Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

İkinci Bölüm 2014/6672 E. K.

AYM 2018-02-07 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

AHMET DEMİR BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2014/6672)

Karar Tarihi: 7/2/2018

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru; tapu siciline güvenilerek satın alınan taşınmazın

tapu kaydının arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde açılan tapu

iptali ve tescil davası neticesinde iptal edilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının,

yargılamanın makul bir sürede sonuçlanmaması nedeniyle de makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 7/5/2014 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm

tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüş bildirmemiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar

özetle şöyledir:

8. İstanbul'un Bağcılar ilçesi Mahmutbey köyü 2008 ada, 23

parsel numaralı taşınmaz maliki O.A. ile müteahhit N.E. arasında 21/11/1995

tarihinde arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi yapılmıştır. Sözleşme

kapsamında taşınmazın 122/133 payı müteahhit N.E.ye devredilmiştir.

9. Başvurucu ile müteahhit N.E. arasında 4/6/1997 tarihinde aynı

taşınmaza ilişkin gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi yapılmıştır. Başvurucu, bu

sözleşme kapsamında taşınmazın 10/133 payını ve pay karşılığında da taşınmazdan

bir daireyi satın alarak tapuya tescil ettirmiştir.

10. 2008 ada, 23 parsel numaralı taşınmaz maliki O.A., sözleşme

gereğini yerine getirmeyerek inşaatı eksik bıraktığı iddiasıyla müteahhit N.E.

aleyhine sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve tescil davası açmıştır. Bağcılar

1. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2005/529 sayılı dosyasına kaydedilen davada

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş ve bu karar 22/1/2008 tarihinde

kesinleşmiştir.

11. O.A., inşaatı eksik bırakması ve edimini yerine getirmemesi

nedenleriyle müteahhit aleyhine açtığı sözleşmenin feshi ile tapu iptali ve

tescil davasınınBağcılar 1. Asliye Hukuk Mahkemesince

kabul edilerek hükmün kesinleştiğini; bu itibarla müteahhite

devredilen, dolayısıyla müteahhit tarafından başvurucuya devredilen payların

karşılıksız kaldığını ve mülkiyete hak kazanılmadığını ileri sürerek başvurucu

adına kayıtlı payların tapularının iptali ile kendi adına tescili talebiyle

27/5/2009 tarihinde dava açmıştır.

12. Bakırköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 28/2/2012 tarihli kararı

ile davanın kabulüne karar vermiştir. Kararın gerekçesi özetle şöyledir:

"... Yapılan yargılamada, dava konusu

taşınmaz tapu kaydı, resmi senet örnekleri, Bakırköy 10. Noterliğince tanzim

edilen 21/11/1995 gün ve 51503 sayılı düzenleme satış vaadi ve kat karşılığı

inşaat sözleşmesi, Bağcılar 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2005/529 sayılı

dosyası getirtilerek incelenmiştir. Tapu kaydından dava konusu taşınmazın [O.A.ya] ait olduğu, dava dışı müteahhit [N.E.] arasında yaptıkları sözleşme gereği 11/133 payı

üzerinde bırakıp 122/133 hisseyi [N.E.ye] sattığı, [N.E.]

tarafından da bu hissenin tamamının satıldığı, 10/133 hissenin 04/06/1997 gün

ve 6908 yevmiye ile Ahmet Demir'e ... satıldığı anlaşılmıştır. Bağcılar 1.

Asliye Hukuk Mahkemesinin E.2005/529 sayılı dosyasında davanın kabulü ile

Bakırköy 10. Noterliğinin 21/11/1995 gün ve 51503 yevmiye sayılı düzenleme

şeklinde gayrimenkul satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshi

ile 23 parsel de davalı [N.E.]

üzerinde kayıtlı tapuların iptali ile [S.U.], [R.Ç.],

[F.Ö.], [K.Y.], [P.A.]

ve [M.Y.] adlarına tesciline

karar verildiği, kararın kesinleştiği anlaşılmıştır. Mahalinde

uzman bilirkişi heyeti marifetiyle keşif yapılmıştır. Dava konusu taşınmazın

yataydan ve düşeyden projesine uyulmadığı, proje hilafına yatay büyüme ile iki

kat kaçak yapıldığı, Bağcılar Belediyesince yapı tatil tutanağı tanzim

edildiği, belediye encümenince para cezası ile yıkım kararı verildiği

anlaşılmıştır. Dava konusu taşınmazda davalılar Ahmet Demir ve [S.S.nin] tasarruflarında

herhangi bir bölümününbulunmadığı, dava dışı müteahhidin

edimini yerine getirmediği, sözleşmenin fesh

edildiği, müteahhidin taşınmazda hisse sahibi olamadığı, bu sebeple taşınmazdan

yapmış olduğu hisse satışlarının geçersiz olduğu, bu sebeple davanın haklı ve

yerinde olduğu kanaatine varıldığından davalılar üzerinde kayıtlı tapunun

iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmesi uygun

görülmüştür."

