Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

Birinci Bölüm 2014/11410 E. K.

AYM 2017-06-22 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

SELAHATTİN TURAN

BAŞVURUSU

(Başvuru

Numarası: 2014/11410)

Karar

Tarihi: 22/6/2017

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, tapu siciline güvenilerek satın alınan taşınmazın

tapu kaydının, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde açılan tapu

iptali ve tescil davası neticesinde iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının;

yargılamanın makul bir sürede sonuçlanmaması nedeniyle de adil yargılanma

hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 4/7/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru,

başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden sonra

Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca

başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar

verilmiştir.

5. Bölüm

Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin

birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

6. Başvuru

formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:

7. Düzce

ili Merkez ilçesine bağlı Kültür Mahallesi'nde bulunan 43 ada 8 parsel sayılı

arsa niteliğindeki 991,55 m2 yüzölçümlü

taşınmazın tapu kaydına göre malikleri H.A. ile A.A.dır. Kayıt malikleri, bu taşınmaz üzerinde beş katlı

bir yapının inşa edilmesi hususunda yüklenici K.Ö. ile anlaşarak arsa payı

karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlemişlerdir.

8. Arsa

payı karşılığı inşaat sözleşmesi doğrultusunda tapuda kat irtifakı tesis

edilmiş, inşa edilecek bağımsız bölümlere karşılık gelen arsa paylarının bir

kısmı yükleniciye devredilmiştir. Yüklenici, taşınmazın inşa edilecek 3. kat 15

numaralı bağımsız bölüme ilişkin arsa payını N.Ç.ye satmış; bu kişi de söz

konusu payı 14/1/1998 tarihinde tapuda başvurucuya

satmıştır.

9. Sözleşme

kapsamında yapılmasına devam edilen inşaat, Düzce ili ve çevresinde 12/11/1999 tarihinde yaşanan deprem neticesinde yıkılmıştır.

Bu deprem sonrasında Belediye tarafından, en fazla iki katlı bir yapıya izin

verileceği yönünde taşınmazın imar durumunda değişiklik yapılmıştır.

10. Söz

konusu taşınmazın kayıt malikleri H.A. ve A.A.,

yüklenici ile yükleniciden arsa paylarını devralan kişilere karşı 15/10/2005

tarihinde Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali ve tescil davası

açmışlardır. Dava dilekçesinde, deprem sonrası imar düzenlemesine göre taşınmaz

üzerinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde öngörüldüğü şekilde beş katlı

bir yapının yapılmasına imkân bulunmadığı belirtilmiştir. Davacılar bu nedenle

sözleşme gereklerinin yerine getirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle arsa

maliki sıfatıyla tarafı oldukları arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin

feshi ile davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptaline ve kendi adına

tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir.

11. Mahkeme

11/10/2012 tarihinde davanın kabulüne karar vermiştir.

Mahkeme, davacılar ile davalı yüklenici K.Ö. arasında düzenlenmiş bulunan arsa

payı karşılığı inşaat sözleşmesinin feshine; davalı pay sahipleri adına olan

tapu kayıtlarının iptali ile davacılar adına tapuya tesciline karar vermiştir.

Kararın gerekçesinde, deprem sonrası uyuşmazlık konusu taşınmazın imar

durumunda yapılan değişiklik sebebiyle sözleşmede öngörülen asıl projeye uygun

olarak beş katlı bir yapının yapılmasının mümkün olmadığı vurgulanmıştır.

Mahkeme; tarafların bu taşınmaz üzerinde imar durumuna uygun yeni bir yapı yapılması

hususunda anlaşmaya varamadıklarını, davalı yüklenicinin yeni bir proje de

sunamadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla Mahkemeye göre önceki sözleşmenin

yerine getirilemeyeceği sabittir. Mahkeme, taşınmazın bağımsız bölümlerinin

yüklenici tarafından satıldığını kabul etmiş ancak davalı pay sahiplerinin

taşınmaz üzerindeki yapı tamamlanmadan bu bölümleri satın aldıklarını

belirtmiştir. Kararda, sözleşme yerine getirilmeden satışların yapıldığı

dikkate alınarak davalı pay sahiplerinin iyi niyetli kabul edilmesinin mümkün

olmadığı ifade edilmiştir. Sonuç olarak Mahkeme, davacı arsa malikleri ile

davalı yüklenici arasındaki sözleşmenin yüklenicinin temerrüdü sebebiyle

feshini kabul etmiş; bu fesih dolayısıyla işin başında yükleniciye devredilen

tapu kayıtlarının iptali ile davacılar adına tescili gerektiği kanaatine

varmıştır.

12. Başvurucu,

kararı temyiz etmiş; Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 5/7/2013

tarihli ilamıyla hükmün onanmasına karar verilmiştir. Başvurucunun karar

düzeltme istemi ise aynı Dairenin 27/2/2014 tarihli

ilamıyla reddedilmiştir.

13. Nihai

karar, başvurucu vekiline 3/7/2014 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

14. Başvurucu

4/7/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Kanun Hükümleri

15. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun

106. maddesi şöyledir:

“Karşılıklı taahhütleri havi olan bir akitte iki taraftan biri mütemerrit olduğu takdirde, diğeri borcun ifa edilmesi için

münasip bir mehil tayin veya münasip bir mehilin tayinini hakimden

isteyebilir.

