Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

İkinci Bölüm 2014/10761 E. K.

AYM 2017-09-13 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

NURAN ÇIKAR BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/10761)

Karar Tarihi: 13/9/2017

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; tapu siciline güvenilerek satın alınan taşınmazın

tapu kaydının arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde açılan tapu

iptali ve tescil davası neticesinde iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının,

yargılamanın makul bir sürede sonuçlanmaması nedeniyle de makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 24/6/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili

olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu 1948 doğumlu olup Düzce'de ikamet etmektedir.

9. Düzce ili Merkez ilçesine bağlı Kültür Mahallesi'nde bulunan

43 ada 8 parsel sayılı arsa niteliğindeki 991,55 m2 yüzölçümlü

taşınmazın tapu kaydına göre malikleri H.A. ile A.A. dır.

Kayıt malikleri, bu taşınmaz üzerinde beş katlı bir yapının inşa edilmesi

hususunda yüklenici K.Ö. ile anlaşarak arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

düzenlemişlerdir.

10. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi doğrultusunda tapuda

kat irtifakı tesis edilmiş, inşa edilecek bağımsız bölümlere karşılık gelen

arsa paylarının bir kısmı yükleniciye devredilmiştir. Yüklenici, taşınmazın 17

numaralı bağımsız bölüme ilişkin arsa payını 14/1/1998 tarihinde tapuda

başvurucuya satmıştır.

11. Sözleşme kapsamında yapılmasına devam edilen inşaat, Düzce

ili ve çevresinde 12/11/1999 tarihinde yaşanan deprem neticesinde yıkılmıştır.

Bu deprem sonrasında Belediye tarafından, en fazla iki katlı bir yapıya izin

verileceği yönünde taşınmazın imar durumunda değişiklik yapılmıştır.

12. Söz konusu taşınmazın kayıt malikleri H.A. ve A.A.,

yüklenici ile yükleniciden arsa paylarını devralan kişilere karşı 10/10/2005

tarihinde Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) tapu iptali ve tescil

davası açmışlardır. Dava dilekçesinde, deprem sonrası imar düzenlemesine göre

taşınmaz üzerinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde öngörüldüğü şekilde

beş katlı bir yapının yapılmasına imkân bulunmadığı belirtilmiştir. Davacılar

bu nedenle sözleşme gereklerinin yerine getirilmesinin mümkün olmadığı

gerekçesiyle arsa maliki sıfatıyla tarafı oldukları arsa payı karşılığı inşaat

sözleşmesinin feshi ile davalılar adına olan tapu kayıtlarının iptaline ve

kendi adlarına tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir.

13. Mahkeme 11/10/2012 tarihinde davanın kabulüne karar

vermiştir. Mahkeme, davacılar ile davalı yüklenici K.Ö. arasında düzenlenmiş

bulunan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin feshine; davalı pay sahipleri

adına olan tapu kayıtlarının iptali ile davacılar adına tapuya tesciline karar

vermiştir. Kararın gerekçesinde, deprem sonrası uyuşmazlık konusu taşınmazın

imar durumunda yapılan değişiklik sebebiyle sözleşmede öngörülen asıl projeye

uygun olarak beş katlı bir yapının yapılmasının mümkün olmadığı vurgulanmıştır.

Mahkeme, tarafların bu taşınmaz üzerinde imar durumuna uygun yeni bir yapı

yapılması hususunda anlaşmaya varamadıklarını, davalı yüklenicinin yeni bir

proje de sunamadığını tespit etmiştir. Dolayısıyla Mahkemeye göre önceki

sözleşmenin yerine getirilemeyeceği sabittir. Mahkeme, taşınmazın bağımsız

bölümlerinin yüklenici tarafından satıldığını kabul etmiş ancak davalı pay

sahiplerinin taşınmaz üzerindeki yapı tamamlanmadan bu bölümleri satın

aldıklarını belirtmiştir. Kararda, sözleşme yerine getirilmeden satışların

yapıldığı dikkate alınarak davalı pay sahiplerinin iyi niyetli kabul

edilmesinin mümkün olmadığı ifade edilmiştir. Sonuç olarak Mahkeme, davacı arsa

malikleri ile davalı yüklenici arasındaki sözleşmenin yüklenicinin temerrüdü

sebebiyle feshini kabul etmiş; bu fesih dolayısıyla işin başında yükleniciye

devredilen tapu kayıtlarının iptali ile davacılar adına tescili gerektiği kanaatine

varmıştır.

14. Başvurucu, kararı temyiz etmiş; Yargıtay 23. Hukuk

Dairesinin (Daire) 5/7/2013 tarihli ilamıyla hükmün onanmasına karar

verilmiştir. Başvurucunun karar düzeltme istemi ise Dairenin 27/2/2014 tarihli

ilamıyla reddedilmiştir.