13. Karar, Yargıtay 23. Hukuk Dairesince 12/11/2012 tarihinde

usul eksikliği nedeniyle bozulmuştur.

14. Bozmaya uyularak yapılan yargılamada Mahkemece 13/6/2013

tarihli karar ile aynı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Karar

Yargıtay 23. Hukuk Dairesince 6/3/2014 tarihinde onanmış, karar düzeltme

talebinde bulunulmamıştır.

15. Onama kararı başvurucuya 15/4/2014 tarihinde tebliğ

edilmiştir.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Kanun Hükümleri

16. 22/4/1926 tarihli ve 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun

106. maddesi şöyledir:

“Karşılıklı taahhütleri havi olan bir akitte

iki taraftan biri mütemerrit olduğu takdirde, diğeri

borcun ifa edilmesi için münasip bir mehil tayin veya münasip bir mehilin

tayinini hakimden isteyebilir.

Bu mehil zarfında borç ifa edilmemiş bulunduğu

surette alacaklı her zaman onun ifasını talep ve teahhür

sebebi ile zarar ve ziyan davası ikame eylemek hakkını haizdir; birde aktin icrasından ve teahhürü

sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa

edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep veya akdi fesh

edebilir.”

17. 818 sayılı mülga Kanun’un 107. maddesi şöyledir:

"Aşağıdaki hallerde bir mehil tayinine

lüzum yoktur.

1 - Borçlunun hal ve vaziyetinden bu tedbirin tesirsiz olacağı anlaşılırsa

2 - Borçlunun temerrüdü neticesi olarak borcun ifası alacaklı için faidesiz kalmış ise.

3 - Akdin hükümlerine göre borç tayin ve tesbit

edilen bir zamanda veya muayyen bir mehil içinde ifa edilmek lazım

geliyorsa."

18. 818 sayılı mülga Kanun’un 355. maddesi şöyledir:

“İstisna, bir akittirki

onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeği taahhüt

eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder.”

19. 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun 123.

maddesi şöyledir:

“Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde,

taraflardan biri temerrüde düştüğü takdirde diğeri, borcun ifa edilmesi için

uygun bir süre verebilir veya uygun bir süre verilmesini hâkimden isteyebilir.”

20. 6098 sayılı Kanun’un 124. maddesi şöyledir:

“Aşağıdaki durumlarda süre verilmesine gerek

yoktur:

1. Borçlunun içinde bulunduğu durumdan veya

tutumundan süre verilmesinin etkisiz olacağı anlaşılıyorsa.

2. Borçlunun temerrüdü sonucunda borcun ifası

alacaklı için yararsız kalmışsa.

3. Borcun ifasının, belirli bir zamanda veya

belirli bir süre içinde gerçekleşmemesi üzerine, ifanın artık kabul

edilmeyeceği sözleşmeden anlaşılıyorsa.”

21. 6098 sayılı Kanun’un 125. maddesi şöyledir:

“Temerrüde düşen borçlu, verilen süre içinde,

borcunu ifa etmemişse veya süre verilmesini gerektirmeyen bir durum söz konusu

ise alacaklı, her zaman borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme

hakkına sahiptir.

Alacaklı, ayrıca borcun ifasından ve gecikme

tazminatı isteme hakkından vazgeçtiğini hemen bildirerek, borcun ifa

edilmemesinden doğan zararın giderilmesini isteyebilir veya sözleşmeden

dönebilir.

Sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı

olarak ifa yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri

isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat

edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın

giderilmesini de isteyebilir.”

22. 6098 sayılı Kanun’un 470. maddesi şöyledir:

“Eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser

meydana getirmeyi, işsahibinin de bunun karşılığında

bir bedel ödemeyi üstlendiği sözleşmedir."

2. Yargıtay İçtihatları

23. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24/2/2016 tarihli ve

E.2014/23-724, K.2016/168 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım

Sözleşmeleri ise, arsa sahibi veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan ve

eser sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipidir.

Bir tanım yapmak gerekirse; arsa payı

karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri; yüklenicinin

finansı kendisi tarafından sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım

işini üstlendiği, arsa malikinin ise, bedel olarak binadaki bir kısım bağımsız

bölüm mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği sözleşmelerdir. Bu

sözleşmelerin konusu, arsa sahibinin maliki olduğu arsa üzerine yapılacak bina

inşaatıdır. İnşaat; maddi nitelikte eseri ifade eder.

İnşaat yapım sözleşmelerinde yüklenicinin ana

borçları; bir inşaat (eser) meydana getirme ve bu eseri iş sahibine teslim etme

borçlarıdır. Bu iki ana borçtan doğan ve bu borçların akde uygun surette

ifasını sağlayan diğer birtakım yan borçlar da iş görme ediminin iyi surette

ifası, eserin akde uygun olarak hazırlanması ile ilgili olarak işi sadakat ve

özenle yapma borcu, araç ve gereçlerle malzemeye ilişkin borçlar, genel ihbar

yükümlülüğü, işe zamanında başlamak ve devam etmek borcu ile teslim borcuna

bağlı olan, ondan çıkan önemli bir borç olan ayıba karşı takeffül

borcudur (İzzet Karataş; Eser (İnşaat Yapım) Sözleşmeleri, Adalet Yayınevi,

Ankara 2009, s.99).