Bu mehil zarfında borç ifa edilmemiş bulunduğu

surette alacaklı her zaman onun ifasını talep ve teahhür

sebebi ile zarar ve ziyan davası ikame eylemek hakkını haizdir; birde aktin icrasından ve teahhürü

sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa

edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep veya akdi fesh

edebilir.”

16. 818

sayılı Kanun’un 107. maddesi şöyledir

"Aşağıdaki hallerde bir mehil tayinine lüzum yoktur.

1 - Borçlunun hal ve vaziyetinden bu tedbirin tesirsiz olacağı

anlaşılırsa

2 - Borçlunun temerrüdü neticesi olarak borcun ifası alacaklı için faidesiz kalmış ise.

3 - Akdin hükümlerine göre borç tayin ve tesbit

edilen bir zamanda veya muayyen bir mehil içinde ifa edilmek lazım

geliyorsa."

17. 818

sayılı Kanun’un 355. maddesi şöyledir:

“İstisna, bir akittirki onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt

eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder.”

18. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 123.

maddesi şöyledir:

“Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde, taraflardan biri temerrüde

düştüğü takdirde diğeri, borcun ifa edilmesi için uygun bir süre verebilir veya

uygun bir süre verilmesini hâkimden isteyebilir.”

19. 6098

sayılı Kanun’un 124. maddesi şöyledir:

“Aşağıdaki durumlarda süre verilmesine gerek yoktur:

1. Borçlunun içinde bulunduğu durumdan veya tutumundan süre

verilmesinin etkisiz olacağı anlaşılıyorsa.

2. Borçlunun temerrüdü sonucunda borcun ifası alacaklı için yararsız

kalmışsa.

3. Borcun ifasının, belirli bir zamanda veya belirli bir süre içinde

gerçekleşmemesi üzerine, ifanın artık kabul edilmeyeceği sözleşmeden

anlaşılıyorsa.”

20. 6098

sayılı Kanun’un 125. maddesi şöyledir:

“Temerrüde düşen borçlu, verilen süre içinde, borcunu ifa etmemişse

veya süre verilmesini gerektirmeyen bir durum söz konusu ise alacaklı, her

zaman borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme hakkına sahiptir.

Alacaklı, ayrıca borcun ifasından ve gecikme tazminatı isteme hakkından

vazgeçtiğini hemen bildirerek, borcun ifa edilmemesinden doğan zararın

giderilmesini isteyebilir veya sözleşmeden dönebilir.

Sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı olarak ifa

yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri

isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat

edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın

giderilmesini de isteyebilir.”

21. 6098

sayılı Kanun’un 470. maddesi şöyledir:

“Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, işsahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi

üstlendiği sözleşmedir."

2. Yargıtay İçtihatları

22. Yargıtay

Hukuk Genel Kurulunun 24/2/2016 tarihli ve

E.2014/23-724, K.2016/168 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım Sözleşmeleri ise, arsa sahibi

veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan ve eser sözleşmelerinin bir türü

olan sözleşme tipidir.

Bir tanım yapmak gerekirse; arsa payı karşılığı inşaat yapım

sözleşmeleri; yüklenicinin finansı kendisi tarafından sağlanarak arsa malikinin

arsası üzerine bina yapım işini üstlendiği, arsa malikinin ise, bedel olarak

binadaki bir kısım bağımsız bölüm mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği

sözleşmelerdir. Bu sözleşmelerin konusu, arsa sahibinin maliki olduğu arsa

üzerine yapılacak bina inşaatıdır. İnşaat; maddi nitelikte eseri ifade eder.

İnşaat yapım sözleşmelerinde yüklenicinin ana borçları; bir inşaat

(eser) meydana getirme ve bu eseri iş sahibine teslim etme borçlarıdır. Bu iki ana borçtan doğan ve bu borçların akde uygun surette ifasını

sağlayan diğer birtakım yan borçlar da iş görme ediminin iyi surette ifası,

eserin akde uygun olarak hazırlanması ile ilgili olarak işi sadakat ve özenle

yapma borcu, araç ve gereçlerle malzemeye ilişkin borçlar, genel ihbar

yükümlülüğü, işe zamanında başlamak ve devam etmek borcu ile teslim borcuna

bağlı olan, ondan çıkan önemli bir borç olan ayıba karşı takeffül

borcudur (İzzet Karataş; Eser (İnşaat Yapım) Sözleşmeleri, Adalet Yayınevi,

Ankara 2009, s.99).

Yüklenicinin belirtilen borçlarına karşılık bu tür sözleşmelerde, iş

sahibi de arsa üzerinde meydana getirilen esere karşılık, “arsa payı devri”

suretiyle bir bedel ödemeyiasli edim olarak

borçlanmaktadır. Bu sözleşmelerde iş sahibinin ödeyeceği ücret (bedel), arsa

sahibi tarafından ayın olarak ödenmektedir. Bu

tür sözleşmelerin genellikle yıllara yayılması nedeniyle, sözleşmedeki amaca

ulaşılması, ifa süresindeki tek bu ücret ediminin yerine getirilmesi ile mümkün

bulunmaz. Bu nedenle iş sahibi tarafından bazı yan borçların da yerine

getirilmesi gerekir. Bunlar; Üzerinde hukuki ve fiili bir engel bulunmadan

arsanın inşaata elverişli ve ayıpsız olarak teslimi, arsanın imar durumunun ve

inşaat ruhsatının alınması, plan ve projelerin yetkili merci olan belediyede

onaylattırılması, yüklenicinin hak ettiği bağımsız bölüm tapularının finans

temini için satışı, kat irtifakı kurulması, iskan

ruhsatı alımı gibi iş ve işlemler için gerektiğinde yükleniciye vekaletname

verilmesi, sözleşmede belirlenen arsa payının devri gibi yükümlülüklerdir.

