Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

Birinci Bölüm 2015/17921 E. K.

AYM 2019-01-10 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

GÜLTEKİN AVCI BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2015/17921)

Karar Tarihi: 10/1/2019

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, tutuklama kararının doğal hâkim ilkesine aykırı

olarak kurulmuş bir mahkeme tarafından verilmesi, tutuklama kararını veren

mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmaması, başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, tutukluğun makul süreyi aşması,

soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması ve uzun süre hâkim önüne çıkarılmama

nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutuklamaya konu

suçlamaların ifade özgürlüğü ve basın hürriyeti

kapsamındaki eylemlere ilişkin olması nedeniyle ifade ve basın özgürlüklerinin;

ceza infaz kurumunda avukatla olan görüşme süresinin kısaltılması, avukatla

yaptığı görüşme notlarının kaydedilmesi, müdafinin soruşturma dosyasına

erişiminin engellenmesi ve yargılamanın makul sürede bitirilememesi

nedenleriyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvurular 20/11/2015, 8/1/2016 ve 20/4/2018 tarihlerinde

yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik incelemesinin

Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Yapılan incelemede 2016/875 ve 2018/12334 numaralı başvurular

ile 2015/17921 sayılı başvuru arasında konu ve kişi bakımında irtibat olması

nedeniyle 2015/17921 sayılı başvuru ile birleştirilmesine ve incelemenin bu

dosya üzerinden yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanlarını -2018/12334

sayılı başvuru yönünden- Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

8. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal

Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:

A. 20/9/2015 Tarihli

Tutuklama Kararı Yönünden

9. Savcılığın talebi üzerine İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği

4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 153. maddesinin (2)

numaralı fıkrası uyarınca 24/12/2014 tarihinde başvurucu müdafiinin

dosyaya erişiminin kısıtlanmasına karar vermiştir.

10. Başvurucunun 14/11/2015 tarihinde kısıtlılık kapsamında olmayan

belgelerin suretinin verilmesi talebi Savcılık tarafından reddedilmiştir.

Anılan karara başvurucu tarafından yapılan itirazı ise İstanbul 7. Sulh Ceza

Hâkimliği 3/12/2015 tarihinde reddetmiştir.

11. Başvurucu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca (Başsavcılık)

2014/41637sayılı dosyada başlatılan soruşturma kapsamında Başsavcılığın

talimatıyla 18/9/2015 tarihinde İzmir'de yakalanarak gözaltına alınmış ve

İstanbul'a getirilmiştir.

12. Başsavcılık tarafından düzenlenen 20/9/2015 tarihli

tutanakta, başvurucunun "davet

edilmesine rağmen ifade vermek istemediği ve avukatlarla görüşmeyi uzatmak suretiylegözaltı süresinin aşıldığı izlenimi vererek bu

durumu proveke etmeye çalışması nedeniyle ifadesi

alınmadan tutuklamaya sevkedildiği"

belirtilmiştir.

13. Savcılık, başvurucuyu 20/9/2015 tarihinde silahlı terör

örgütü kurma ve yönetme, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya

görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçlarından

tutuklanması talebiyle İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir.

Tutuklama talep yazısının ilgili kısmı şöyledir:

"...

17-25 Aralık girişimi olarak bilinen sürecin ardından, Şubat 2014 tarihinde

çeşitli basın yayın organlarında 2011/762 sayılı sözde Kudüs Ordusu Terör

Örgütü soruşturmasına ilişkin haberler yayımlanmış, bu haberler üzerine

25/2/2014 tarihinde [K.Y.] İstanbul

TEM Şube Müdürlüğü'ne gelerek, 24/2/2014 günü gerek gazetelerde gerekse görsel

medyada çıkan dinleme haberleri ile ilgili şüpheye kapıldığını ve bu

haberlerden tedirgin olduğu için kendi isteğiyle gelip konuyla ilgili bilgi

vermek istediğini belirtmiştir. 25/2/2014 ve 26/2/2014 tarihlerinde [K.Y.]

nin bilgi alması yapılmış ...

...