15. Nihai karar, başvurucu vekiline 4/6/2014 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

16. Başvurucu 24/6/2014 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Kanun Hükümleri

17. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun

106. maddesi şöyledir:

“Karşılıklı taahhütleri havi olan bir akitte

iki taraftan biri mütemerrit olduğu takdirde, diğeri

borcun ifa edilmesi için münasip bir mehil tayin veya münasip bir mehilin

tayinini hakimden isteyebilir.

Bu mehil zarfında borç ifa edilmemiş bulunduğu

surette alacaklı her zaman onun ifasını talep ve teahhür

sebebi ile zarar ve ziyan davası ikame eylemek hakkını haizdir; birde aktin icrasından ve teahhürü

sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa

edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep veya akdi fesh

edebilir.”

18. 818 sayılı Kanun’un 107. maddesi şöyledir:

"Aşağıdaki hallerde bir mehil tayinine

lüzum yoktur.

1 - Borçlunun hal ve vaziyetinden bu tedbirin tesirsiz olacağı anlaşılırsa

2 - Borçlunun temerrüdü neticesi olarak borcun ifası alacaklı için faidesiz kalmış ise.

3 - Akdin hükümlerine göre borç tayin ve tesbit

edilen bir zamanda veya muayyen bir mehil içinde ifa edilmek lazım

geliyorsa."

19. 818 sayılı Kanun’un 355. maddesi şöyledir:

“İstisna, bir akittirki

onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt

eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder.”

20. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 123.

maddesi şöyledir:

“Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde,

taraflardan biri temerrüde düştüğü takdirde diğeri, borcun ifa edilmesi için

uygun bir süre verebilir veya uygun bir süre verilmesini hâkimden isteyebilir.”

21. 6098 sayılı Kanun’un 124. maddesi şöyledir:

“Aşağıdaki durumlarda süre verilmesine gerek

yoktur:

1. Borçlunun içinde bulunduğu durumdan veya

tutumundan süre verilmesinin etkisiz olacağı anlaşılıyorsa.

2. Borçlunun temerrüdü sonucunda borcun ifası

alacaklı için yararsız kalmışsa.

3. Borcun ifasının, belirli bir zamanda veya

belirli bir süre içinde gerçekleşmemesi üzerine, ifanın artık kabul

edilmeyeceği sözleşmeden anlaşılıyorsa.”

22. 6098 sayılı Kanun’un 125. maddesi şöyledir:

“Temerrüde düşen borçlu, verilen süre içinde,

borcunu ifa etmemişse veya süre verilmesini gerektirmeyen bir durum söz konusu

ise alacaklı, her zaman borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme

hakkına sahiptir.

Alacaklı, ayrıca borcun ifasından ve gecikme

tazminatı isteme hakkından vazgeçtiğini hemen bildirerek, borcun ifa

edilmemesinden doğan zararın giderilmesini isteyebilir veya sözleşmeden

dönebilir.

Sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı

olarak ifa yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri

isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat

edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın

giderilmesini de isteyebilir.”

23. 6098 sayılı Kanun’un 470. maddesi şöyledir:

“Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser

meydana getirmeyi, işsahibinin de bunun karşılığında

bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir."

2. Yargıtay İçtihatları

24. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24/2/2016 tarihli ve

E.2014/23-724, K.2016/168 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım

Sözleşmeleri ise, arsa sahibi veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan ve

eser sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipidir.

Bir tanım yapmak gerekirse; arsa payı

karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri; yüklenicinin

finansı kendisi tarafından sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım

işini üstlendiği, arsa malikinin ise, bedel olarak binadaki bir kısım bağımsız

bölüm mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği sözleşmelerdir. Bu

sözleşmelerin konusu, arsa sahibinin maliki olduğu arsa üzerine yapılacak bina

inşaatıdır. İnşaat; maddi nitelikte eseri ifade eder.

İnşaat yapım sözleşmelerinde yüklenicinin ana

borçları; bir inşaat (eser) meydana getirme ve bu eseri iş sahibine teslim etme

borçlarıdır. Bu iki ana borçtan doğan ve bu borçların akde uygun surette

ifasını sağlayan diğer birtakım yan borçlar da iş görme ediminin iyi surette

ifası, eserin akde uygun olarak hazırlanması ile ilgili olarak işi sadakat ve

özenle yapma borcu, araç ve gereçlerle malzemeye ilişkin borçlar, genel ihbar

yükümlülüğü, işe zamanında başlamak ve devam etmek borcu ile teslim borcuna

bağlı olan, ondan çıkan önemli bir borç olan ayıba karşı takeffül

borcudur (İzzet Karataş; Eser (İnşaat Yapım) Sözleşmeleri, Adalet Yayınevi,

Ankara 2009, s.99).