Her iki tarafa borç yükleyen sözleşme

türlerinde kural olarak, taraflardan birinin önceden ifada bulunma yükümlülüğü

mevcut değilse, kendi edimini ifa etmeyen borçlu, karşı taraftan edimini ifa

etmesini talep edemeyecektir (Prof. Dr. Ahmet M. Kılıçoğlu; Borçlar Hukuk Genel

Hükümler, Yeni Borçlar Kanununa göre Hazırlanmış; Genişletilmiş 15. Bası,

Turhan Kitabevi, Ankara 2012, s.581). Bu

husus BK'nun 81. maddesinde "Mütekabil

taahhütleri muhtevi olan bir akdin ifasını talep eden kimse, akdin şartlarına

ve mahiyetine nazaran bir ecelden istifade hakkını haiz olmadıkça kendi borcunu

ifa etmiş veya ifasını teklif eylemiş olmak lazımdır" amir hükmü ile

düzenlenmiş, aynı husus TBK'nun 97. maddesinde de

hükme bağlanmıştır.

Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım Sözleşmeleri de, her iki tarafa borç

yükleyen sözleşme türlerinden olduğundan, ifa sırası yani ilk önce taraflardan

hangisinin edimini ifayla yükümlü olacağı sorusu önem taşımaktadır. Bu neviden

sözleşmelerde öncelikle bina yapma yükümlülüğü altına giren yüklenici taraf,

sözleşmeye uygun olarak edimini yerine getirmeli, daha sonra da arsa malikinden

edimini yerine getirmesini talep etmelidir. Bir başka deyişle ise, öncelikle

sözleşmeye uygun eser yapılmalı, daha sonra arsa malikinin edimini yerine

getirmesi talep edilmelidir.

Arsa maliki, arsa payı devri edimini değişik şekillerde ifa edebilir.

Bu edimi ya kararlaştırılan arsa paylarının devrinin inşaat bitirilince

yükleniciye devredilmesi, ya dasözleşmede inşaatın

geldiği aşamaya göre kademeli tapu devri şeklinde yerine getirebilir. Bu ikinci

halde yani kademeli tapu devrinde, yüklenici her aşamada devri kararlaştırılan

tapuları arsa sahibinden istemeye hak kazanır.

Tam burada konuyu aydınlatması bakımından borçlunun temerrüdünden de söz

edilmesi faydalı olacaktır.

Geniş anlamda borçlu temerrüdü (borçlunun direnimi) borçlunun

sözleşmeye aykırı davranması=borcunu ifa etmemesi demektir. Bu halde ifa

olanağı bulunduğu ifa için kararlaştırılan zaman geldiği ve uyarıldığı halde

borçlu borcunu ifa etmemektedir.

Borçlunun temerrüdüne ilişkin düzenlemeye BK’nun

101-108.maddelerinde yer verilmiştir. Bununla birlikte, BK. m.358/1’de olduğu

gibi, borç ilişkisinin özelliği gereği diğer bazı yasalarda da borçlu

temerrüdüne dair hükümler yer almaktadır.

Genel olarak borçlu temerrüdünde aranan ilk şart “edimin ifa olanağı bulunması”dır. Şayet edimin ifası objektif olarak

imkânsızsa borçlu temerrüdünden söz edilemez.

Borçlu temerrüdünde aranan diğer bir şart da “borcun muaccel olması”dır. Borç istenebilir hale gelmeden temerrütten

bahsedilemez. Zira muacceliyet alacaklının borçludan

borçlanılan edimi talep ve dava edebilme yetkisini ifade eder.

BK’nun 101/1 maddesine göre, “Muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı

ile mütemerrit olur.” denilmektedir.

Maddeye göre, temerrüt için muacceliyet

yetmemekte, kural olarak alacaklının ihtarı da aranmaktadır. İhtar, alacaklının

talep iradesini borçluya ulaştırmasıdır.

Borçlu kusurlu veya kusursuz olsun, yukarıda sayılanlar olayda varsa

temerrüt gerçekleşir. Başka bir deyişle borçlunun kusuru temerrüt için şart

değildir.

Eser sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerdendir. Burada

biri diğerinin karşılığı olan borçlar vardır. Başka bir anlatımla, taraflar

birbirine karşı hem alacaklı ve hem de borçludur. Kendi borcunu ifa eden veya

ifaya hazır olduğunu bildiren taraf alacaklı (BK. m.81), edimini yerine

getirmeyen taraf ise borçludur.

Sözleşme hukukunda

temel koşul, sözleşmenin kurulmasından sonra tarafların sözleşmeden doğan

yükümlülüklerini, kararlaştırılan şekilde ve zamanda yerine getirmek zorunda

olmalarıdır. Sözleşme kurulduktan sonra, şartlarda değişiklik ortaya çıksa

bile, taraflar sözleşme gereğini aynen yerine getirmek zorundadır. Temel kural

budur ve bu kurala “ahde vefa” (söze bağlılık) ilkesi denilmektedir.

