Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

İkinci Bölüm 2014/2085 E. K.

AYM 2017-10-26 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

BİRGÜL PİŞKİN VE DİĞERLERİ BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/2085)

Karar Tarihi: 26/10/2017

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında

yükleniciye düşen yükümlülüklerin yerine getirilmediği gerekçesiyle

yükleniciden satın alınan bağımsız bölümlere ait tapu kayıtlarının arsa

sahipleri tarafından açılan dava neticesinde iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet

hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvurular 17/2/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuşlardır.

4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin

Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. 2014/2085 numaralı bireysel başvuru ile aynı tarihte yapılan

2014/2824 numaralı bireysel başvuruların konu yönünden hukuki irtibatlarının

bulunması nedeniyle 2014/2085 numaralı bireysel başvuru dosyası ile

birleştirilmesine, incelemenin bu dosya üzerinden yürütülmesine karar

verilmiştir.

6. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüş bildirmemiştir.

8. Başvuruculardan Cahit Pişkin bireysel başvuru tarihinden

sonra 20/8/2014 tarihinde vefat etmiştir. Başvurucular vekili 12/11/2014

tarihinde mirasçılık belgesi ibraz etmiş, ayrıca başvurucunun mirasçıları

Birgül Pişkin, Enver Pişkin, Azime Pişkin ve Nur Pişkin'in başvurunun devamını

talep ettiklerini bildirmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

9. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar

özetle şöyledir:

10. Muğla ili Bodrum ilçesine bağlı Konacık köyü Çataltepe

mevkiinde bulunan 1216 parsel sayılı arsa niteliğindeki taşınmazın tapu kaydına

göre malikleri H.Ö. ile S.C.dir. Tapu kayıt malikleri, bu taşınmaz üzerinde

konut inşa edilmesi hususunda yüklenici Ö. Mimarlık İnşaat Turizm Gıda Su Orman

Ürünleri İthalat İhracat ve Ticaret Ltd. Şti. (şirket) ile anlaşarak 30/11/2001

tarihinde noter önünde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi düzenlemişlerdir.

Bu inşaat sözleşmesinde, arsa üzerinde yapılacak konutların yarısının arsa

sahiplerine, yarısının ise yüklenici şirkete bırakılacağı kararlaştırılmıştır.

Buna göre taşınmazda yapılacak 75 m2lik üç adet bloktan oluşan toplam altı adet daire arsa

sahiplerine verilecektir. Yine inşaat sözleşmesinde, bu altı dairenin

belediyeden alınacak inşaat ruhsatı tarihinden itibaren on sekiz ay içerisinde

teslim edileceği belirtilmiştir.

11. Kayıt maliklerine vekâleten yüklenici şirketin temsilcisi E.Ö.

ile başvurucular Cahit Pişkin ve Birgül Pişkin arasında 12.000 TL bedel

karşılığında 1/2/2002 tarihinde noterde gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi

düzenlenmiştir. Bu sözleşmede, taşınmaz üzerinde inşa edilecek 3, 4, 5, 6, 7 ve

8 numaralı bağımsız bölümlerin satılacağı vaat edilmiştir. Daha sonra anılan

taşınmazın parsel numarası 1413 olarak değişmiş olup arsa payı karşılığı inşaat

sözleşmesi doğrultusunda 3/9/2002 tarihinde tapuda kat irtifakı tesis

edilmiştir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde yüklenici

şirketin payına düşen dairelerden 3, 4 ve 5 numaralı bağımsız bölümler

başvurucu Cahit Pişkin'e; 6, 7 ve 8 numaralı bağımsız bölümler de Birgül

Pişkin'e tapuda5/9/2002 tarihinde devredilmiştir.

12. Belediyeden 22/8/2002 tarihinde inşaat ruhsatı alınmıştır.

Arsa sahipleri, yüklenici şirketin bu tarihten beri kırk sekiz ay geçmesine

rağmen inşaatı tamamlayamadığı gerekçesiyle 29/8/2006 tarihinde Bodrum 3.

Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) yüklenici şirket ve başvurucular aleyhine

sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve tescil davası açmışlardır.

13. Mahkeme dava konusu taşınmazda inşaat, mimari ve kadastro

alanlarında uzman kişilerden oluşturulan bir teknik bilirkişi kurulu ile

birlikte 18/3/2009 tarihinde keşif yapmıştır. Yapılan keşif sonucu düzenlenen

bilirkişi kurulu raporu ve ek raporunu hükme esas alan Mahkeme, 21/7/2011

tarihinde başvurucular ile yüklenici şirket aleyhine açılan davanın kabulüne

karar vermiştir. Mahkemece, arsa sahipleri ile yüklenici şirket arasında

düzenlenmiş bulunan 30/11/2001 tarihli arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin

feshine, dava konusu taşınmazda başvuruculara devredilen bağımsız bölümlere ait

tapu kayıtlarının iptali ile davacı arsa sahipleri adına eşit hisseli olarak

tesciline karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, yüklenici şirkete düşen

bağımsız bölümlerin başvuruculara devredildiği, ancak inşaatın süresinde ve

sözleşmeye uygun olarak teslim edilemediği belirtilmiştir. Mahkemeye göre

inşaatın tamamlanma oranı itibarıyla davacıların sözleşmeyi geriye etkili

olarak feshetme hakları bulunmakta olup bu sebeple yükleniciye düşen yerleri

devralan başvurucular mülkiyeti kazanamaz.

14. Karar başvurucular tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay

15. Hukuk Dairesi 26/12/2012 tarihinde temyiz istemlerini reddederek ilk derece

mahkemesinin hükmünü onamıştır. Başvurucuların karar düzeltme talepleri de aynı

Dairenin 25/12/2013 tarihli ilamıyla reddedilmiştir.