[K.Y.]nin

25/2/2014 ve 26/2/2014 tarihlerinde İstanbul TEM Şube Müdürlüğü'ne gelerek

4/3/2011, 6/4/2011, 25/4/2011 ve 23/1/2012 tarihli bilgi almasında vermiş

olduğu beyanları ile ilgili olarak kendisine daha önceki ifadelerle ilgili

sorulan sorularda 'ben kesinlikle böyle bir ifade vermedim, vermiş olsaydım

hatırlardım, bu ifade bana ait değildir, böyle bir konu geçmedi, böyle bir konu

geçseydi hatırlardım, bu ifadenin neden ve ne şekilde yazıldığını bilmiyorum,

bu ifade şahsıma ait değildir' şeklinde beyanlarda bulunduğu ve söz konusu

ifadelerini kabul etmediği tesbit edilmiştir .. .

...

... tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk

edilen şüphelilerin FETÖ/PDY terör örgütü liderliği ve yöneticiliği, siyasi ve

askeri casusluk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümetini ortadan kaldırmaya ve

görevini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs suçlarından

haklarında yakalama kararı bulunan şüpheliler Fetullah

Gülen ve [E.U.] ile birlikte

FETÖ/PDY terör örgütü yöneticiliği ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümetini

ortadan kaldırmaya ve görevini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye

teşebbüs suçlarından gözaltında bulunan şüpheli Gütekin

Avcı'nın talimatları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en üst düzey

yetkililerinin telefonlarının dinlenmesi ve Milli İstihbarat Teşkilatı'na ait

yardım tırlarının durdurulması amacıyla sahte delillerle oluşturulan sözde

Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasının başlangıç ve devamında örgütsel

faaliyet kapsamında görev aldıkları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti'ni

ürettikleri sahte deliller doğrultusunda terörle ilişkilendirerek yıkmayı

hedefledikleri anlaşılmıştır. C.Başsavcılığımızm

2014/41637 soruşturma numaralı dosyası üzerinden FETÖ/PDY terör örgütü

yöneticisi ve üyesi konumundaki şüpheliler hakkında yürütülen soruşturma

kapsamında yapılan tespit, inceleme ve değerlendirmeler sonucu; Türkiye

Cumhuriyeti Devletinin 61. Hükümeti ile liderliğini şüpheli Fethullah

Gülen'in yaptığı FETÖ/PDY terör örgütü arasında yaşanan; medya, sosyal medya,

emniyet, yargı ve yasa değişiklikleri yoluyla genişleyen dershanelerin

kapatılması yönündeki girişimler ile açık çatışmaya dönüşen dershanelerin

kapatılması süreci, Türkiye Cumhuriyeti 61. Hükümeti'ne bağlı İçişleri

Bakanlığı tarafından çok sayıda polisin görevden alınması, sosyal medyaya düşen

kasetler, HSYK Kanunu'nun değiştirilmesi ile devam etmiştir.

Bu süreçte, liderliğini Fetullah

Gülen'in yaptığı FETÖ/PDY terör örgütü çizgisindeki 'Samanyolu TV' isimli

televizyon kanalı ve 'Bugün' isimli gazetede yazı yazan ve TV programları yapan

şüpheli Gültekin Avcı'nın, örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda hareket

ettiği, örgüt lideri Fetullah Gülen'in talimatıyla

yürütülen soruşturmalarla ilgili kamuoyunda algı çalışması yürüttüğü, örgüte

karşı yapılacak operasyonları haksız göstermek amacıyla sadece operasyon

biriminin elinde bulunan belge ve bilgileri çarpıtarak yayınladığı, mağduriyet

algısı oluşturduğu/oluşturmaya çalıştığı anlaşılmıştır.

Aynı şekilde;

17-25 Aralık ve sözde Kudüs Ordusu Terör

Örgütü soruşturmalarının, halk nezdinde kabul görülebilir kılınması için

yapılan propaganda çalışması kapsamında, C.Başsavcılığımız'ın

2014/133596 numaralı soruşturma dosyası üzerinden yürütülen soruşturmada, 2010

yılında yapılan 'Tahşiye' operasyonu talimatının 'herkul.org' adlı siteden

şüpheli Fetullah Gülen tarafından verildiği,

Samanyolu Televizyonu'nda yayımlanan 'Tek Türkiye' isimli dizi içerisinde

bulunan karanlık kurul yada karar kurulu olarak adlandırılan sahneler aracılığıyla

ilerde yapılması muhtemel soruşturmalar ve operasyonların ayrıntı ve

talimatının verildiği, talimat doğrultusunda bazı emniyet görevlileri

tarafından Fetullah Gülen'i eleştiren bir gruba sahte

delillerle tuzak kurulduğunun ortaya çıktığı, soruşturma kapsamında dizi

senaristi ve yönetmeninin şüpheli sıfatıyla alınan ifadelerinde, 'karanlık

kurul ya da karar kurulu olarak adlandırılan bu bölümde katkılarının

olmadığını' beyan ettikleri anlaşılmıştır.