Yüklenicinin belirtilen borçlarına karşılık bu

tür sözleşmelerde, iş sahibi de arsa üzerinde meydana getirilen esere karşılık,

“arsa payı devri” suretiyle bir bedel ödemeyiasli

edim olarak borçlanmaktadır. Bu sözleşmelerde iş sahibinin ödeyeceği ücret

(bedel), arsa sahibi tarafından ayın olarak ödenmektedir. Bu

tür sözleşmelerin genellikle yıllara yayılması nedeniyle, sözleşmedeki amaca

ulaşılması, ifa süresindeki tek bu ücret ediminin yerine getirilmesi ile mümkün

bulunmaz. Bu nedenle iş sahibi tarafından bazı yan borçların da yerine

getirilmesi gerekir. Bunlar; Üzerinde hukuki ve fiili bir engel bulunmadan

arsanın inşaata elverişli ve ayıpsız olarak teslimi, arsanın imar durumunun ve

inşaat ruhsatının alınması, plan ve projelerin yetkili merci olan belediyede

onaylattırılması, yüklenicinin hak ettiği bağımsız bölüm tapularının finans

temini için satışı, kat irtifakı kurulması, iskan

ruhsatı alımı gibi iş ve işlemler için gerektiğinde yükleniciye vekaletname

verilmesi, sözleşmede belirlenen arsa payının devri gibi yükümlülüklerdir.

Her iki tarafa borç yükleyen sözleşme

türlerinde kural olarak, taraflardan birinin önceden ifada bulunma yükümlülüğü

mevcut değilse, kendi edimini ifa etmeyen borçlu, karşı taraftan edimini ifa

etmesini talep edemeyecektir (Prof. Dr. Ahmet M. Kılıçoğlu; Borçlar Hukuku

Genel Hükümler, Yeni Borçlar Kanununa göre

Hazırlanmış; Genişletilmiş 15. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2012, s.581). Bu

husus BK'nun 81. maddesinde "Mütekabil

taahhütleri muhtevi olan bir akdin ifasını talep eden kimse, akdin şartlarına

ve mahiyetine nazaran bir ecelden istifade hakkını haiz olmadıkça kendi borcunu

ifa etmiş veya ifasını teklif eylemiş olmak lazımdır" amir hükmü ile

düzenlenmiş, aynı husus TBK'nun 97. maddesinde de

hükme bağlanmıştır.

Arsa Payı Karşılığı İnşaat Yapım Sözleşmeleri de, her iki tarafa borç yükleyen sözleşme türlerinden

olduğundan, ifa sırası yani ilk önce taraflardan hangisinin edimini ifayla

yükümlü olacağı sorusu önem taşımaktadır. Bu neviden sözleşmelerde öncelikle

bina yapma yükümlülüğü altına giren yüklenici taraf, sözleşmeye uygun olarak

edimini yerine getirmeli, daha sonra da arsa malikinden edimini yerine

getirmesini talep etmelidir. Bir başka deyişle ise, öncelikle sözleşmeye uygun

eser yapılmalı, daha sonra arsa malikinin edimini yerine getirmesi talep

edilmelidir.

Arsa maliki, arsa payı devri edimini değişik

şekillerde ifa edebilir. Bu edimi ya kararlaştırılan arsa paylarının devrinin

inşaat bitirilince yükleniciye devredilmesi, ya dasözleşmede

inşaatın geldiği aşamaya göre kademeli tapu devri şeklinde yerine getirebilir.

Bu ikinci halde yani kademeli tapu devrinde, yüklenici her aşamada devri

kararlaştırılan tapuları arsa sahibinden istemeye hak kazanır.

Tam burada konuyu aydınlatması bakımından

borçlunun temerrüdünden de söz edilmesi faydalı olacaktır.

Geniş anlamda borçlu temerrüdü (borçlunun

direnimi) borçlunun sözleşmeye aykırı davranması=borcunu ifa etmemesi demektir.

Bu halde ifa olanağı bulunduğu ifa için kararlaştırılan zaman geldiği ve

uyarıldığı halde borçlu borcunu ifa etmemektedir.

Borçlunun temerrüdüne ilişkin düzenlemeye BK’nun 101-108.maddelerinde yer verilmiştir. Bununla

birlikte, BK. m.358/1’de olduğu gibi, borç ilişkisinin özelliği gereği diğer

bazı yasalarda da borçlu temerrüdüne dair hükümler yer almaktadır.

Genel olarak borçlu temerrüdünde aranan ilk

şart “edimin ifa olanağı bulunması”dır. Şayet edimin

ifası objektif olarak imkânsızsa borçlu temerrüdünden söz edilemez.