15. Nihai karar başvurucular vekiline 21/1/2014 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

16. Başvurucular 17/2/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuşlardır.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Kanun Hükümleri

17. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun

106. maddesi şöyledir:

“Karşılıklı taahhütleri havi olan bir akitte

iki taraftan biri mütemerrit olduğu takdirde, diğeri borcun ifa edilmesi için

münasip bir mehil tayin veya münasip bir mehilin tayinini hakimden isteyebilir.

Bu mehil zarfında borç ifa edilmemiş bulunduğu

surette alacaklı her zaman onun ifasını talep ve teahhür sebebi ile zarar ve

ziyan davası ikame eylemek hakkını haizdir; birde aktin icrasından ve teahhürü

sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa

edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep veya akdi fesh edebilir.”

18. 818 sayılı mülga Kanun’un 107. maddesi şöyledir:

"Aşağıdaki hallerde bir mehil tayinine

lüzum yoktur.

1 - Borçlunun hal ve vaziyetinden bu tedbirin

tesirsiz olacağı anlaşılırsa

2 - Borçlunun temerrüdü neticesi olarak borcun

ifası alacaklı için faidesiz kalmış ise.

3 - Akdin hükümlerine göre borç tayin ve

tesbit edilen bir zamanda veya muayyen bir mehil içinde ifa edilmek lazım

geliyorsa."

19. 818 sayılı mülga Kanun’un 355. maddesi şöyledir:

“İstisna, bir akittirki onunla bir taraf

(müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt eylediği semen

mukabilinde bir şey imalini iltizam eder.”

20. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 123.

maddesi şöyledir:

“Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde,

taraflardan biri temerrüde düştüğü takdirde diğeri, borcun ifa edilmesi için uygun

bir süre verebilir veya uygun bir süre verilmesini hâkimden isteyebilir.”

21. 6098 sayılı Kanun’un 124. maddesi şöyledir:

“Aşağıdaki durumlarda süre verilmesine gerek

yoktur:

1. Borçlunun içinde bulunduğu durumdan veya

tutumundan süre verilmesinin etkisiz olacağı anlaşılıyorsa.

2. Borçlunun temerrüdü sonucunda borcun ifası

alacaklı için yararsız kalmışsa.

3. Borcun ifasının, belirli bir zamanda veya

belirli bir süre içinde gerçekleşmemesi üzerine, ifanın artık kabul edilmeyeceği

sözleşmeden anlaşılıyorsa.”

22. 6098 sayılı Kanun’un 125. maddesi şöyledir:

“Temerrüde düşen borçlu, verilen süre içinde,

borcunu ifa etmemişse veya süre verilmesini gerektirmeyen bir durum söz konusu

ise alacaklı, her zaman borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme

hakkına sahiptir.

Alacaklı, ayrıca borcun ifasından ve gecikme

tazminatı isteme hakkından vazgeçtiğini hemen bildirerek, borcun ifa

edilmemesinden doğan zararın giderilmesini isteyebilir veya sözleşmeden

dönebilir.

Sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı

olarak ifa yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri

isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat

edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın

giderilmesini de isteyebilir.”

23. 6098 sayılı Kanun’un 470. maddesi şöyledir:

“Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser

meydana getirmeyi, işsahibinin de bunun karşılığında bir bedel ödemeyi

üstlendiği sözleşmedir."

2. Yargıtay İçtihatları

24. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24/2/2016 tarihli ve

E.2014/23-724, K.2016/168 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım

Sözleşmeleri ise, arsa sahibi veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan ve

eser sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipidir.

Bir tanım yapmak gerekirse; arsa payı

karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri; yüklenicinin finansı kendisi tarafından

sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım işini üstlendiği, arsa

malikinin ise, bedel olarak binadaki bir kısım bağımsız bölüm mülkiyetini

yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği sözleşmelerdir. Bu sözleşmelerin konusu, arsa

sahibinin maliki olduğu arsa üzerine yapılacak bina inşaatıdır. İnşaat; maddi

nitelikte eseri ifade eder.

İnşaat yapım sözleşmelerinde yüklenicinin ana

borçları; bir inşaat (eser) meydana getirme ve bu eseri iş sahibine teslim etme

borçlarıdır. Bu iki ana borçtan doğan ve bu borçların akde uygun surette

ifasını sağlayan diğer birtakım yan borçlar da iş görme ediminin iyi surette ifası,

eserin akde uygun olarak hazırlanması ile ilgili olarak işi sadakat ve özenle

yapma borcu, araç ve gereçlerle malzemeye ilişkin borçlar, genel ihbar

yükümlülüğü, işe zamanında başlamak ve devam etmek borcu ile teslim borcuna

bağlı olan, ondan çıkan önemli bir borç olan ayıba karşı takeffül borcudur

(İzzet Karataş; Eser (İnşaat Yapım) Sözleşmeleri, Adalet Yayınevi, Ankara 2009,

s.99).

Yüklenicinin belirtilen borçlarına karşılık bu

tür sözleşmelerde, iş sahibi de arsa üzerinde meydana getirilen esere karşılık,

“arsa payı devri” suretiyle bir bedel ödemeyiasli edim olarak borçlanmaktadır.

Bu sözleşmelerde iş sahibinin ödeyeceği ücret (bedel), arsa sahibi tarafından

ayın olarak ödenmektedir. Bu tür sözleşmelerin

genellikle yıllara yayılması nedeniyle, sözleşmedeki amaca ulaşılması, ifa

süresindeki tek bu ücret ediminin yerine getirilmesi ile mümkün bulunmaz. Bu

nedenle iş sahibi tarafından bazı yan borçların da yerine getirilmesi gerekir.