Tahşiye (radikal M.D. grubu) soruşturması

olarak adlandırılan bu soruşturmayı yürüten şüphelilerin çoğunun sözde Kudüs

Ordusu Terör Örgütü soruşturmasını yürüten şüphelilerle aynı olduğu, sözde

Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasında mağdurlara atfedilen suçlamalardan

'Mut'a' suçlamasının, sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturması ile ilgili

kamuoyunda hiç bir bilgi yokken Amerika'da yaşayan ve hiçbir resmi görevi

bulunmayan şüpheli Fetullah Gülen tarafından dile

getirildiği, Şüphelinin, 'www.herkul.org' herkul-nagme/217-nagme-takiyye-muta

tuzagi-ve-nifak-nezlesi isimli linkten ulaşılan; 2

Şubat 2013 tarihinde yayımlanan 217. Nağme: 'Takiyye,

Mut'a Tuzağı, Nifak Nezlesi' başlıklı konuşmasında;

'İki asır evvel Türk siyasetine de burnunu

sokan bu takiyye şebekesi mutayı mı kullandılar, neyi

kullandılar, kılcallara kadar nüfuz ettiler.' şeklinde beyanda bulunduğu, örgüt

lideri Fetullah Gülen'in bu konuşmasıyla,

yürütülmekte olan soruşturmanın seyri ile ilgili örgüt yönetici ve üyelerine

talimat verdiği tespit edilmiştir. Yine örgüt lideri Fetullah

Gülen'in 14 Ekim 2013 (17 Aralık girişiminden 2 ay önce) tarihinde yaptığı

konuşmada 'Selam Çakmak' (soruşturma şüpheliler tarafından Selam-Tevhid olarak adlandırılmaktadır) ifadesini kullanarak

soruşturmayı yürüten örgüt üyesi ve yöneticilerine operasyon talimatı verdiği

anlaşılmıştır.

STV isimli televizyon kanalında 23 Eylül 2013

ve 19 Nisan 2014 tarihleri arasında yayımlanan 'Şefkat Tepe' isimli diziye

sonradan eklenen 'Karanlık Kurul' ya da 'Karar Kurulu' olarak adlandırılan

sahnelerde, Fetullah Gülen'in yaptığı konuşmalarda

geçen 'Mut'a Nikahı' ibaresinin 16 defa 'Kılcal' kelimesinin 61 defa olmak

üzere sistematik olarak kullanıldığı, bahse konu dizinin 5 Ekim 2013 tarihinde

yayımlanan karar kurulu bölümünde İranlı bir karakteri canlandıran ve 'Tersli'

şeklinde hitap edilen şahıs tarafından 'muta' ibaresinin ilk defa kullanıldığı,

haftalık yayımlanan dizinin ilerleyen bölümlerinde sürekli olarak 'muta nikahı'

konusunun işlendiği, dizide işlenen bu konulara paralel olarak 'Bugün' isimli

gazetede köşe yazarlığı yapan şüpheli Gültekin Avcı'nın sözde Kudüs Ordusu

Terör Örgütü soruşturmasıyla ilgili herhangi bir resmi görevi olmamasına

rağmen, 26 Eylül 2013 tarihinde 'İstihbaratta Acem Hatunları' başlığıyla, 30

Eylül 2013 tarihinde 'Acem İstilası Karşısında İstihbarattan Beklenen'

başlığıyla, 1 Ekim 2013 tarihinde 'Savak'tan Vevak'a

İran İstihbaratı' başlığıyla, 7 Ekim 2013 tarihinde 'İstihbaratta Mut'a

Operasyonları' başlığıyla, 8 Ekim 2013 tarihinde 'İstihbaratta Mut'a

Operasyonları-2' başlığıyla, 10 Ekim 2013 tarihinde 'Mut'a Arşivlerinde Kimler

Var?' başlığı altında yayımlanan köşe yazılarında, 2011/762 soruşturma numaralı

sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasının kurgusunu oluşturan içerikle