Yüklenicinin belirtilen borçlarına karşılık bu

tür sözleşmelerde, iş sahibi de arsa üzerinde meydana getirilen esere karşılık,

“arsa payı devri” suretiyle bir bedel ödemeyiasli

edim olarak borçlanmaktadır. Bu sözleşmelerde iş sahibinin ödeyeceği ücret

(bedel), arsa sahibi tarafından ayın olarak ödenmektedir. Bu

tür sözleşmelerin genellikle yıllara yayılması nedeniyle, sözleşmedeki amaca

ulaşılması, ifa süresindeki tek bu ücret ediminin yerine getirilmesi ile mümkün

bulunmaz. Bu nedenle iş sahibi tarafından bazı yan borçların da yerine

getirilmesi gerekir. Bunlar; Üzerinde hukuki ve fiili bir engel bulunmadan

arsanın inşaata elverişli ve ayıpsız olarak teslimi, arsanın imar durumunun ve

inşaat ruhsatının alınması, plan ve projelerin yetkili merci olan belediyede

onaylattırılması, yüklenicinin hak ettiği bağımsız bölüm tapularının finans

temini için satışı, kat irtifakı kurulması, iskan

ruhsatı alımı gibi iş ve işlemler için gerektiğinde yükleniciye vekaletname verilmesi,

sözleşmede belirlenen arsa payının devri gibi yükümlülüklerdir.

Her iki tarafa borç yükleyen sözleşme

türlerinde kural olarak, taraflardan birinin önceden ifada bulunma yükümlülüğü

mevcut değilse, kendi edimini ifa etmeyen borçlu, karşı taraftan edimini ifa

etmesini talep edemeyecektir (Prof. Dr. Ahmet M. Kılıçoğlu; Borçlar Hukuku

Genel Hükümler, Yeni Borçlar Kanununa göre

Hazırlanmış; Genişletilmiş 15. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2012, s.581). Bu

husus BK'nun 81. maddesinde "Mütekabil taahhütleri

muhtevi olan bir akdin ifasını talep eden kimse, akdin şartlarına ve mahiyetine

nazaran bir ecelden istifade hakkını haiz olmadıkça kendi borcunu ifa etmiş

veya ifasını teklif eylemiş olmak lazımdır" amir hükmü ile düzenlenmiş,

aynı husus TBK'nun 97. maddesinde de hükme

bağlanmıştır.

Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım Sözleşmeleri de, her iki tarafa borç yükleyen sözleşme türlerinden

olduğundan, ifa sırası yani ilk önce taraflardan hangisinin edimini ifayla

yükümlü olacağı sorusu önem taşımaktadır. Bu neviden sözleşmelerde öncelikle

bina yapma yükümlülüğü altına giren yüklenici taraf, sözleşmeye uygun olarak

edimini yerine getirmeli, daha sonra da arsa malikinden edimini yerine

getirmesini talep etmelidir. Bir başka deyişle ise, öncelikle sözleşmeye uygun

eser yapılmalı, daha sonra arsa malikinin edimini yerine getirmesi talep

edilmelidir.

Arsa maliki, arsa payı devri edimini değişik

şekillerde ifa edebilir. Bu edimi ya kararlaştırılan arsa paylarının devrinin

inşaat bitirilince yükleniciye devredilmesi, ya dasözleşmede

inşaatın geldiği aşamaya göre kademeli tapu devri şeklinde yerine getirebilir.

Bu ikinci halde yani kademeli tapu devrinde, yüklenici her aşamada devri

kararlaştırılan tapuları arsa sahibinden istemeye hak kazanır.

Tam burada konuyu aydınlatması bakımından

borçlunun temerrüdünden de söz edilmesi faydalı olacaktır.

Geniş anlamda borçlu temerrüdü (borçlunun

direnimi) borçlunun sözleşmeye aykırı davranması=borcunu ifa etmemesi demektir.

Bu halde ifa olanağı bulunduğu ifa için kararlaştırılan zaman geldiği ve

uyarıldığı halde borçlu borcunu ifa etmemektedir.

Borçlunun temerrüdüne ilişkin düzenlemeye BK’nun 101-108.maddelerinde yer verilmiştir. Bununla

birlikte, BK. m.358/1’de olduğu gibi, borç ilişkisinin özelliği gereği diğer

bazı yasalarda da borçlu temerrüdüne dair hükümler yer almaktadır.