Bunlar; Üzerinde hukuki ve fiili bir engel bulunmadan arsanın inşaata elverişli

ve ayıpsız olarak teslimi, arsanın imar durumunun ve inşaat ruhsatının

alınması, plan ve projelerin yetkili merci olan belediyede onaylattırılması,

yüklenicinin hak ettiği bağımsız bölüm tapularının finans temini için satışı,

kat irtifakı kurulması, iskan ruhsatı alımı gibi iş ve işlemler için

gerektiğinde yükleniciye vekaletname verilmesi, sözleşmede belirlenen arsa

payının devri gibi yükümlülüklerdir.

Her iki tarafa borç yükleyen sözleşme

türlerinde kural olarak, taraflardan birinin önceden ifada bulunma yükümlülüğü

mevcut değilse, kendi edimini ifa etmeyen borçlu, karşı taraftan edimini ifa

etmesini talep edemeyecektir (Prof. Dr. Ahmet M. Kılıçoğlu; Borçlar Hukuk Genel

Hükümler, Yeni Borçlar Kanununa göre Hazırlanmış; Genişletilmiş 15. Bası, Turhan

Kitabevi, Ankara 2012, s.581). Bu husus BK'nun 81. maddesinde "Mütekabil

taahhütleri muhtevi olan bir akdin ifasını talep eden kimse, akdin şartlarına

ve mahiyetine nazaran bir ecelden istifade hakkını haiz olmadıkça kendi borcunu

ifa etmiş veya ifasını teklif eylemiş olmak lazımdır" amir hükmü ile

düzenlenmiş, aynı husus TBK'nun 97. maddesinde de hükme bağlanmıştır.

Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım Sözleşmeleri

de, her iki tarafa borç yükleyen sözleşme türlerinden olduğundan, ifa sırası

yani ilk önce taraflardan hangisinin edimini ifayla yükümlü olacağı sorusu önem

taşımaktadır. Bu neviden sözleşmelerde öncelikle bina yapma yükümlülüğü altına

giren yüklenici taraf, sözleşmeye uygun olarak edimini yerine getirmeli, daha

sonra da arsa malikinden edimini yerine getirmesini talep etmelidir. Bir başka

deyişle ise, öncelikle sözleşmeye uygun eser yapılmalı, daha sonra arsa

malikinin edimini yerine getirmesi talep edilmelidir.

Arsa maliki, arsa payı devri edimini değişik

şekillerde ifa edebilir. Bu edimi ya kararlaştırılan arsa paylarının devrinin

inşaat bitirilince yükleniciye devredilmesi, ya dasözleşmede inşaatın geldiği

aşamaya göre kademeli tapu devri şeklinde yerine getirebilir. Bu ikinci halde

yani kademeli tapu devrinde, yüklenici her aşamada devri kararlaştırılan

tapuları arsa sahibinden istemeye hak kazanır.

Tam burada konuyu aydınlatması bakımından

borçlunun temerrüdünden de söz edilmesi faydalı olacaktır.

Geniş anlamda borçlu temerrüdü (borçlunun

direnimi) borçlunun sözleşmeye aykırı davranması=borcunu ifa etmemesi demektir.

Bu halde ifa olanağı bulunduğu ifa için kararlaştırılan zaman geldiği ve

uyarıldığı halde borçlu borcunu ifa etmemektedir.

Borçlunun temerrüdüne ilişkin düzenlemeye

BK’nun 101-108.maddelerinde yer verilmiştir. Bununla birlikte, BK. m.358/1’de

olduğu gibi, borç ilişkisinin özelliği gereği diğer bazı yasalarda da borçlu

temerrüdüne dair hükümler yer almaktadır.

Genel olarak borçlu temerrüdünde aranan ilk

şart “edimin ifa olanağı bulunması”dır. Şayet edimin ifası objektif olarak

imkânsızsa borçlu temerrüdünden söz edilemez.

Borçlu temerrüdünde aranan diğer bir şart da

“borcun muaccel olması”dır. Borç istenebilir hale gelmeden temerrütten

bahsedilemez. Zira muacceliyet alacaklının borçludan borçlanılan edimi talep ve

dava edebilme yetkisini ifade eder.

BK’nun 101/1 maddesine göre, “Muaccel bir

borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur.” denilmektedir.

Maddeye göre, temerrüt için muacceliyet

yetmemekte, kural olarak alacaklının ihtarı da aranmaktadır. İhtar, alacaklının

talep iradesini borçluya ulaştırmasıdır.

Borçlu kusurlu veya kusursuz olsun, yukarıda

sayılanlar olayda varsa temerrüt gerçekleşir. Başka bir deyişle borçlunun

kusuru temerrüt için şart değildir.

Eser sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen

sözleşmelerdendir. Burada biri diğerinin karşılığı olan borçlar vardır. Başka

bir anlatımla, taraflar birbirine karşı hem alacaklı ve hem de borçludur. Kendi

borcunu ifa eden veya ifaya hazır olduğunu bildiren taraf alacaklı (BK. m.81), edimini

yerine getirmeyen taraf ise borçludur.

Sözleşme hukukunda temel koşul, sözleşmenin kurulmasından sonra

tarafların sözleşmeden doğan yükümlülüklerini, kararlaştırılan şekilde ve

zamanda yerine getirmek zorunda olmalarıdır. Sözleşme kurulduktan sonra,

şartlarda değişiklik ortaya çıksa bile, taraflar sözleşme gereğini aynen yerine

getirmek zorundadır. Temel kural budur ve bu kurala “ahde vefa” (söze bağlılık)

ilkesi denilmektedir.

Eser sözleşmesinin iki tarafa borç yükleyen

sözleşme olması özelliğinden dolayı temerrüt halinde, temerrüdün sonuçları

bakımından BK. m.106-108’deki düzenlemelere tabidir. Çünkü anılan maddelerde

genel hükümlerden ayrılarak (BK. m.102), iki tarafa borç yükleyen sözleşmelere

özgü, özel hükümler getirilmiştir.