Eser sözleşmesinin iki tarafa borç yükleyen sözleşme olması

özelliğinden dolayı temerrüt halinde, temerrüdün sonuçları bakımından BK.

m.106-108’deki düzenlemelere tabidir. Çünkü anılan maddelerde genel hükümlerden

ayrılarak (BK. m.102), iki tarafa borç yükleyen sözleşmelere özgü, özel

hükümler getirilmiştir.

BK’nun 106-108 maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, iki tarafa borç

yükleyen sözleşmeyle temerrüde düşen borçluya karşı, alacaklıya üç ayrı

seçimlik hak tanındığı görülmektedir.

Bunlar; aynen ifa ve gecikmeden dolayı tazminat isteme hakkı; aynen

ifayı reddederek ademi ifa sebebiyle müspet zararını

talep hakkı; sözleşmeyi feshederek menfi zararını isteme hakkı olarak

sayılabilir.

....

Borç, alacaklının tayin ettiği süre sonunda da ifa edilmezse, ayrıca

bir ihtara gerek olmadan BK. m.106’daki seçeneklerden biri kullanılabilir.

Ancak BK. m. 107’de sayılan nedenler söz konusu ise alacaklı, borçluya

mehil vermeden de, BK. m. 106’daki seçeneklerden birini kullanabilir.

Bunlar; borçlunun hal ve davranışından süre verilmesinin etkisiz

olacağının anlaşılması; temerrüt alacaklı yönünden aynen ifayı faydasız hale

getirmişse; sözleşmede ifa tarihinin kesin olarak saptanması halleri olarak

sayılabilir."

23. Yargıtay

Hukuk Genel Kurulunun 25/11/2015 tarihli ve

E.2014/14-132, K.2015/2685 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Eser sözleşmelerinin bir türü olan arsa payı karşılığı inşaat

sözleşmesi, taraflara karşılıklı hak ve borçlar yüklemekte; yüklenici, finansı

sağlayan arsa malikinin taşınmazı üzerine bina yapma işini üstlenmekte, arsa

maliki ise inşa edilecek binadaki bir kısım bağımsız bölümlerin mülkiyetini

yükleniciye devretmeyi vaat etmektedir.

Yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat yapmakta olduğu veya arsa

sahibinin aynı zamanda yüklenici sıfatıyla hareket ederek (yapsatçı konumunda)

inşa etmekte olduğu binalardan bağımsız bölüm satın alınması halinde Borçlar

Kanunu’nun 163. maddesi (TBK m. 184) gereğince üçüncü kişiye yapılacak temlikin

yazılı olması yeterlidir.

Bu tür davalarda mahkemece öncelikle yüklenicinin edimini (eseri

meydana getirme ve teslim borcunu) yerine getirip getirmediğinin, ardından

sözleşme hükümlerindeki iskan koşulu (oturma izni) v.s. diğer borçlarını ifa edip etmediğinin açıklığa

kavuşturulması zorunludur. Bunun için de davaya konu temlik işleminin geçerli

olup olmadığı, arsa maliki ile yüklenici arasında düzenlenen arsa payı

karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yüklenicinin borçlarının neler olduğunun

sözleşme hükümleri çerçevesinde incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir.

Davacının arsa sahibi ile yüklenici arasında düzenlenen arsa payı

karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye bırakılması kararlaştırılan

bağımsız bölümü yükleniciden temlik alması halinde arsa sahibini ifaya

zorlayabilmesi için bazı koşulların varlığı gerekir. Borçlar Kanunu’nun 167.

maddesi gereğince; “'Borçlu, temlike vakıf olduğu zaman; temlik edene karşı

haiz olduğu defileri, temellük edene karşı dahi dermeyan edebilir.' Buna göre

temliki öğrenen arsa sahibi, temlik olmasaydı önceki alacaklıya (yükleniciye)

karşı ne tür defiler ileri sürebilecekse, aynı defileri yeni alacaklıya (temlik

alan davacıya) karşı da ileri sürebilir. Temlikin konusu, yüklenicinin arsa

sahibi ile yaptığı sözleşme uyarınca hak kazandığı gerçek alacak ne ise o

olacağından, temlik eden yüklenicinin arsa sahibinden kazanmadığı hakkı üçüncü

kişiye temlik etmesinin arsa sahibi bakımından bir önemi bulunmamaktadır. Diğer

taraftan, yüklenici arsa sahibine karşı edimini tamamen veya kısmen yerine

getirmeden kazanacağı şahsi hakkı üçüncü kişiye (davacıya) temlik etmişse,

üçüncü kişi (davacı) Borçlar Kanunu’nun 81. maddesi hükmünden yararlanma hakkı

bulunan arsa sahibini ifaya zorlayamaz".

24. Yargıtay

23. Hukuk Dairesinin 19/2/2016 tarihli ve E.2015/1660,

K.2016/942 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Sözleşmenin tarafı olmayan davacı, davalı yükleniciye isabet edendaireyi devralmış olup, sadece bu payın tescili istemi

ile sınırlı olarak yüklenicinin payına halef olmuştur (Dairemizin 22.01.2014

tarih ve 2013/7747 E., 2014/347 K; 24.11.2014 tarih ve

9383 E., 7532 K. 17.12.2015 tarih ve 2717 E., 8229 K. sayılı ilamları da bu

yöndedir.)