Genel olarak borçlu temerrüdünde aranan ilk

şart “edimin ifa olanağı bulunması”dır. Şayet edimin

ifası objektif olarak imkânsızsa borçlu temerrüdünden söz edilemez.

Borçlu temerrüdünde aranan diğer bir şart da

“borcun muaccel olması”dır. Borç istenebilir hale

gelmeden temerrütten bahsedilemez. Zira muacceliyet

alacaklının borçludan borçlanılan edimi talep ve dava edebilme yetkisini ifade

eder.

BK’nun 101/1 maddesine göre, “Muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı

ile mütemerrit olur.” denilmektedir.

Maddeye göre, temerrüt için muacceliyet yetmemekte, kural olarak alacaklının ihtarı da

aranmaktadır. İhtar, alacaklının talep iradesini borçluya ulaştırmasıdır.

Borçlu kusurlu veya kusursuz olsun, yukarıda sayılanlar

olayda varsa temerrüt gerçekleşir. Başka bir deyişle borçlunun kusuru temerrüt

için şart değildir.

Eser sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen

sözleşmelerdendir. Burada biri diğerinin karşılığı olan borçlar vardır. Başka

bir anlatımla, taraflar birbirine karşı hem alacaklı ve hem de borçludur. Kendi

borcunu ifa eden veya ifaya hazır olduğunu bildiren taraf alacaklı (BK. m.81),

edimini yerine getirmeyen taraf ise borçludur.

Sözleşme hukukunda temel koşul, sözleşmenin kurulmasından sonra

tarafların sözleşmeden doğan yükümlülüklerini, kararlaştırılan şekilde ve

zamanda yerine getirmek zorunda olmalarıdır. Sözleşme kurulduktan sonra,

şartlarda değişiklik ortaya çıksa bile, taraflar sözleşme gereğini aynen yerine

getirmek zorundadır. Temel kural budur ve bu kurala “ahde vefa” (söze bağlılık)

ilkesi denilmektedir.

Eser sözleşmesinin iki tarafa borç yükleyen

sözleşme olması özelliğinden dolayı temerrüt halinde, temerrüdün sonuçları

bakımından BK. m.106-108’deki düzenlemelere tabidir. Çünkü anılan maddelerde

genel hükümlerden ayrılarak (BK. m.102), iki tarafa borç yükleyen sözleşmelere

özgü, özel hükümler getirilmiştir.

BK’nun 106-108 maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, iki tarafa borç

yükleyen sözleşmeyle temerrüde düşen borçluya karşı, alacaklıya üç ayrı

seçimlik hak tanındığı görülmektedir.

Bunlar; aynen ifa ve gecikmeden dolayı

tazminat isteme hakkı; aynen ifayı reddederek ademi ifa sebebiyle müspet

zararını talep hakkı; sözleşmeyi feshederek menfi zararını isteme hakkı olarak

sayılabilir.

....

Borç, alacaklının tayin ettiği süre sonunda da

ifa edilmezse, ayrıca bir ihtara gerek olmadan BK. m.106’daki seçeneklerden

biri kullanılabilir.

Ancak BK. m. 107’de sayılan nedenler söz

konusu ise alacaklı, borçluya mehil vermeden de, BK.

m. 106’daki seçeneklerden birini kullanabilir.

Bunlar; borçlunun hal ve davranışından süre

verilmesinin etkisiz olacağının anlaşılması; temerrüt alacaklı yönünden aynen

ifayı faydasız hale getirmişse; sözleşmede ifa tarihinin kesin olarak

saptanması halleri olarak sayılabilir."

25. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/11/2015 tarihli ve

E.2014/14-342, K.2015/2685 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Eser sözleşmelerinin bir türü olan arsa

payı karşılığı inşaat sözleşmesi, taraflara karşılıklı hak ve borçlar

yüklemekte; yüklenici, finansı sağlayan arsa malikinin taşınmazı üzerine bina

yapma işini üstlenmekte, arsa maliki ise inşa edilecek binadaki bir kısım

bağımsız bölümlerin mülkiyetini yükleniciye devretmeyi vaat etmektedir.

Yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat yapmakta

olduğu veya arsa sahibinin aynı zamanda yüklenici sıfatıyla hareket ederek

(yapsatçı konumunda) inşa etmekte olduğu binalardan bağımsız bölüm satın

alınması halinde Borçlar Kanunu’nun 163. maddesi (TBK m. 184) gereğince üçüncü

kişiye yapılacak temlikin yazılı olması yeterlidir.