BK’nun 106-108 maddeleri birlikte

değerlendirildiğinde, iki tarafa borç yükleyen sözleşmeyle temerrüde düşen

borçluya karşı, alacaklıya üç ayrı seçimlik hak tanındığı görülmektedir.

Bunlar; aynen ifa ve gecikmeden dolayı

tazminat isteme hakkı; aynen ifayı reddederek ademi ifa sebebiyle müspet

zararını talep hakkı; sözleşmeyi feshederek menfi zararını isteme hakkı olarak

sayılabilir.

....

Borç, alacaklının tayin ettiği süre sonunda da

ifa edilmezse, ayrıca bir ihtara gerek olmadan BK. m.106’daki seçeneklerden

biri kullanılabilir.

Ancak BK. m. 107’de sayılan nedenler söz

konusu ise alacaklı, borçluya mehil vermeden de, BK. m. 106’daki seçeneklerden

birini kullanabilir.

Bunlar; borçlunun hal ve davranışından süre

verilmesinin etkisiz olacağının anlaşılması; temerrüt alacaklı yönünden aynen

ifayı faydasız hale getirmişse; sözleşmede ifa tarihinin kesin olarak

saptanması halleri olarak sayılabilir."

25. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/11/2015 tarihli ve

E.2014/14-342, K.2015/2685 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Eser sözleşmelerinin bir türü olan arsa

payı karşılığı inşaat sözleşmesi, taraflara karşılıklı hak ve borçlar

yüklemekte; yüklenici, finansı sağlayan arsa malikinin taşınmazı üzerine bina

yapma işini üstlenmekte, arsa maliki ise inşa edilecek binadaki bir kısım

bağımsız bölümlerin mülkiyetini yükleniciye devretmeyi vaat etmektedir.

Yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat

yapmakta olduğu veya arsa sahibinin aynı zamanda yüklenici sıfatıyla hareket

ederek (yapsatçı konumunda) inşa etmekte olduğu binalardan bağımsız bölüm satın

alınması halinde Borçlar Kanunu’nun 163. maddesi (TBK m. 184) gereğince üçüncü

kişiye yapılacak temlikin yazılı olması yeterlidir.

Bu tür davalarda mahkemece öncelikle

yüklenicinin edimini (eseri meydana getirme ve teslim borcunu) yerine getirip

getirmediğinin, ardından sözleşme hükümlerindeki iskan koşulu (oturma izni)

v.s. diğer borçlarını ifa edip etmediğinin açıklığa kavuşturulması zorunludur.

Bunun için de davaya konu temlik işleminin geçerli olup olmadığı, arsa maliki

ile yüklenici arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

gereğince yüklenicinin borçlarının neler olduğunun sözleşme hükümleri

çerçevesinde incelenip değerlendirilmesi gerekmektedir.

Davacının arsa sahibi ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye

bırakılması kararlaştırılan bağımsız bölümü yükleniciden temlik alması halinde

arsa sahibini ifaya zorlayabilmesi için bazı koşulların varlığı gerekir.

Borçlar Kanunu’nun 167. maddesi gereğince; “'Borçlu, temlike vakıf olduğu

zaman; temlik edene karşı haiz olduğu defileri, temellük edene karşı dahi

dermeyan edebilir.' Buna göre temliki öğrenen arsa sahibi, temlik olmasaydı

önceki alacaklıya (yükleniciye) karşı ne tür defiler ileri sürebilecekse, aynı

defileri yeni alacaklıya (temlik alan davacıya) karşı da ileri sürebilir.

Temlikin konusu, yüklenicinin arsa sahibi ile yaptığı sözleşme uyarınca hak

kazandığı gerçek alacak ne ise o olacağından, temlik eden yüklenicinin arsa

sahibinden kazanmadığı hakkı üçüncü kişiye temlik etmesinin arsa sahibi

bakımından bir önemi bulunmamaktadır. Diğer taraftan, yüklenici arsa sahibine

karşı edimini tamamen veya kısmen yerine getirmeden kazanacağı şahsi hakkı

üçüncü kişiye (davacıya) temlik etmişse, üçüncü kişi (davacı) Borçlar

Kanunu’nun 81. maddesi hükmünden yararlanma hakkı bulunan arsa sahibini ifaya

zorlayamaz".

26. Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 19/2/2016 tarihli ve

E.2015/1660, K.2016/942 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Sözleşmenin tarafı olmayan davacı, davalı

yükleniciye isabet edendaireyi devralmış olup, sadece bu payın tescili istemi

ile sınırlı olarak yüklenicinin payına halef olmuştur (Dairemizin 22.01.2014

tarih ve 2013/7747 E., 2014/347 K; 24.11.2014 tarih ve 9383 E., 7532 K.

17.12.2015 tarih ve 2717 E., 8229 K. sayılı ilamları da bu yöndedir.)

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

gereğince yükleniciye düşen bağımsız bölümü harici satım sözleşmesiyle

yükleniciden satın alan davacı, yüklenicinin arsa payı karşılığı zaten yapmaya

zorunlu olduğu imalata katkıları sebebiyle arsa sahibinden talepte bulunamaz.

Davacı böyle bir talebi, ancak, akidi olan yükleniciye karşı ileri

sürebilir."

27. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 25/10/2007 tarihli ve

E.2006/3246, K.2007/6600 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde,

yükleniciye sözleşme uyarınca isabet eden bağımsız bölümlerin, yüklenici

tarafından üçüncü kişilere satılması, inşaatın malî kaynağının sağlanması

amacına yöneliktir. Üçüncü kişilere satılan bu bağımsız bölümler üzerinde

üçüncü kişilerin malik olabilmeleri; başka bir anlatımla hak sahibi

olabilmeleri, halef oldukları yüklenicinin sözleşmeden doğan tüm yükümlülüğünü

yerine getirmesine bağlıdır. Nasıl ki, dosyada tespit edilen %15 inşaat

seviyesine göre yüklenici kendisine düşen bağımsız bölümleri hak etmemişse,

sattığı kişiler de bu bağımsız bölümleri hak etmiş sayılamazlar. Teminat

ipoteklerinin satış anında kaldırılmış olmaları, satın alan üçüncü kişilere hak

bahşetmez. Henüz inşaat aşamasında bağımsız bölüm satın alan davalı üçüncü

kişiler, inşaatın yüklenici tarafından bitirilmesi halinde hak sahibi

olacaklarını bilmeleri gerekir."

28. Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 13/5/2010 tarihli ve

E.2010/4902, K.2010/5603 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Arsa payı karşılığı inşaat yapım

sözleşmeleri yükleniciye kişisel hak sağlar. Yüklenici inşaat yapımı sebebi ile

kazanacağı kişisel hakkını arsa sahibinden doğrudan isteyebileceği gibi bu

hakkı işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça veya sözleşmeyle yasaklanmadıkça Borçlar

Kanununun 162. maddesinden yararlanarak üçüncü kişilere devredebilir. Gerek

yüklenici veya yüklenicininkazandığıkişiselhaktemlikedilmişseüçüncükişi şahsi

hakkın sonuçlarından yararlanabilmek için arsa sahiplerine karşı öncelikli

edimi olan inşaat yapım işini yerine getirmelidir. Zira, Borçlar Kanununun 81.

maddesine göre öncelikli edim yerine getirilmemişse arsa sahiplerinin karşı

edimi olan arsa payının devri onlardan istenemez. Kaldı ki arsa sahipleri

temlik işleminden haberdar olduğu zaman Borçlar Kanununun 167. maddesinden

yararlanarak yükleniciye karşı ileri sürebilecekleri def’i ve itirazları

temellük eden kişiye karşı da ileri sürer hale gelir.

Bu genel anlatımlardan sonra somut olaya

gelince;

Davalılar arasındaki ... tarihli arsa payı

karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin .... tarihinde feshedildiği ve feshin

geriye etkili yapıldığı görülmektedir. Gerçekten, fesih sonuçlarını ileriye

etkili yapılmamışsa kural olarak geriye etkili meydana getirir. Geriye etkili

fesihte taraflar sözleşme hiç yapılmamış gibi sözleşmenin yapıldığı tarihteki

mal varlığı durumuna geleceklerinden ne yüklenici ne de onun temlik işleminde

bulunduğu üçüncü kişi feshedilen sözleşmeye dayanarak bir bakıma sözleşmenin

bedeli olan arsa payının devrini arsa sahiplerinden talep edemez. Bu gibi

durumlarda ancak sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanılarak arsa sahiplerinin

malvarlıklarında yaratılan artı değerlerin para olarak iadesi

istenebilir."

B. Uluslararası Hukuk

29. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin temel amacı,

devlet tarafından mülkiyet hakkına yapılan haksız müdahalelere karşı kişinin

korunmasını sağlamaktır. Sözleşme'nin 1. maddesi uyarınca her taraf devlet, "kendi yetki alanı içinde bulunan herkesin,

Sözleşme'de tanımlanan hakları ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlama"

yükümlülüğü altındadır. Bu genel nitelikli görevin yerine getirilmesi, Sözleşme

ile güvence altına alınan hakların etkili bir biçimde uygulanmasını sağlamak için

bazı pozitif yükümlülüklere yol açmaktadır (Ališić

ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Makedonya

Cumhuriyeti [BD], B. No: 60642/08, 16/7/2014, § 100; Sovtransavto Holding/Ukrayna, B. No:

48553/99, 25/7/2002, § 96).

30. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi ile

güvence altına alınan mülkiyet hakkının da bazı pozitif yükümlülükler

içerdiğini kabul etmektedir. AİHM'e göre mülkiyet hakkının gerçekten etkili bir

biçimde korunabilmesi, devletin müdahale etmeme görevi yanında, ayrıca bazı

pozitif tedbirler almasını da gerektirmektedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 134;

Broniowski/Polonya [BD], B. No:

31443/96, 22/6/2004, § 143).

31. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin,

devletin doğrudan müdahalesinin söz konusu olmadığı, özel kişiler arasındaki

uyuşmazlıklar yönünden de -belirli durumlarda- mülkiyet hakkının korunması için

gerekli tedbirleri alma yükümlülüğünü içerdiğini kabul etmektedir. Devletin

pozitif yükümlülükleri çerçevesinde -özel kişiler arası mülkiyet ilişkileri

bakımından olsa bile- kişilerin mülkiyet haklarına yapılacak keyfî müdahalelere

karşı hukuksal bir koruma sağlaması gerekmektedir. Bu bağlamda devlet özellikle

tarafların mülkiyet hakkına ilişkin uyuşmazlıklar yönünden gerekli usule

ilişkin güvenceleri sunan etkin bir yargısal mekanizma oluşturma yükümlülüğü

altındadır. Bu çerçevede oluşturulan yargı yollarında ulusal mahkemeler de iç

hukukta yer alan ilgili kanunlar ışığında makul ve adil bir biçimde mülkiyet

uyuşmazlıklarını çözmek durumundadır. Mahkeme, bu gerekliliğin sağlanıp

sağlanmadığını değerlendirirken uygulanan usulün bütününü incelemektedir (Sovtransavto Holding/Ukrayna, § 96; Fuklev/Ukrayna, B. No: 71186/01, 7/6/2005,

§§ 90‑91; Kotov/Rusya [BD],

B. No: 54522/00, 3/4/2012, § 112; Anheuser-Busch

Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, §§ 82-87; Capital Bank AD/Bulgaristan, B. No:

49429/99, 24/11/2005, § 134; Kushoglu/Bulgaristan,

B. No: 48191/99, 10/5/2007, § 47).

32. Bununla birlikte AİHM, iç hukukun yorumlanması ve

uygulanması konusundaki görevinin sınırlı olduğunu, ulusal mahkemelerin hukuk

kurallarının yorumlanması bakımından sahip oldukları takdir hakkına açıkça

keyfî veya bariz bir takdir hatası içermedikçe karışamayacağını belirtmektedir

(Anheuser‑Busch Inc./Portekiz,

§ 83).