Borçlu temerrüdünde aranan diğer bir şart da

“borcun muaccel olması”dır. Borç istenebilir hale

gelmeden temerrütten bahsedilemez. Zira muacceliyet

alacaklının borçludan borçlanılan edimi talep ve dava edebilme yetkisini ifade

eder.

BK’nun 101/1 maddesine göre, “Muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı

ile mütemerrit olur.” denilmektedir.

Maddeye göre, temerrüt için muacceliyet yetmemekte, kural olarak alacaklının ihtarı da

aranmaktadır. İhtar, alacaklının talep iradesini borçluya ulaştırmasıdır.

Borçlu kusurlu veya kusursuz olsun, yukarıda

sayılanlar olayda varsa temerrüt gerçekleşir. Başka bir deyişle borçlunun

kusuru temerrüt için şart değildir.

Eser sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen

sözleşmelerdendir. Burada biri diğerinin karşılığı olan borçlar vardır. Başka

bir anlatımla, taraflar birbirine karşı hem alacaklı ve hem de borçludur. Kendi

borcunu ifa eden veya ifaya hazır olduğunu bildiren taraf alacaklı (BK. m.81),

edimini yerine getirmeyen taraf ise borçludur.

Sözleşme hukukunda temel koşul, sözleşmenin kurulmasından sonra

tarafların sözleşmeden doğan yükümlülüklerini, kararlaştırılan şekilde ve

zamanda yerine getirmek zorunda olmalarıdır. Sözleşme kurulduktan sonra,

şartlarda değişiklik ortaya çıksa bile, taraflar sözleşme gereğini aynen yerine

getirmek zorundadır. Temel kural budur ve bu kurala “ahde vefa” (söze bağlılık)

ilkesi denilmektedir.

Eser sözleşmesinin iki tarafa borç yükleyen

sözleşme olması özelliğinden dolayı temerrüt halinde, temerrüdün sonuçları

bakımından BK. m.106-108’deki düzenlemelere tabidir. Çünkü anılan maddelerde

genel hükümlerden ayrılarak (BK. m.102), iki tarafa borç yükleyen sözleşmelere

özgü, özel hükümler getirilmiştir.

BK’nun 106-108 maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, iki tarafa borç

yükleyen sözleşmeyle temerrüde düşen borçluya karşı, alacaklıya üç ayrı

seçimlik hak tanındığı görülmektedir.

Bunlar; aynen ifa ve gecikmeden dolayı

tazminat isteme hakkı; aynen ifayı reddederek ademi ifa sebebiyle müspet

zararını talep hakkı; sözleşmeyi feshederek menfi zararını isteme hakkı olarak

sayılabilir.

....

Borç, alacaklının tayin ettiği süre sonunda da

ifa edilmezse, ayrıca bir ihtara gerek olmadan BK. m.106’daki seçeneklerden

biri kullanılabilir.

Ancak BK. m. 107’de sayılan nedenler söz

konusu ise alacaklı, borçluya mehil vermeden de, BK.

m. 106’daki seçeneklerden birini kullanabilir.

Bunlar; borçlunun hal ve davranışından süre

verilmesinin etkisiz olacağının anlaşılması; temerrüt alacaklı yönünden aynen

ifayı faydasız hale getirmişse; sözleşmede ifa tarihinin kesin olarak

saptanması halleri olarak sayılabilir."

24. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/11/2015 tarihli ve

E.2014/14-342, K.2015/2685 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Eser sözleşmelerinin bir türü olan arsa

payı karşılığı inşaat sözleşmesi, taraflara karşılıklı hak ve borçlar

yüklemekte; yüklenici, finansı sağlayan arsa malikinin taşınmazı üzerine bina

yapma işini üstlenmekte, arsa maliki ise inşa edilecek binadaki bir kısım

bağımsız bölümlerin mülkiyetini yükleniciye devretmeyi vaat etmektedir.

Yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat

yapmakta olduğu veya arsa sahibinin aynı zamanda yüklenici sıfatıyla hareket

ederek (yapsatçı konumunda) inşa etmekte olduğu binalardan bağımsız bölüm satın

alınması halinde Borçlar Kanunu’nun 163. maddesi (TBK m. 184) gereğince üçüncü

kişiye yapılacak temlikin yazılı olması yeterlidir.

Bu tür davalarda mahkemece öncelikle

yüklenicinin edimini (eseri meydana getirme ve teslim borcunu) yerine getirip

getirmediğinin, ardından sözleşme hükümlerindeki iskan

koşulu (oturma izni) v.s. diğer borçlarını ifa edip

etmediğinin açıklığa kavuşturulması zorunludur. Bunun için de davaya konu

temlik işleminin geçerli olup olmadığı, arsa maliki ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yüklenicinin

borçlarının neler olduğunun sözleşme hükümleri çerçevesinde incelenip

değerlendirilmesi gerekmektedir.