Bu tür davalarda mahkemece öncelikle

yüklenicinin edimini (eseri meydana getirme ve teslim borcunu) yerine getirip

getirmediğinin, ardından sözleşme hükümlerindeki iskan

koşulu (oturma izni) v.s. diğer borçlarını ifa edip

etmediğinin açıklığa kavuşturulması zorunludur. Bunun için de davaya konu

temlik işleminin geçerli olup olmadığı, arsa maliki ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yüklenicinin

borçlarının neler olduğunun sözleşme hükümleri çerçevesinde incelenip

değerlendirilmesi gerekmektedir.

Davacının arsa sahibi ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye

bırakılması kararlaştırılan bağımsız bölümü yükleniciden temlik alması halinde

arsa sahibini ifaya zorlayabilmesi için bazı koşulların varlığı gerekir.

Borçlar Kanunu’nun 167. maddesi gereğince; “'Borçlu, temlike vakıf olduğu

zaman; temlik edene karşı haiz olduğu defileri, temellük edene karşı dahi

dermeyan edebilir.' Buna göre temliki öğrenen arsa sahibi, temlik olmasaydı

önceki alacaklıya (yükleniciye) karşı ne tür defiler ileri sürebilecekse, aynı

defileri yeni alacaklıya (temlik alan davacıya) karşı da ileri sürebilir.

Temlikin konusu, yüklenicinin arsa sahibi ile yaptığı sözleşme uyarınca hak

kazandığı gerçek alacak ne ise o olacağından, temlik eden yüklenicinin arsa

sahibinden kazanmadığı hakkı üçüncü kişiye temlik etmesinin arsa sahibi

bakımından bir önemi bulunmamaktadır. Diğer taraftan, yüklenici arsa sahibine

karşı edimini tamamen veya kısmen yerine getirmeden kazanacağı şahsi hakkı

üçüncü kişiye (davacıya) temlik etmişse, üçüncü kişi (davacı) Borçlar

Kanunu’nun 81. maddesi hükmünden yararlanma hakkı bulunan arsa sahibini ifaya

zorlayamaz".

26. Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 19/2/2016 tarihli ve

E.2015/1660, K.2016/942 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Sözleşmenin tarafı olmayan davacı,

davalı yükleniciye isabet edendaireyi devralmış olup,

sadece bu payın tescili istemi ile sınırlı olarak yüklenicinin payına halef

olmuştur (Dairemizin 22.01.2014 tarih ve 2013/7747 E., 2014/347 K; 24.11.2014

tarih ve 9383 E., 7532 K. 17.12.2015 tarih ve 2717 E., 8229 K. sayılı ilamları

da bu yöndedir.)

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

gereğince yükleniciye düşen bağımsız bölümü harici satım sözleşmesiyle

yükleniciden satın alan davacı, yüklenicinin arsa payı karşılığı zaten yapmaya

zorunlu olduğu imalata katkıları sebebiyle arsa sahibinden talepte bulunamaz.

Davacı böyle bir talebi, ancak, akidi olan yükleniciye karşı ileri sürebilir."

27. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 25/10/2007 tarihli ve

E.2006/3246, K.2007/6600 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde,

yükleniciye sözleşme uyarınca isabet eden bağımsız bölümlerin, yüklenici

tarafından üçüncü kişilere satılması, inşaatın malî kaynağının sağlanması

amacına yöneliktir. Üçüncü kişilere satılan bu bağımsız bölümler üzerinde

üçüncü kişilerin malik olabilmeleri; başka bir anlatımla hak sahibi

olabilmeleri, halef oldukları yüklenicinin sözleşmeden doğan tüm yükümlülüğünü

yerine getirmesine bağlıdır. Nasıl ki, dosyada tespit edilen %15 inşaat

seviyesine göre yüklenici kendisine düşen bağımsız bölümleri hak etmemişse,

sattığı kişiler de bu bağımsız bölümleri hak etmiş sayılamazlar. Teminat ipoteklerinin

satış anında kaldırılmış olmaları, satın alan üçüncü kişilere hak bahşetmez.

Henüz inşaat aşamasında bağımsız bölüm satın alan davalı üçüncü kişiler,

inşaatın yüklenici tarafından bitirilmesi halinde hak sahibi olacaklarını

bilmeleri gerekir."

B. Uluslararası Hukuk

28. İlgili uluslararası hukuk için bkz. Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.

Ş., B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 22-28; Selahattin Turan, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 26-29.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

29. Mahkemenin 13/9/2017 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

30. Başvurucu, tapu siciline güvenerek bedeli mukabilinde satın

aldığı arsa payının yargısal bir kararla iptal edildiğinden yakınmaktadır.