V. İNCELEME VE GEREKÇE

33. Mahkemenin 26/10/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucuların

İddiaları

34. Başvurucular, tapu siciline güvenerek iyi niyetle bedeli

mukabilinde satın aldıkları arsa paylarının yargısal bir kararla iptal

edildiğinden yakınmaktadır. Başvurucular, on iki yıl boyunca malik oldukları

arsa paylarının mülkiyetini kendi kusurları olmadığı hâlde kaybettiklerini,

kendilerinin bu sözleşme bakımından iyi niyetli üçüncü kişi konumunda

olmalarına rağmen arsa sahiplerince açılan davada haksız bir mahkeme kararıyla

mülklerinin elinden alındığını belirtmişlerdir. Başvurucular, arsa sahiplerine

karşı açılacak bir sebepsiz zenginleşme davasında hükmedilecek tazminatın ise

taşınmaz mülkiyetini geri getirmeyeceğini ifade etmişlerdir. Başvurucular sonuç

olarak arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında açılan davada mahkeme

kararıyla arsa paylarının iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma

haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

2. Değerlendirme

35. Anayasa’nın 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

36. Anayasa’nın 5. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri, …

Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu

sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet

ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal

engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

37. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucular, mülkiyet haklarının ihlal

edildiği iddiaları yanında adil yargılanma haklarının da ihlal edildiğini ileri

sürmektedir. Ancak başvurucuların temel iddiası, uyuşmazlık konusu taşınmazdaki

arsa paylarının iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğine

ilişkindir. Dolayısıyla başvurucuların belirtilen iddialarının mülkiyet hakkı

kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

38. Anayasa'nın 35. maddesi kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal

edildiğini ileri süren başvurucu, böyle bir hakkın varlığını kanıtlamak

zorundadır (Cemile Ünlü, B. No:

2013/382, 16/4/2013, § 26). Somut olayda başvurucuların uyuşmazlık konusu

taşınmazın arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi kapsamında yükleniciye

devredilen inşa edilecek yapıdaki altı adet bağımsız bölümüne ilişkin arsa

paylarını tapuda satın aldıkları görülmektedir. Yargıtay, üçüncü kişilere

satılan bağımsız bölümler üzerinde üçüncü kişilerin malik olabilmelerinin halef

oldukları yüklenicinin inşaat sözleşmesinden doğan tüm yükümlülüğünü yerine

getirmesine bağlı olduğunu kabul etmektedir (bkz. § 27).

39. Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanındaki mülkiyet

hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabul edilen mülkiyet hakkı

kavramlarından farklı bir anlam ve kapsama sahip olup bu alanlarda kabul edilen

mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı içtihatlarından bağımsız olarak

özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin

Remzi Polge, B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31). Olayda, uyuşmazlık

konusu taşınmazda ilgili bağımsız bölümler, tapuda başvurucu adına tescil edilmiştir.

Ancak yine Yargıtay içtihatlarına göre yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat

yapım sözleşmesinin gerektirdiği edimleri ifa edememesi nedeniyle arsa

malikinin geri alma hakkının doğduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla derece

mahkemelerince iptal edilmeden önce taşınmazdaki arsa paylarının başvurucular

adına tapuda kayıtlı olduğu ve ayrıca başvurucuların bu arsa paylarını tapuda

satın alırken karşılığında parasal bir değer ödedikleri dikkate alındığında,

Anayasa'nın 35. maddesi bağlamında başvurucuların korunması gereken ekonomik

bir menfaatlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

40. Başvuru konusu olayda başvurucuların mülkiyet haklarına

yönelik olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp

özel kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda,

devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme

yapılması gerekmektedir.

a. Genel İlkeler

41. Bireysel başvuru, devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş bir ikincil koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirlerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete atfedilebilecek

sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru konusu yapılan

dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle kalmayıp özel kişiler

tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar yönünden de

incelenebilir (Türkiye Emekliler Derneği,

B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

42. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan engelleri

kaldırmayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir.

Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin

gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir.

Anayasa’nın pek çok maddesinde, düzenlemeye konu hakkın korunması ve

gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden bahsedilmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 38).

43. Anayasa'nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence

altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde

korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı

değildir.Anayasa'nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının

korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif

yükümlülükler, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dahil

olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını

gerektirmektedir (Eyyüp Boynukara,

B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41).

44. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan

müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yolları da içeren

etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve

kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan

uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek

sorumluluklarını da içermektedir.

b. İlkelerin Olaya

Uygulanması

45. Uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde inşa edilecek yapının

bağımsız bölümlerine ilişkin arsa payları, taşınmazın malikleri ile yüklenici

arasında yapılan arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde

başvuruculara devredilmiştir. Bu sözleşme ile taşınmazın malikleri taşınmazda

inşa edilecek bazı bağımsız bölümleri ve arsa paylarını yükleniciye devretme;

yüklenici ise bu taşınmaz üzerinde inşaat sözleşmesinde belirtilen koşullarda

bir yapı inşa etme yükümlülüğü altına girmiştir. Yüklenici tarafından henüz

yapı tamamlanmadan uyuşmazlık konusu arsa payları başvuruculara tapuda

satılmıştır. Ancak arsa sahipleri tarafından açılan davada Mahkemenin de uzman

bilirkişi raporlarına dayalı olarak tespit ettiği üzere arsa üzerindeki yapı,

inşaat sözleşmesinde istenilen koşullara uygun olarak ve süresinde

tamamlanamamıştır. Bunun üzerine inşaat sözleşmesi koşullarının yerine getirilemediğini

