fiziksel özgürlüğünden mahrum bırakıldığı anlaşıldığından eldeki bireysel başvuruda kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının da ihlal edildiğine karar verilmesi gerekmektedir. Üye Yusuf Şevki HAKYEMEZ