Başvurucu, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafı olmadığı gibi

uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde arsa sahipleri ile yüklenici tarafından el

birliğiyle binanın yapılmakta olduğunu belirtmiştir. Başvurucuya göre kendisi

bu sözleşme bakımından iyi niyetli üçüncü kişi konumunda olmasına rağmen arsa

sahiplerince açılan davada haksız bir Mahkeme kararıyla mülkü elinden

alınmıştır. Başvurucu sonuç olarak arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

kapsamında açılan davada Mahkeme kararıyla arsa payının iptal edilmesi

nedeniyle mülkiyet ve adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

2. Değerlendirme

31. İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa’nın

35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

32. Anayasa’nın 5. maddesi şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri, …

Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve

mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti

ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve

sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için

gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

33. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Başvurucu, mülkiyet hakkının ihlal edildiği

iddiası yanında adil yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

Ancak başvurucunun temel iddiası, uyuşmazlık konusu taşınmazdaki arsa payının

iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkindir.

Dolayısıyla başvurucunun makul sürede yargılanma hakkı dışındaki diğer bütün

iddialarının mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği

değerlendirilmiştir.

34. Anayasa'nın 35. maddesi kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal

edildiğini ileri süren başvurucu, böyle bir hakkın varlığını kanıtlamak

zorundadır (Cemile Ünlü, B. No:

2013/382, 16/4/2013, § 26). Somut olayda başvurucunun uyuşmazlık konusu

taşınmazın arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi kapsamında yükleniciye

devredilen inşa edilecek yapının bir bağımsız bölümüne ilişkin arsa payını

tapuda satın aldığı görülmektedir. Yargıtay,üçüncü

kişilere satılan bu bağımsız bölümler üzerinde üçüncü kişilerin malik

olabilmesinin halef oldukları yüklenicinin sözleşmeden doğan tüm yükümlülüğünü

yerine getirmesine bağlı olduğunu kabul etmektedir (bkz. § 27). Bununla

birlikte Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) ortak koruma

alanındaki mülkiyet hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabul edilen

mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsama sahip olup bu

alanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı

içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin Remzi Polge,

B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31).

35. Olayda uyuşmazlık konusu taşınmaz, tapuda başvurucu adına

tescil edilmiştir. Ancak Yargıtay içtihatlarına göre yüklenicinin arsa payı

karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin gerektirdiği edimleri ifa etmesi hukuken

imkânsız hâle geldiğinden arsa malikinin iade hakkının doğduğu anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla derece mahkemelerince iptal edilmeden önce taşınmazın başvurucu

adına tapuda kayıtlı olduğu ve ayrıca başvurucunun bu arsa payını tapuda satın

alırken karşılığında parasal bir değer ödediği de dikkate alındığında

Anayasa'nın 35. maddesi bağlamında başvurucunun korunması gereken ekonomik bir

menfaatinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

36. Başvuru konusu olayda, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik

olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp özel

kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin

mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması

gerekmektedir.

a. Genel İlkeler

37. Bireysel başvuru devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş ikincil bir koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirlerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete

atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru

konusu yapılan dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle

kalmayıp özel kişiler tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar

yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler

Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

38. Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet güvencesi,

mülkiyet hakkına yönelik kamu gücü tarafından gerçekleştirilen müdahalelerin

yanı sıra kimi durumlarda özel hukuk kişilerince yapılan müdahalelere karşı da

anayasal koruma sağlamaktadır. Dolayısıyla mülkiyet hakkı devlete, müdahalede

bulunmama biçimindeki negatif yükümlülüğün yanında üçüncü kişilerden

gelebilecek müdahalelere karşı malike koruma sağlama şeklindeki birtakım

pozitif yükümlülükler de yüklemektedir (Osmanoğlu

İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş., § 42).

39. Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı bireylerin

mülkiyet hakkının korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan

müdahalelere karşı özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle koruma talep

edebilmelerini sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan

hakları arasında tercih yaparken anayasal yorumla mahkemelerce temel hakların

korunması gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu ihdas

ederek adalet ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı oluşturup üzerine düşen

görevi yerine getirmiş olacaktır (Türkiye

Emekliler Derneği, § 39).

40. İki özel kişinin mülkiyet hakkının çatıştığı durumlarda

bunlardan hangisine üstünlük tanınacağının takdiri, kanun koyucuya ve -somut

olayın koşulları gözönünde bulundurularak- derece

mahkemelerine ait bir yetkidir. Bununla birlikte her iki tarafın menfaatlerinin

mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir

netice doğuracak şekilde sonuçlandırılmaması gerekir. Diğer bir ifadeyle kamu

otoritelerince ve özellikle yargı organları tarafından daha üstün değerde

görülen bir hakkın teslimi için diğer taraf aleyhine sonuç doğuracak birtakım

tasarruflarda bulunulması mümkün ve gerekli ise de bu durum, uyuşmazlığın diğer

tarafının tamamen korumasız bırakılması gerektiği anlamına gelmez. Hukuk

sisteminin her iki tarafın menfaatlerini dengeleyecek mekanizmalar üretmesi

gerekmektedir. Menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine

ölçüsüzlük oluşması, pozitif yükümlülüklerin ihlali sonucunu doğurabilir.