belirten taşınmazın malikleri, sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve tescil

istemleriyle yüklenici ve yükleniciden arsa paylarını satın alan başvuruculara

karşı bireysel başvuruya konu davayı açmışlardır. Yapılan yargılama neticesinde

Mahkeme, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında yüklenicinin temel

edimi olan yapıyı inşa ettiremediğini tespit ederek yüklenicinin temerrüdü

nedeniyle sözleşmenin feshine karar vermiştir. Mahkeme ayrıca bu karar ile

sözleşmenin feshini gerekçe göstererek başvurucunun ve yüklenici ile

yükleniciden arsa payı satın alan diğer kişilerin tapularının iptaline ve bu

payların da taşınmaz malikleri adlarına tapuya tesciline karar vermiştir (bkz.

§ 13). Başvurucular kararı temyiz etmişler, ancak hüküm Yargıtayca onanmış ve

başvurucuların karar düzeltme talepleri de Yargıtayca reddedilerek hüküm

kesinleşmiştir (bkz. § 14).

46. Başvuru konusu olayda tarafların birbirleriyle çatışan

menfaatleri bulunmaktadır. Buna göre bir taraftan maliki oldukları taşınmazda

bina inşa edilmesi kaydıyla bu taşınmazdaki arsa paylarını devreden arsa

sahipleri, diğer taraftan da bu arsa paylarını yükleniciden devralan

başvurucuların hakları söz konusudur. Diğer bir deyişle başvurucuların

yükleniciye düşen arsa paylarını tapuda satın almakla mülkiyet hakları mevcut

olmakla birlikte bu payları inşaat yapılması kaydıyla devreden arsa

sahiplerinin de mülkiyet hakları bulunmaktadır. Dolayısıyla her iki tarafın da

mülkiyet hakkını gözetmekle yükümlü bulunan devletin, maddi ve usule ilişkin

pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği dikkate alınarak sonuca

varılmalıdır.

47. Bu bağlamda ilk olarak başvurucuların tapu kayıtlarının

iptalinin belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanuna dayalı olup

olmadığı irdelenmelidir. Yargıtay içtihatlarında, arsa payı karşılığı inşaat

yapım sözleşmesinin, arsa sahibi veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan

ve eser sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipi olduğu açıklanmıştır. Buna

göre arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri; yüklenicinin maliyeti

kendisi tarafından sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım işini

üstlendiği, arsa malikinin ise bedel olarak binadaki bazı bağımsız bölümlerin

mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği sözleşmelerdir. İnşaat yapım

sözleşmelerinde yüklenicinin ana borçlarının; bir inşaat (eser) meydana getirme

ve bu eseri iş sahibine teslim etme borçları olduğu kabul edilmiştir. Buna

karşılık, bu tür sözleşmelerde iş sahibinin de arsa üzerinde meydana getirilen

esere karşılık, “arsa payı devri” suretiyle bir bedel ödemeyiasli edim olarak

borçlandığı belirtilmektedir. Bu sözleşmelerde iş sahibinin ödeyeceği ücret

(bedel), arsa sahibi tarafından ayın olarak ödenmektedir. Yargıtay ayrıca eser

sözleşmelerinin niteliği gereği iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerden

olduğunu, temerrüt hâlinde de uyuşmazlık tarihi itibarıyla yürürlükte olan 818

sayılı mülga Kanun'un 106-108. maddelerinin (6098 sayılı Kanun'un 123-125.

maddeleri) uygulanacağını belirtmektedir. Diğer taraftan Yargıtay

içtihatlarında, yüklenicinin alacağın temliki hükümlerine göre arsa paylarını

yazılı şekil koşuluyla satabileceği, yükleniciden arsa payını satın alan

kişilerin ise yüklenicinin halefi oldukları kabul edilmiştir (bkz. §§ 24-28).

48. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde, taraflar

arasındaki uyuşmazlığın arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden

kaynaklandığı anlaşılmaktadır.818 sayılı mülga Kanun'un 19. maddesinde (6098

sayılı Kanun'un 26. maddesi) öngörülen sözleşme özgürlüğü çerçevesinde

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin bu Kanun'da düzenlenmeyen

isimsiz sözleşmelerden olduğu ancak bu sözleşmelerin hüküm ve uygulanma

koşullarının Yargıtayın istikrar kazanmış içtihatlarıyla açıklığa kavuşmuş

olduğu görülmektedir. Derece mahkemelerince de mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiasına konu edilen uyuşmazlığın çözümüne ilişkin olarak önceden oluşturulan,

öngörülebilir, ulaşılabilir ve belirli nitelikte olduğu anlaşılan bir hukuksal

çerçeve kapsamında delillerin değerlendirildiği ve hukuk kurallarının yorumlanarak

sonuca varıldığı görülmektedir.

49. İkinci olarak başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan

müdahaleye etkin bir biçimde itiraz edebilme, savunma ve iddialarını yetkili

makamlar önünde ortaya koyabilme olanağının tanınıp tanınmadığı incelenmelidir.

Anayasa'nın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkının gerçekten etkin bir biçimde

korunabilmesi için devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında usule ilişkin bu

güvencelerin sağlanması zorunludur. Başvuru konusu olayda ise başvurucuların

usule ilişkin bu güvencelerin sağlanmadığına yönelik açık bir iddiaları

bulunmamaktadır. Nitekim başvurucular uyuşmazlığa konu yargılamada kendilerini

vekil ile temsil ettirmişler ve duruşmalı olarak görülen yargılama sırasında

davalı sıfatıyla mahkeme önünde itiraz ve savunmalarını ortaya koyup

delillerini sunabilmişlerdir.