Davacının arsa sahibi ile yüklenici arasında

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye

bırakılması kararlaştırılan bağımsız bölümü yükleniciden temlik alması halinde

arsa sahibini ifaya zorlayabilmesi için bazı koşulların varlığı gerekir. Borçlar

Kanunu’nun 167. maddesi gereğince; “'Borçlu, temlike vakıf olduğu zaman; temlik

edene karşı haiz olduğu defileri, temellük edene karşı dahi dermeyan edebilir.'

Buna göre temliki öğrenen arsa sahibi, temlik olmasaydı önceki alacaklıya

(yükleniciye) karşı ne tür defiler ileri sürebilecekse, aynı defileri yeni

alacaklıya (temlik alan davacıya) karşı da ileri sürebilir. Temlikin konusu,

yüklenicinin arsa sahibi ile yaptığı sözleşme uyarınca hak kazandığı gerçek

alacak ne ise o olacağından, temlik eden yüklenicinin arsa sahibinden

kazanmadığı hakkı üçüncü kişiye temlik etmesinin arsa sahibi bakımından bir

önemi bulunmamaktadır. Diğer taraftan, yüklenici arsa sahibine karşı edimini

tamamen veya kısmen yerine getirmeden kazanacağı şahsi hakkı üçüncü kişiye (davacıya)

temlik etmişse, üçüncü kişi (davacı) Borçlar Kanunu’nun 81. maddesi hükmünden

yararlanma hakkı bulunan arsa sahibini ifaya zorlayamaz".

25. Yargıtay 23. Hukuk Dairesinin 19/2/2016 tarihli ve

E.2015/1660, K.2016/942 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Sözleşmenin tarafı olmayan davacı,

davalı yükleniciye isabet edendaireyi devralmış olup,

sadece bu payın tescili istemi ile sınırlı olarak yüklenicinin payına halef

olmuştur (Dairemizin 22.01.2014 tarih ve 2013/7747 E., 2014/347 K; 24.11.2014

tarih ve 9383 E., 7532 K. 17.12.2015 tarih ve 2717 E., 8229 K. sayılı ilamları

da bu yöndedir.)

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

gereğince yükleniciye düşen bağımsız bölümü harici satım sözleşmesiyle

yükleniciden satın alan davacı, yüklenicinin arsa payı karşılığı zaten yapmaya

zorunlu olduğu imalata katkıları sebebiyle arsa sahibinden talepte bulunamaz.

Davacı böyle bir talebi, ancak, akidi olan yükleniciye karşı ileri

sürebilir."

26. Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 25/10/2007 tarihli ve

E.2006/3246, K.2007/6600 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:

"Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde,

yükleniciye sözleşme uyarınca isabet eden bağımsız bölümlerin, yüklenici

tarafından üçüncü kişilere satılması, inşaatın malî kaynağının sağlanması

amacına yöneliktir. Üçüncü kişilere satılan bu bağımsız bölümler üzerinde

üçüncü kişilerin malik olabilmeleri; başka bir anlatımla hak sahibi olabilmeleri,

halef oldukları yüklenicinin sözleşmeden doğan tüm yükümlülüğünü yerine

getirmesine bağlıdır. Nasıl ki, dosyada tespit edilen %15 inşaat seviyesine

göre yüklenici kendisine düşen bağımsız bölümleri hak etmemişse, sattığı

kişiler de bu bağımsız bölümleri hak etmiş sayılamazlar. Teminat ipoteklerinin

satış anında kaldırılmış olmaları, satın alan üçüncü kişilere hak bahşetmez.

Henüz inşaat aşamasında bağımsız bölüm satın alan davalı üçüncü kişiler,

inşaatın yüklenici tarafından bitirilmesi halinde hak sahibi olacaklarını

bilmeleri gerekir."

B. Uluslararası Hukuk

27. İlgili uluslararası hukuk için bkz. Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş.,

B. No: 2014/8649, 15/2/2017, §§ 22-28; Selahattin

Turan, B. No: 2014/11410, 22/6/2017, §§ 26-29.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

28. Mahkemenin 7/2/2018 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Mülkiyet Hakkının

İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun İddiaları

29. Başvurucu 27/5/2009 tarihinde aleyhine açılan tapu iptali ve

tescil davasında dava konusu taşınmazı, müteahhit N.E.den

noter aracılığıyla düzenlenen gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile satın

alarak tapuya tescil ettirdiğini ancak başvuru konusu Mahkeme kararı ile

mülkiyetin kullanımından yoksun bırakıldığını belirterek mülkiyet hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

30. İddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak Anayasa’nın

35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla

sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına

aykırı olamaz.”