Menfaat dengesinin adil bir şekilde kurulup kurulmadığının değerlendirilmesinde

somut olayın bütün koşulları ve taraflara tanınan tüm imkanlar ile tarafların

tutum ve eylemleri gözönünde bulundurulur.

41. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan

müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceler sunan yargısal yolları da kapsayan

etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve

kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan

uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme

sorumluluklarını da içermektedir (Selahattin

Turan, § 41).

b. İlkelerin Olaya

Uygulanması

42. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri 818 sayılı mülga

Kanun ve 6098 sayılı meri Kanun'da düzenlenmeyen isimsiz sözleşmelerden olup bu

sözleşmelerin hüküm ve uygulanma koşulları Yargıtayın

istikrar kazanmış içtihatlarıyla açıklığa kavuşmuştur. Yargıtay içtihatlarında,

arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin arsa sahibi veya sahipleri ile

yüklenici arasında yapılan ve eser sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipi

olduğu açıklanmıştır. Buna göre arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri;

yüklenicinin maliyeti kendisi tarafından sağlanarak arsa malikinin arsası

üzerine bina yapım işini üstlendiği, arsa malikinin ise bedel olarak binadaki

bir kısım bağımsız bölüm mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği

sözleşmelerdir. İnşaat yapım sözleşmelerinde yüklenicinin ana borçlarının bir

inşaat (eser) meydana getirme ve bu eseri iş sahibine teslim etme borçları

olduğu kabul edilmiştir. Buna karşılık bu tür sözleşmelerde iş sahibinin de

arsa üzerinde meydana getirilen esere karşılık “arsa payı devri” suretiyle bir

bedel ödemeyi asli edim olarak borçlandığı belirtilmektedir. Bu sözleşmelerde

iş sahibinin ödeyeceği ücret (bedel), arsa sahibi tarafından ayni olarak

ödenmektedir. Yargıtay ayrıca eser sözleşmelerinin niteliği gereği iki tarafa

borç yükleyen sözleşmelerden olduğunu, temerrüt hâlinde de uyuşmazlık tarihi

itibarıyla yürürlükte olan 818 sayılı Kanun'un 106-108. maddelerinin (6098

sayılı Kanun'un 123-125. maddeleri) uygulanacağını belirtmektedir. Diğer

taraftan Yargıtay içtihatlarında, yüklenicinin alacağın temliki hükümlerine

göre arsa paylarını yazılı şekil koşuluyla satabileceği ve yükleniciden arsa

payını satın alan kişilerin ise yüklenicinin halefi oldukları kabul edilmiştir

(bkz. §§ 24-27).

43. Somut olayda başvurucunun tapuda satın aldığı arsa payı

Mahkeme kararıyla iptal edilmiştir. Ancak derece mahkemelerinin tespit ettiği

üzere başvurucu, uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde inşa edilecek bağımsız

bölümlere ait arsa payını yükleniciden satın almıştır. Dolayısıyla başvurucu,

yüklenicinin halefi sıfatıyla taşınmazın malikleri ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı olarak

görülmüştür. Ancak bu sözleşme doğrultusunda yüklenicinin kendisine düşen asıl

edimi yani inşaatı yapma edimini yerine getirmediği tespit edilmiştir. Bu durum

nedeniyle daha önce edimini yerine getirmiş olan taşınmaz malikleri, temerrüt

hükümlerine dayalı olarak sözleşmenin feshini talep etmişlerdir. Derece

mahkemeleri de bu gerekçeyle ilgili hukuk kuralları gereğince sözleşmenin

feshine ve tapunun iptaline karar vermiştir. Derece mahkemelerine göre

başvurucu, yapıyı satın alırken inşaatın henüz tamamlanmadığını ve ileride inşa

edilecek bir bağımsız bölüme ait arsa payını satın aldığını bilebilecek

durumdadır (bkz. §§ 13, 14). Başka bir deyişle henüz inşaat hâlinde olan bir

yapının bağımsız bölümünü satın alan başvurucunun inşaatın tamamlanamaması

durumunda yükleniciden satın alınan arsa paylarının iade edilmesini öngörmesi

gerektiği kabul edilmektedir (bkz. § 27). Gerçekten de başvurucunun inşa

edilecek bir bağımsız bölüme ait arsa payını satın aldığı tapu kaydından açıkça

anlaşılmaktadır. Böyle bir arsa payını satın alan başvurucu; yüklenicinin

halefi olduğundan taşınmaz maliklerine karşı, düzenlenen arsa payı karşılığı

inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde yüklenicinin haklarına sahip olmuş ancak

öte yandan yine bu sözleşme kapsamında yüklenicinin edimlerinden de sorumlu

tutulmuştur.