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye düşen

bağımsız bölümü harici satım sözleşmesiyle yükleniciden satın alan davacı,

yüklenicinin arsa payı karşılığı zaten yapmaya zorunlu olduğu imalata katkıları

sebebiyle arsa sahibinden talepte bulunamaz. Davacı böyle bir talebi, ancak,

akidi olan yükleniciye karşı ileri sürebilir."

25. Yargıtay

15. Hukuk Dairesinin 25/10/2007 tarihli ve

E.2006/3246, K.2007/6600 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde, yükleniciye sözleşme

uyarınca isabet eden bağımsız bölümlerin, yüklenici tarafından üçüncü kişilere

satılması, inşaatın malî kaynağının sağlanması amacına yöneliktir. Üçüncü

kişilere satılan bu bağımsız bölümler üzerinde üçüncü kişilerin malik

olabilmeleri; başka bir anlatımla hak sahibi olabilmeleri, halef oldukları

yüklenicinin sözleşmeden doğan tüm yükümlülüğünü yerine getirmesine bağlıdır.

Nasıl ki, dosyada tespit edilen %15 inşaat seviyesine göre yüklenici kendisine

düşen bağımsız bölümleri hak etmemişse, sattığı kişiler de bu bağımsız

bölümleri hak etmiş sayılamazlar. Teminat ipoteklerinin satış anında

kaldırılmış olmaları, satın alan üçüncü kişilere hak bahşetmez. Henüz inşaat

aşamasında bağımsız bölüm satın alan davalı üçüncü kişiler, inşaatın yüklenici

tarafından bitirilmesi halinde hak sahibi olacaklarını bilmeleri gerekir."

B. Uluslararası Hukuk

26. Avrupa

İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne

(Sözleşme) ek (1) Numaralı Protokol'ün 1. maddesinin temel amacı, devlet

tarafından mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahalelere karşı kişinin

korunmasını sağlamaktır. Bununla birlikte Sözleşme'nin 1. maddesi uyarınca her

taraf devlet "kendi yetki alanı içinde

bulunan herkesin, Sözleşme'de tanımlanan hakları ve

özgürlüklerden yararlanmalarını sağlama" yükümlülüğü

altındadır. Bu genel nitelikli görevin yerine getirilmesi, Sözleşme ile güvence

altına alınan hakların etkili bir biçimde uygulanmasını sağlamak için bazı

pozitif yükümlülüklere yol açmaktadır (Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan,

Slovenya ve Makedonya Cumhuriyeti [BD], B. No: 60642/08, 16/7/2014, § 100; Sovtransavto Holding/Ukrayna, B. No: 48553/99,

25/7/2002, § 96).

27. AİHM, Sözleşme'ye ek (1) Numaralı Protokol'ün 1. maddesi ile

güvence altına alınan mülkiyet hakkının da bazı pozitif yükümlülükler

içerdiğini kabul etmektedir. AİHM'e göre mülkiyet

hakkının gerçekten etkili bir biçimde korunabilmesi, devletin müdahale etmeme

görevi yanında ayrıca bazı pozitif tedbirler almasını da gerektirmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 134; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004,

§ 143).

28. AİHM; Sözleşme'ye ek (1) Numaralı Protokol'ün 1. maddesinin

devletin doğrudan müdahalesinin söz konusu olmadığı, özel kişiler arasındaki

uyuşmazlıklar yönünden de -belirli durumlarda- mülkiyet hakkının korunması için

gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünü içerdiğini kabul etmektedir. Devletin

pozitif yükümlülükleri çerçevesinde -özel kişiler arası mülkiyet ilişkileri

bakımından olsa bile- kişilerin mülkiyet haklarına yapılacak keyfî müdahalelere

karşı hukuksal bir koruma sağlaması gerekmektedir. Bu bağlamda devlet

özellikle, tarafların mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıklar yönünden gerekli

usule ilişkin güvenceleri sunan etkin bir yargısal mekanizma oluşturma

yükümlülüğü altındadır. Bu çerçevede oluşturulan yargı yollarında ulusal

mahkemeler de iç hukukta yer alan ilgili kanunlar ışığında makul ve adil bir

biçimde mülkiyet uyuşmazlıklarını çözmek durumundadır. Mahkeme, bu gerekliliğin

sağlanıp sağlanmadığını değerlendirirken uygulanan usulün bütününü

incelemektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, § 96; Fuklev/Ukrayna, B. No: 71186/01, 7/6/2005, §§ 90, 91; Kotov/Rusya [BD], B. No: 54522/00, 3/4/2012, § 112; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD],

B. No: 73049/01, 11/1/2007, §§ 82-87; Capital Bank AD/Bulgaristan, B. No: 49429/99, 24/11/2005, § 134).

29. Bununla

birlikte AİHM; iç hukukun yorumlanması ve uygulanması konusundaki görevinin

sınırlı olduğunu, ulusal mahkemelerin hukuk kurallarının yorumlanması

bakımından sahip olduğu takdir hakkına açık bir keyfîlik

veya bariz bir takdir hatası olmadıkça karışamayacağını belirtmektedir (Anheuser‑Busch Inc./Portekiz,

§ 83; Kushoglu/Bulgaristan, B. No: 48191/99, 10/5/2007, § 47).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