50. Son olarak ise arsa sahiplerince iade hakkının kullanılması

nedeniyle başvurucuların mülkiyet haklarını koruyacak ve yeterli güvenceler

sağlayacak hukuksal mekanizmaların oluşturulup oluşturulmadığı incelenmelidir.

51. Buna göre somut olayda tapu kayıtlarının iptalinin, arsa

sahibinin mülkiyet hakkının korunması amacıyla yapıldığı anlaşılmaktadır. Özel

kişilerin mülkiyet haklarının çatıştığı bu gibi durumlarda bunlardan hangisine

üstünlük tanınacağının takdiri, kanun koyucuya ve somut olayın koşulları

gözönünde bulundurularak derece mahkemelerine ait bir yetkidir. Bununla

birlikte her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve

sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca da yol açmaması gerekir.

Menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine bireysel olarak

aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi, pozitif yükümlülüklerin ihlali

sonucunu doğurabilir. Olayın bütün koşulları ve taraflara tanınan tüm imkânlar ile

tarafların tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak menfaatlerin adil bir

şekilde dengelenip dengelenmediği değerlendirilmelidir.

52. Derece mahkemelerinin tespit ettiği üzere başvurucular,

uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde inşa edilecek yükleniciye düşen bağımsız

bölümlere ait arsa paylarını satın almışlardır. Dolayısıyla başvurucular,

yüklenicinin halefi sıfatıyla taşınmazın malikleri ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı olarak

görülmüştür. Ancak bu sözleşme doğrultusunda yüklenicinin kendisine düşen asıl

edimi, yani inşaatı yapma edimini yerine getirmediği tespit edilmiştir. Bu

durum nedeniyle daha önce edimini yerine getirmiş olan taşınmaz malikleri,

temerrüt hükümlerine dayalı olarak sözleşmenin feshini talep etmişlerdir.

Derece mahkemeleri de bu gerekçeyle ilgili hukuk kuralları gereğince

sözleşmenin feshine ve tapunun iptaline karar vermişlerdir. Derece

mahkemelerine göre başvurucular satın alırken inşaatın henüz tamamlanmadığını

ve ileride inşa edilecek bir bağımsız bölüme ait arsa payını satın aldığını

bilebilecek durumdadırlar. Başka bir deyişle henüz inşaat hâlinde olan bir

yapının bağımsız bölümlerini satın alan başvurucuların, inşaatın

tamamlanamaması durumunda yükleniciden satın alınan arsa paylarının iade

edilmesini öngörmesi gerektiği kabul edilmektedir. Gerçekten de başvurucuların,

inşa edilecek bağımsız bölümlere ait arsa paylarını satın aldıkları tapu

kaydından açıkça anlaşılmaktadır. Bu nitelikteki arsa paylarını satın alan

başvurucular, yüklenicinin halefi olduklarından taşınmaz maliklerine karşı,

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde

yüklenicinin haklarına da sahip olmuşlar, ancak yine bu sözleşme kapsamında

yüklenicinin edimlerinden de sorumlu tutulmuşlardır.

53. Öte yandan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

çerçevesinde yükleniciye düşen arsa payını satın alan kişinin sonradan arsa

malikinin menfaatlerini koruma amacıyla tapusunun iptalinin bu kişiye bir

külfet yükleyeceği açıktır. Böyle bir durumda her iki tarafın menfaatlerini

dengeleyecek mekanizmaların varlığı ve bu bağlamda tapusu iptal edilen kişiye

tanınan imkânların ve giderim yollarının varlığı önem taşımaktadır. Başvuru

konusu olay bakımından, başvurucuların borçlar hukuku kurallarına göre

yükleniciye karşı dava açma ve zararlarını tazmin etme imkânlarının bulunduğu

anlaşılmaktadır. Bunun dışında binanın kısmen tamamlanmış olduğu hâllerde

başvurucuların ayrıca arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi kapsamında

yüklenicinin halefi sıfatıyla sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde arsa

sahiplerinden tazminat talep edebildikleri de görülmektedir (bkz. §§ 24-28).

54. Dolayısıyla öncelikle başvuruya konu arsa payı karşılığı

inşaat sözleşmesi çerçevesindeki uyuşmazlığa ilişkin olarak devletin pozitif

yükümlülükleri kapsamında mülkiyetin korunmasına yönelik belirli, ulaşılabilir

ve öngörülebilir kanun hükümlerinin ve buna dayalı olarak yerleşik yargısal

içtihatların mevcut olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bireysel başvuruya konu

yargılama süreci bir bütün olarak dikkate alındığında mülkiyet hakkının

korunması yükümlülüğü yönünden başvurucuların usule ilişkin güvencelerden etkin

biçimde yararlanmasının sağlandığı ve kararlarda yer verilen tespit ve

gerekçelere göre yargısal makamların takdir yetkilerinin sınırının aşılmadığı

sonucuna varılmıştır. Nihayet başvurucuların mülkiyet haklarının korunmasına

ilişkin etkin ve yeterli güvencelerin mevcut olduğu da anlaşılmaktadır. Sonuç

olarak tüm bu hususlar birlikte gözetildiğinde yükleniciye düşen arsa paylarını

satın alan başvurucuların, halefi oldukları yüklenici tarafından sözleşmenin

gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle tapu kayıtlarının iptal edildiği somut

olay bakımından mülkiyet hakkına yönelik bir ihlalin olmadığının açık olduğu

anlaşılmıştır.

55. Açıklanan gerekçelerle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Başvurunun açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde BIRAKILMASINA

26/10/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Celal Mümtaz

AKINCI

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Raportör

:

Özgür DUMAN

Başvurucular

:

1. Birgül

PİŞKİN

2. Azime

PİŞKİN

3. Enver

PİŞKİN

4. Nur

PİŞKİN

Vekilleri

:

Av. Özlem

ARSLANPARÇASI

Av. Akın

BATMAZ