31. Anayasa’nın 5. maddesi şöyledir:

“Devletin temel amaç ve görevleri, …

Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve

mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti

ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve

sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

32. Anayasa'nın 35. maddesi kapsamındaki mülkiyet hakkının ihlal

edildiğini ileri süren başvurucu, böyle bir hakkın varlığını kanıtlamak

zorundadır (Cemile Ünlü, B. No:

2013/382, 16/4/2013, § 26). Somut olayda başvurucunun uyuşmazlık konusu

taşınmazın arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi kapsamında yükleniciye

devredilen inşa edilecek yapının bir bağımsız bölümüne ilişkin arsa payını

tapuda satın aldığı görülmektedir. Yargıtay,üçüncü

kişilere satılan bu bağımsız bölümler üzerinde üçüncü kişilerin malik

olabilmelerinin halef oldukları yüklenicinin sözleşmeden doğan tüm

yükümlülüğünü yerine getirmesine bağlı olduğunu kabul etmektedir. Bununla

birlikte Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) ortak koruma

alanındaki mülkiyet hakkı, özel hukukta veya idari yargıda kabul edilen

mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsama sahip olup bu

alanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı

içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin Remzi Polge,

B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31). Olayda, uyuşmazlık konusu taşınmaz tapuda

başvurucu adına tescil edilmiştir. Ancak yine Yargıtay içtihatlarına göre

yüklenicinin arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin gerektirdiği

edimleri ifa etmesi hukuken imkânsız hâle geldiğinden arsa malikinin iade

hakkının doğduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla derece mahkemelerince iptal

edilmeden önce taşınmazın başvurucu adına tapuda kayıtlı olduğu ve ayrıca

başvurucunun bu arsa payını tapuda satın alırken karşılığında parasal bir değer

ödediği de dikkate alındığında Anayasa'nın 35. maddesi bağlamında başvurucunun

korunması gereken ekonomik bir menfaatinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

33. Başvuru konusu olayda, başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik

olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp özel

kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin

mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması

gerekmektedir.

a. Genel İlkeler

34. Bireysel başvuru, devlet tarafından kamu gücü kullanılarak

bireylerin temel haklarına yapılan müdahaleler sonucu meydana gelen hak

ihlallerini gidermek amacıyla ihdas edilmiş bir ikincil koruma mekanizması

olmakla birlikte kimi durumlarda özel kişiler arası ilişkiler sonucu özel

kişilerin birbirilerinin haklarına yaptıkları müdahalelerde devlete

atfedilebilecek sorumluluklar bulunabilmektedir. Bu durumlarda bireysel başvuru

konusu yapılan dava sadece adil yargılanma hakkı kapsamında incelenmekle

kalmayıp özel kişiler tarafından başlatılan süreç sonucu etkilenen diğer haklar

yönünden de incelenebilir (Türkiye Emekliler

Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, § 34).

35. Bu bağlamda devletin temel amaç ve görevlerini tanımlayan

Anayasa’nın 5. maddesi; kişinin temel hak ve hürriyetlerini sınırlayan

engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli

şartları hazırlamayı hukuk devletinin gereği olarak kabul etmektedir.

Bahsedilen Anayasa hükmünün gerekçesinde devletin hak ve hürriyetlerin

gerçekleştirilmesine yardımcı olması gereğinin benimsendiği ifade edilmiştir.

Anayasa’nın pek çok maddesinde düzenlemeye konu hakkın korunması ve

gerçekleştirilmesi için devletin alacağı tedbirlerden bahsetmektedir (Türkiye Emekliler Derneği, § 38).

36. Bireylerin Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında

bulunan temel haklara özel hukuk kişileri tarafından yapılan müdahaleler sonucu

bireylerin haklarının zarar gördüğü kimi durumlarda devlete atfedilebilecek

sorumluluklar bulunabilir. Devletin bu tür haksız müdahalelere karşı bireylerin

mülkiyet hakkının korunması için etkili iç hukuk yolları ihdas ederek yapılan

müdahalelere karşı özellikle mahkemelere başvurmak suretiyle koruma talep

edebilmelerini sağlaması ve yapılacak yargılamalarda özel kişilerin çatışan

hakları arasında tercih yaparken mahkemelerce anayasal yorumla temel hakların

korunması gerekmektedir. Böylelikle devlet, etkili bir iç hukuk yolu ihdas

ederek adalet ve hakkaniyete uygun bir yargılama ortamı oluşturup üzerine düşen

görevi yerine getirmiş olacaktır (Türkiye

Emekliler Derneği, § 39).

37. Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına

sahiptir." denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye

bağlanmıştır. Bu maddede bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan

mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca

devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir.Anayasa'nın

5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin

pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif yükümlülükler, kimi

durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet

hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (Eyyüp Boynukara, B.

No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41).

38. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan

müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yolları da içeren

etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma ve oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında

yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında

etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek sorumluluklarını da içermektedir

(Selahattin Turan, § 41).

b. İlkelerin Olaya

Uygulanması

39. Somut olayda başvurucunun dava konusu taşınmazı müteahhit N.E.den noter aracılığıyla düzenlenen gayrimenkul satış

vaadi sözleşmesi ile satın alarak tapuya tescil ettirdiğini, taşınmaz üzerinde

mülkiyet hakkı olduğunu ancak aleyhine açılan tapu iptali ve tescil davasında

Mahkemece verilen karar ile tapu kaydının iptal edilerek mülkiyet hakkının

ihlal edildiğini ileri sürdüğü belirlenmiştir.