30. Mahkemenin

22/6/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru

incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

31. Başvurucu,

tapu siciline güvenerek bedeli mukabilinde satın aldığı arsa payının yargısal

bir kararla iptal edildiğinden yakınmaktadır. Başvurucu, arsa payı karşılığı

inşaat sözleşmesinin tarafı olmadığı gibi uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde

arsa sahipleri ile yüklenici tarafından el birliğiyle binanın yapılmakta

olduğunu belirtmiştir. Başvurucuya göre kendisinin bu sözleşme bakımından iyi

niyetli üçüncü kişi konumunda olmasına rağmen arsa sahiplerince açılan davada

haksız bir Mahkeme kararıyla mülkü elinden alınmıştır. Başvurucu sonuç olarak

arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında açılan davada Mahkeme

kararıyla arsa payının iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

32. İddianın

değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa’nın 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

33. Anayasa’nın

5. maddesi şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri, … Cumhuriyeti ve demokrasiyi

korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin

temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle

bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri

kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları

hazırlamaya çalışmaktır.”

34. Anayasa

Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile

bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiası yanında adil yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

Ancak başvurucunun temel iddiası, uyuşmazlık konusu taşınmazdaki arsa payının

iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.

Dolayısıyla başvurucunun makul sürede yargılanma hakkı dışındaki diğer bütün

iddialarının mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği

değerlendirilmiştir.

35. Anayasa'nın 35. maddesi kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal

edildiğini ileri süren başvurucu, böyle bir hakkın varlığını kanıtlamak

zorundadır (Cemile Ünlü, B. No:

2013/382, 16/4/2013, § 26). Somut olayda başvurucunun

uyuşmazlık konusu taşınmazın arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi

kapsamında yükleniciye devredilen inşa edilecek yapının bir bağımsız bölümüne

ilişkin arsa payını tapuda satın aldığı görülmektedir. Yargıtay,üçüncü kişilere satılan bu bağımsız bölümler

üzerinde üçüncü kişilerin malik olabilmelerinin halef oldukları yüklenicinin

sözleşmeden doğan tüm yükümlülüğünü yerine getirmesine bağlı olduğunu kabul

etmektedir (bkz. § 26). Bununla birlikte Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma

alanındaki mülkiyet hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabul edilen

mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsama sahip olup bu

alanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı

içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin Remzi Polge,

B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31). Olayda, uyuşmazlık

konusu taşınmaz tapuda başvurucu adına tescil edilmiştir. Ancak yine Yargıtay

içtihatlarına göre yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin

gerektirdiği edimleri ifa etmesi hukuken imkânsız hâle geldiğinden arsa

malikinin iade hakkının doğduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Derece

Mahkemelerince iptal edilmeden önce taşınmazın başvurucu adına tapuda kayıtlı

olduğu ve ayrıca başvurucunun bu arsa payını tapuda satın alırken karşılığında

parasal bir değer ödediği de dikkate alındığında Anayasa'nın 35. maddesi

bağlamında başvurucunun korunması gereken ekonomik bir menfaatinin bulunduğu

anlaşılmaktadır.

36. Başvuru konusu olayda, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik

olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp özel

kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin

mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması

gerekmektedir.

a. Genel

İlkeler

37. Bireysel başvuru, devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak ihlallerini

gidermek amacıyla ihdas edilmiş bir ikincil koruma mekanizması olmakla birlikte

kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel kişilerin

birbirilerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete atfedilebilecek

sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru konusu yapılan

dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle kalmayıp özel kişiler

tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar yönünden de

incelenebilir (Türkiye Emekliler Derneği,

B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

38. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan engelleri

kaldırmayı, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları

hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir. Bahsedilen Anayasa

hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin gerçekleştirilmesine

yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir. Anayasa’nın pek çok

maddesinde düzenlemeye konu hakkın korunması ve gerçekleştirilmesi için

devletin alacağı tedbirlerden bahsetmektedir (Türkiye

Emekliler Derneği, § 38).

39. Bireylerin

Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel haklara özel hukuk

kişileri tarafından yapılan müdahaleler sonucu bireylerin haklarının zarar

gördüğü kimi durumlarda devlete atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilir.

Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı bireylerin mülkiyet hakkının

korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan müdahalelere karşı

özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle koruma talep edebilmelerini sağlaması

ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan hakları arasında tercih

yaparken mahkemelerce anayasal yorumla temel hakların korunması gerekmektedir.

Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu ihdas ederek adalet ve hakkaniyete

uygun bir yargılama ortamı oluşturup üzerine düşen görevi yerine getirmiş

olacaktır (Türkiye Emekliler Derneği,

§ 39).

40. Anayasa'nın

35. maddesinin birinci fıkrasında

"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilmek

suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Bu maddede bir temel hak

olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir

şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir.Anayasa'nın 5. ve 35.

maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif

yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif yükümlülükler, kimi durumlarda özel

kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının

korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (Eyyüp Boynukara, B.

No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41).