44. Olayda arsa payını yükleniciden satın alan başvurucu ile

arsa sahibinin menfaatlerinin çatışması söz konusudur. Başvurucunun hukuka

uygun bir şekilde satın aldığı arsa payı, arsa sahibinin mülkiyet hakkının

korunması amacıyla iptal edilmiştir. Mahkemenin iptal kararının, yükleniciden

arsa payını satın alan kişilerin yüklenicinin halefi oldukları yolundaki

Yargıtay içtihadına uygun olduğu anlaşılmaktadır. Hukuk kurallarının yorumlanması

derece mahkemelerine ait bir yetki olduğundan Anayasa Mahkemesinin Yargıtayın bu içtihadına karışamayacağı kuşkusuzdur.

Anayasa Mahkemesinin görevi, bu içtihadın etkilerini ve menfaatler dengesinde

bir taraf aleyhine aşırı orantısızlığa yol açıp açmadığını irdelemekten

ibarettir.

45. Malik olacağını düşünerek hukuken yasak olmayan, henüz inşasıtamamlanmamış bir konutusatın

alan başvurucunun tapusunun sonradan arsa malikinin menfaatlerini korumak

amacıyla iptalinin başvurucuya ağır bir külfet yüklediği açıktır. Arsa

sahibinin menfaatlerini korumak için bile olsa konutu satın alan başvurucunun

tamamen korumasız bırakılması düşünülemez. Hukuk sisteminin her iki tarafın

menfaatlerini dengeleyecek mekanizmalar üretmesi ve bu bağlamda tapusu iptal

edilen kişiye bazı imkânlar tanımış olması gerekmektedir. Başvurucunun borçlar

hukuku kurallarına göre arsa payını satan kişi ve yükleniciye karşı dava açma

ve zararını tazmin etme imkânı bulunmaktadır (bkz. §§ 23, 24). Dolayısıyla

başvurucunun tamamen korumasız bırakılmayıp menfaatlerinin tatmin edici ölçüde

gözetildiği sonucuna ulaşılmaktadır.

46. Öte yandan başvurucu, uyuşmazlığa konu yargılamada kendisini

vekil ile temsil ettirmiş ve davalı sıfatıyla Mahkeme önünde itiraz ve

savunmalarını ortaya koyup delillerini sunabilmiştir. Derece mahkemelerince de

mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına konu edilen uyuşmazlığın çözümüne

ilişkin olarak önceden oluşturulan, öngörülebilir, ulaşılabilir ve belirli

nitelikte olduğu anlaşılan bir hukuksal çerçeve kapsamında delillerin

değerlendirildiği ve hukuk kurallarının yorumlanarak sonuca varıldığı

görülmektedir.

47. Sonuç olarak yukarıda da değinildiği üzere -mülkiyet

hakkının korunması çerçevesinde başvurucunun zararını tazmin edebilme imkânının

mevcut olduğu da dikkate alındığında- mülkiyet hakkına ilişkin şikâyet yönünden

açık ve görünür bir ihlal bulunmamaktadır.

48. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal

edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

49. Başvurucu, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini

ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

50. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

51. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın

ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak da -çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam

eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, §§ 50, 52).

52. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın

karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

53. Anılan ilkeler ve Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda

verdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki yaklaşık 8 yıl 4 aylık

yargılama süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

54. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

55. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı

fıkrası şöyledir:

“Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…”

56. Başvurucu, manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

57. Somut olayda, makul sürede yargılanma hakkının ihlal

edildiği sonucuna varılmıştır.

58. İhlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında -yargılamadaki taraf sayısı da gözetilerek- başvurucuya net 6.300

TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

59. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.800

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.006,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 6.300 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.800 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.006,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına

başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması

hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için

yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Düzce 2. Asliye Hukuk Mahkemesine (E.2005/703,

K.2012/577) GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

13/9/2017 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin

YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Muammer

TOPAL

M. Emin KUZ

Recai AKYEL

Raportör

:

Ayhan KILIÇ

Başvurucu

:

Nuran ÇIKAR

Vekili

:

Av.

Hayrettin KESKİNSOY