40. Başvuru konusu olayda devlete düşen pozitif yükümlülük, arsa

sahibinin iade hakkını kullanması sebebiyle başvurucunun mülkiyet hakkını koruyacak

ve ona yeterli güvenceler sağlayacak hukuksal mekanizmaları oluşturmak ve bunun

etkin bir şekilde işlemesini sağlamaktır.

41. Yargıtay içtihatlarında, arsa payı karşılığı inşaat yapım

sözleşmesinin arsa sahibi veya sahipleri ile yüklenici arasında yapılan ve eser

sözleşmelerinin bir türü olan sözleşme tipi olduğu açıklanmıştır. Buna göre

arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri; yüklenicinin maliyeti kendisi tarafından

sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım işini üstlendiği, arsa

malikinin ise bedel olarak binadaki bir kısım bağımsız bölüm mülkiyetini

yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği sözleşmelerdir. İnşaat yapım sözleşmelerinde

yüklenicinin ana borçlarının bir inşaat (eser) meydana getirme ve bu eseri iş

sahibine teslim etme borçları olduğu kabul edilmiştir. Buna karşılık bu tür

sözleşmelerde iş sahibinin de arsa üzerinde meydana getirilen esere karşılık

“arsa payı devri” suretiyle bir bedel ödemeyiasli

edim olarak borçlandığı belirtilmektedir. Bu sözleşmelerde iş sahibinin

ödeyeceği ücret (bedel), arsa sahibi tarafından ayni olarak ödenmektedir. Yargıtay

ayrıca, eser sözleşmelerinin niteliği gereği iki tarafa borç yükleyen

sözleşmelerden olduğunu, temerrüt hâlinde de uyuşmazlık tarihi itibarıyla

yürürlükte olan 818 sayılı Kanun'un 106.-108. maddelerinin (6098 sayılı

Kanun'un 123.-125. maddeleri) uygulanacağını belirtmektedir. Diğer taraftan

Yargıtay içtihatlarında, yüklenicinin alacağın temliki hükümlerine göre arsa

paylarını yazılı şekil koşuluyla satabileceği ve yükleniciden arsa payını satın

alan kişilerin ise yüklenicinin halefi oldukları kabul edilmiştir (bkz. §§

23-26).

42. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde taraflar

arasındaki uyuşmazlığın arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden

kaynaklandığı anlaşılmaktadır.818 sayılı mülga Kanun'un 19. maddesinde (6098

sayılı Kanun'un 26. maddesi) öngörülen sözleşme özgürlüğü çerçevesinde

düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin bu Kanun'da düzenlenmeyen

isimsiz sözleşmelerden olduğu ancak bu sözleşmelerin hüküm ve uygulanma

koşullarının Yargıtayın istikrar kazanmış

içtihatlarıyla açıklığa kavuşmuş olduğu görülmektedir. Diğer taraftan

başvurucunun uyuşmazlığa konu yargılamada kendisini vekil ile temsil ettirmiş

ve davalı sıfatıyla Mahkeme önünde itiraz ve savunmalarını ortaya koyup

delillerini sunabilmiştir. Derece mahkemelerince de mülkiyet hakkının ihlal

edildiği iddiasına konu edilen uyuşmazlığın çözümüne ilişkin olarak önceden

oluşturulan, öngörülebilir, ulaşılabilir ve belirli nitelikte olduğu anlaşılan

bir hukuksal çerçeve kapsamında delillerin değerlendirildiği ve hukuk

kurallarının yorumlanarak sonuca varıldığı görülmektedir.

43. Anayasa Mahkemesinin delillerin değerlendirilmesi ve hukuk

kurallarının yorumlanmasına yönelik şikâyetler bakımından görevi ise bireysel

başvurunun ikincil doğası gereği sınırlıdır. Bu sebeple Anayasa Mahkemesinin

-mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden, bariz takdir hatası veya açık bir keyfîlik içeren istisnalar dışında- derece mahkemelerinin

hukuk kurallarını uygulama ve yorumlama bakımından takdir yetkisine

karışamayacağı kuşkusuzdur.

44. Somut olayda başvurucunun tapuda satın aldığı arsa payı

Mahkeme kararıyla iptal edilmiştir. Ancak derece mahkemelerinin tespit ettiği

üzere başvurucu, uyuşmazlık konusu taşınmaz üzerinde inşa edilecek bağımsız

bölümlere ait arsa payını yükleniciden (onun sattığı kişiden) satın almıştır.