41. Devletin pozitif yükümlülükleri,

mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan

yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan

bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel

kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek

sorumluluklarını da içermektedir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. §§

27-30).

b. İlkelerin

Olaya Uygulanması

42. Uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde inşa edilecek yapının

bağımsız bölümüne ilişkin arsa payı, taşınmazın malikleri tarafından arsa payı

karşılığı inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde yükleniciye devredilmiştir. Bu

sözleşmeyle taşınmazın malikleri taşınmazda inşa edilecek bazı bağımsız

bölümleri ve arsa paylarını yükleniciye devretme; yüklenici ise bu taşınmaz

üzerinde sözleşmede belirtilen koşullarda bir yapı inşa etme yükümlülüğü altına

girmiştir. Yüklenici henüz yapı tamamlanmadan uyuşmazlık konusu arsa payını

N.Ç.ye satmış, başvurucu da söz konusu payı bu kişiden 14/1/1998

tarihinde tapuda satın almıştır. Ancak 1999 yılında meydana gelen deprem sonucu

inşa edilmekte olan yapı yıkılmıştır. Sonrasında Belediye -yaşanan depremi de

gözeterek- daha önce izin verilen beş kat yerine bu defa en fazla iki katlı

yapı inşa edilebilecek şekilde taşınmazın imar durumunda değişiklik yapmıştır.

Bunun üzerine sözleşme koşullarının yerine getirilemediğini belirten taşınmazın

malikleri, sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve tescil istemleriyle yüklenici

ve yükleniciden arsa paylarını satın alan kişilere karşı bireysel başvuruya

konu davayı açmışlardır. Yapılan yargılama neticesinde Mahkeme, arsa payı

karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında yüklenicinin temel edimi olan yapıyı

inşa ettiremediğini tespit ederek yüklenicinin temerrüdü nedeniyle sözleşmenin

feshine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca bu karar ile,

sözleşmenin feshini gerekçe göstererek başvurucunun ve yüklenici ile

yükleniciden arsa payı satın alan diğer kişilerin tapularının iptaline ve bu

payların da taşınmaz malikleri adlarına tapuya tesciline karar vermiştir (bkz.

§ 11). Başvurucunun bu karara karşı temyiz istemi üzerine hüküm Yargıtayca onanmış ve başvurucunun karar düzeltme talebi de

Yargıtayca reddedilerek hüküm kesinleşmiştir (bkz. §

12).

43. Başvuru

konusu olayda devlete düşen pozitif yükümlülük, arsa sahibinin iade hakkını

kullanması sebebiyle başvurucunun mülkiyet hakkını koruyacak ve ona yeterli

güvenceler sağlayacak hukuksal mekanizmaları oluşturmak ve bunun etkin bir

şekilde işlemesini sağlamaktır.

44. Yargıtay içtihatlarında, arsa payı karşılığı inşaat yapım

sözleşmesinin arsa sahibi veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan ve eser

sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipi olduğu açıklanmıştır. Buna göre

arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri; yüklenicinin maliyeti kendisi

tarafından sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım işini

üstlendiği, arsa malikinin ise bedel olarak binadaki bir kısım bağımsız bölüm

mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği sözleşmelerdir. İnşaat yapım

sözleşmelerinde yüklenicinin ana borçlarının bir inşaat (eser) meydana getirme

ve bu eseri iş sahibine teslim etme borçları olduğu kabul edilmiştir. Buna

karşılık bu tür sözleşmelerde iş sahibinin de arsa üzerinde meydana getirilen

esere karşılık “arsa payı devri” suretiyle bir bedel ödemeyiasli

edim olarak borçlandığı belirtilmektedir. Bu sözleşmelerde iş sahibinin

ödeyeceği ücret (bedel), arsa sahibi tarafından ayni olarak ödenmektedir. Yargıtay

ayrıca, eser sözleşmelerinin niteliği gereği iki tarafa borç yükleyen

sözleşmelerden olduğunu, temerrüt hâlinde de uyuşmazlık tarihi itibarıyla

yürürlükte olan 818 sayılı Kanun'un 106-108. maddelerinin (6098 sayılı Kanun'un

123-125. maddeleri) uygulanacağını belirtmektedir. Diğer taraftan Yargıtay

içtihatlarında, yüklenicinin alacağın temliki hükümlerine göre arsa paylarını

yazılı şekil koşuluyla satabileceği ve yükleniciden arsa payını satın alan

kişilerin ise yüklenicinin halefi oldukları kabul edilmiştir (bkz. §§ 22-25).

45. Bu açıklamalar ışığında somut olay

incelendiğinde taraflar arasındaki uyuşmazlığın arsa payı karşılığı inşaat

yapım sözleşmesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır.818 sayılı Kanun'un 19.

maddesinde (6098 sayılı Kanun'un 26. maddesi) öngörülen sözleşme özgürlüğü

çerçevesinde düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin bu Kanun'da

düzenlenmeyen isimsiz sözleşmelerden olduğu ancak bu sözleşmelerin hüküm ve

uygulanma koşullarının Yargıtayın istikrar kazanmış

içtihatlarıyla açıklığa kavuşmuş olduğu görülmektedir. Diğer taraftan başvurucunun

uyuşmazlığa konu yargılamada kendisini vekil ile temsil ettirmiş ve davalı

sıfatıyla Mahkeme önünde itiraz ve savunmalarını ortaya koyup delillerini

sunabilmiştir. Derece Mahkemelerince de mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiasına konu edilen uyuşmazlığın çözümüne ilişkin olarak önceden oluşturulan,

öngörülebilir, ulaşılabilir ve belirli nitelikte olduğu anlaşılan bir hukuksal

çerçeve kapsamında delillerin değerlendirildiği ve hukuk kurallarının

yorumlanarak sonuca varıldığı görülmektedir.

46. Anayasa

Mahkemesinin delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına

yönelik şikâyetler bakımından görevi ise bireysel başvurunun ikincil doğası

gereği sınırlıdır. Bu sebeple Anayasa Mahkemesinin -mülkiyet hakkına müdahale

teşkil eden, bariz takdir hatası veya açık keyfîlik

içeren istisnalar dışında- derece mahkemelerinin hukuk kurallarını uygulama ve

yorumlama bakımından takdir yetkisine karışamayacağı kuşkusuzdur.

47. Somut

olayda başvurucunun tapuda satın aldığı arsa payı Mahkeme kararıyla iptal

edilmiştir. Ancak Derece Mahkemelerinin tespit ettiği üzere başvurucu,

uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde inşa edilecek bağımsız bölümlere ait arsa

payını yükleniciden (onun sattığı kişiden) satın almıştır. Dolayısıyla

başvurucu, yüklenicinin halefi sıfatıyla taşınmazın malikleri ile yüklenici

arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı olarak

görülmüştür. Ancak bu sözleşme doğrultusunda yüklenicinin kendisine düşen asıl

edimi yani inşaatı yapma edimini yerine getirmediği tespit edilmiştir. Bu durum

nedeniyle daha önce edimini yerine getirmiş olan taşınmaz malikleri, temerrüt

hükümlerine dayalı olarak sözleşmenin feshini talep etmişlerdir. Derece

Mahkemeleri de bu gerekçeyle ilgili hukuk kuralları gereğince sözleşmenin

feshine ve tapunun iptaline karar vermiştir. Derece mahkemelerine göre

başvurucu satın alırken inşaatın henüz tamamlanmadığını ve ileride inşa

edilecek bir bağımsız bölüme ait arsa payını satın aldığını bilebilecek

durumdadır (bkz. §§ 11, 12). Başka bir deyişle henüz inşaat hâlinde olan bir

yapının bağımsız bölümünü satın alan başvurucunun inşaatın tamamlanamaması

durumunda yükleniciden satın alınan arsa paylarının iade edilmesini öngörmesi

gerektiği kabul edilmektedir (bkz. § 25). Gerçekten de başvurucunun inşa

edilecek bir bağımsız bölüme ait arsa payını satın aldığı tapu kaydından açıkça

anlaşılmaktadır. Böyle bir arsa payını satın alan başvurucu; yüklenicinin

halefi olduğundan taşınmaz maliklerine karşı, düzenlenen arsa payı karşılığı

inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde yüklenicinin haklarına sahip olmuş ancak

öte yandan yine bu sözleşme kapsamında yüklenicinin edimlerinden de sorumlu tutulmuştur.Bununla birlikte

başvurucunun borçlar hukuku kurallarına göre arsa payını satan kişi ve

yükleniciye karşı dava açma ve zararını tazmin etme imkânı da bulunmaktadır

(bkz. §§ 23, 24).

48. Dolayısıyla

somut olayda devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında mülkiyetin

kullanılmasına ve korunmasına yönelik yeterli güvencelerin mevcut olduğu,

bireysel başvuruya konu kararlarda yer verilen tespit ve gerekçeler itibarıyla

mülkiyet hakkının korunması yükümlülüğü yönünden başvurucunun usule ilişkin

güvencelerden etkin biçimde yararlanmasının sağlandığı ve yargısal makamların

takdir yetkilerinin sınırının aşılmadığı sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak

yukarıda da değinildiği üzere -mülkiyet hakkının korunması çerçevesinde

başvurucunun zararını tazmin edebilme imkânının mevcut olduğu da dikkate

alındığında- mülkiyet hakkına ilişkin şikâyet yönünden açık ve görünür bir

ihlal bulunmamaktadır.

49. Açıklanan

gerekçelerle başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine

İlişkin İddia

50. Başvurucu,

makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

51. Açıkça

dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini

gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar

verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

52. Medeni

hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin yargılamanın süresi tespit

edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın ikame edildiği tarih; sürenin

sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra aşamasını da kapsayacak şekilde-

yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam eden davalar yönünden ise Anayasa

Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13, 2/7/2013,

§§ 50, 52).

53. Medeni

hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin yargılama süresinin makul

olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın karmaşıklığı ve kaç dereceli

olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun

yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar

dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri,

§§ 41-45).

54. Anılan

ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda verdiği kararlar dikkate

alındığında somut olayda yaklaşık 8 yıl 5 ay sürdüğü anlaşılan yargılamanın

süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

55. Açıklanan

gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

56. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anaysa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da

edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…”

57. Başvurucu,

manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

58. Somut

olayda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

59. İhlal

tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında -yargılamadaki

taraf sayısı da gözetilerek- başvurucuya net 6.300 TL manevi tazminat

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

60. Dosyadaki

belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi

gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. 1.

Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ

OLDUĞUNA,

2. Makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın

36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL

EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya

net 6.300 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin

REDDİNE,

D. 206,10

TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama

giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin,

kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden

itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin

sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ

UYGULANMASINA,

F. Kararın bir

örneğinin Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2005/703, K.2012/577)

GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın

bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 22/6/2017tarihinde OYBİRLİĞİYLE

karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Nuri NECİPOĞLU

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Raportör

:

Özgür DUMAN

Başvurucu

:

Selahattin TURAN

Vekili

:

Av. Taner ÇAKIR