Dolayısıyla başvurucu, yüklenicinin halefi sıfatıyla taşınmazın malikleri ile

yüklenici arasında düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin

tarafı olarak görülmüştür. Ancak bu sözleşme doğrultusunda yüklenicinin

kendisine düşen asıl edimi yani inşaatı yapma edimini yerine getirmediği tespit

edilmiştir. Bu durum nedeniyle daha önce edimini yerine getirmiş olan taşınmaz

maliki, temerrüt hükümlerine dayalı olarak sözleşmenin feshini talep etmiştir.

Derece mahkemeleri de bu gerekçeyle ilgili hukuk kuralları gereğince

sözleşmenin feshine ve tapunun iptaline karar vermiştir. Başvurucu satın

alırken inşaatın henüz tamamlanmadığını ve ileride inşa edilecek bir bağımsız

bölüme ait arsa payını satın aldığını bilebilecek durumdadır. Başka bir deyişle

henüz inşaat hâlinde olan bir yapının bağımsız bölümünü satın alan başvurucunun

inşaatın tamamlanamaması durumunda yükleniciden satın alınan arsa paylarının

iade edilmesini öngörmesi gerektiği kabul edilmektedir (bkz. § 26). Gerçekten

de başvurucunun inşa edilecek bir bağımsız bölüme ait arsa payını satın aldığı

tapu kaydından açıkça anlaşılmaktadır. Böyle bir arsa payını satın alan

başvurucu; yüklenicinin halefi olduğundan taşınmaz malikine karşı, düzenlenen

arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi çerçevesinde yüklenicinin haklarına

sahip olmuş ancak öte yandan yine bu sözleşme kapsamında yüklenicinin

edimlerinden de sorumlu tutulmuştur. Bununla birlikte başvurucunun borçlar

hukuku kurallarına göre arsa payını satan kişi ve yükleniciye karşı dava açma

ve zararını telafi edebilme imkânı da bulunmaktadır (bkz. §§ 24, 25).

45. Dolayısıyla somut olayda devletin pozitif yükümlülükleri

kapsamında mülkiyetin kullanılmasına ve korunmasına yönelik yeterli

güvencelerin mevcut olduğu, bireysel başvuruya konu kararlarda yer verilen

tespit ve gerekçeler itibarıyla mülkiyet hakkının korunması yükümlülüğü

yönünden başvurucunun usule ilişkin güvencelerden etkin biçimde yararlanmasının

sağlandığı ve yargısal makamların takdir yetkilerinin sınırının aşılmadığı

sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak yukarıda da değinildiği üzere -mülkiyet

hakkının korunması çerçevesinde başvurucunun zararını tazmin edebilme imkânının

mevcut olduğu da dikkate alındığında- mülkiyet hakkına ilişkin şikâyet yönünden

açık ve görünür bir ihlal bulunmamaktadır.

46. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal

edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

47. Başvurucu 27/5/2009 tarihinde aleyhine açılan tapu iptali ve

tescil davasında yargılamanın uzun sürdüğünü belirterek makul sürede yargılanma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

1. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

48. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan makul

sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

49. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılamanın süresi tespit edilirken sürenin başlangıç tarihi olarak davanın

ikame edildiği tarih; sürenin sona erdiği tarih olarak -çoğu zaman icra

aşamasını da kapsayacak şekilde- yargılamanın sona erdiği, yargılaması devam

eden davalar yönünden ise Anayasa Mahkemesinin makul sürede yargılanma hakkının

ihlal edildiğine ilişkin şikâyetle ilgili kararını verdiği tarih esas alınır (Güher Ergun ve diğerleri, B. No: 2012/13,

2/7/2013, §§ 50, 52).

50. Medeni hak ve yükümlülüklerle ilgili uyuşmazlıklara ilişkin

yargılama süresinin makul olup olmadığı değerlendirilirken yargılamanın

karmaşıklığı ve kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama

sürecindeki tutumu ve başvurucunun yargılamanın süratle sonuçlandırılmasındaki

menfaatinin niteliği gibi hususlar dikkate alınır (Güher Ergun ve diğerleri, §§ 41-45).

51. Anılan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesinin benzer

başvurularda verdiği kararlar dikkate alındığında somut olaydaki 4 yıl 9 aylık

yargılama süresinin makul olmadığı sonucuna varmak gerekir.

52. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence

altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

53. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu

ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası

şöyledir:

“Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…”

54. Başvurucu, manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

55. Somut olayda makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği

sonucuna varılmıştır.

56. İhlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında başvurucuya net 5.400 TL manevi tazminat ödenmesine karar

verilmesi gerekir.

57. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.980

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 2.186,10 TL yargılama giderinin başvurucuya

ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Makul sürede

yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede

yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 5.400 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 206,10 TL harç ve 1.980 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

2.186,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye

Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede

gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin Bakırköy 2. Asliye Hukuk Mahkemesine

(E.2013/74, K.2013/226) GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

7/2/2018 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Osman Alifeyyaz

PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Celal Mümtaz AKINCI

Recai AKYEL

Raportör Yrd.

:

Derya ATAKUL

Başvurucu

:

Ahmet DEMİR

Vekili

:

Av. Mustafa ERASLAN