ilgili 'İran (Acem) İstihbaratı - Muta - İran Ajanları' konuları üzerine

sistematik olarak köşe yazıları yazdığı, Selam-Tevhid

olarak bilinen soruşturma dosyasında şüphelilere atfedilen suçlamalarla ilgili

kamuoyunda algı çalışması yürüttüğü, örgütün amaçları doğrultusunda kamuoyunu

yönlendirdiği/yönlendirmeye çalıştığı, ilerleyen süreçte gerçekleştirilmesi

planlanan operasyonlarda gözaltına alınacak şüphelilere atfedilmesi düşünülen

'Muta Nikahı' ile ilgili kamuoyunun şekillendirilmesini, gerekçesiz olarak

soruşturmaya dahil edilen mağdurları itibarsızlaştırmayı hedeflediği tesbit edilmiştir.

Şüphelinin bu şekilde, yaptığı televizyon

programları ve yazdığı köşe yazıları üzerinden sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü

soruşturmasının hukukiliğinin ispatına çalışarak FETÖ/PDY örgüt liderinin ve

örgütün kendine verdiği, Acem/İran düşmanlığını örgüt tabanına aktarma görevini

görmekte, İran'dan gelecek bir tehlikeyi sürekli gündemde tutarak örgütün

gücünü aldığı devletlerin çıkarına uymayan devletleri kendisine düşman görme

düşüncesini örgüt tabanına empoze etme görevini ifa ettiği anlaşılmıştır ...

...

Yapılan tesbitlerden

de anlaşılacağı üzere; Şüpheli Gültekin Avcı'nın yazılarının; gazetecilik adı

altında FETÖ/PDY terör örgütü tarafından kurgulanan ve örgüt yöneticisi/üyesi

konumundaki şüpheliler tarafından uygulamaya sokulan, mağdur ve müştekiler

hakkında soruşturma bahanesiyle üretilen hukuka aykırı eylemleri delil olarak

sunma/gösterme, Türk Ceza Kanunu'nun konusunu oluşturmayan 'Muta Nikahı'

kavramını fuhuşla özdeşleştirmek suretiyle, örgütün amaç ve hedefleri

doğrultusunda keyfi biçimde soruşturma kapsamına alınan mağdur ve müştekileri,

toplum nezdinde ahlaken düşük göstermek, itibarsızlaştırmak ve bu şekilde

kendilerini savunamaz hale getirme amacına yönelik olduğu anlaşılmıştır.

Nitekim sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü

soruşturmasını yürüten şüpheliler tarafından, müşteki [V.Ç.] hakkında düzenlenen şahıs tespit ve takip tutanakları da, şüpheli Gültekin Avcı'nın yazıları doğrultusunda 'muta

nikahı, ramazanda fuhuş, dini söylemlerde bulunma ancak ahlaki ve dini anlamda

buna aykırı davranışlarda bulunma, eylem/söylem zıtlığı' ithamları üzerine bina

edilmiştir. muta nikahı, evlilik dışı ilişki ya da

ramazan ayında muta nikahı kıyma eylemlerinin Türk Ceza Kanunu'nun konusu

olmadığı açıktır.

Bununla birlikte; şüpheli Gültekin Avcı adına

kayıtlı cep telefonu hatlarının yapılan incelemesinde, 30/8/2004 tarihinden

itibaren ... numaralı hattı kullandığı ancak yapılan HTS incelemesinde

25/9/2013 tarihi itibarıyla bu hattı aktif olarak kullanmayı bıraktığı,

24/10/2013 tarihinde adına kayıtlı ... numaralı hattı alarak kullanmaya

başladığı anlaşılmıştır.

Yapılan açık kaynak çalışmalarında ise; 505'li

hattını kapattırdıktan hemen sonra 26 Eylül 2013 tarihinde 'İstihbaratta Acem

Hatunları' başlığıyla, 30 Eylül 2013 tarihinde 'Acem İstilası Karşısında

İstihbarattan Beklenen' başlığıyla, 1 Ekim 2013 tarihinde 'Savak'tan Vevak'a İran İstihbaratı' başlığıyla, 7 Ekim 2013 tarihinde

'İstihbaratta Mut'a Operasyonları' başlığıyla, 8 Ekim 2013 tarihinde

'İstihbaratta Mut'a Operasyonları-2' başlığıyla, 10 Ekim 2013 tarihinde 'Mut'a

Arşivlerinde Kimler Var?' başlığıyla, 2011/762 soruşturma numaralı dosya üzerinden

şüphelilerce uygulanan kurgu doğrultusunda köşe yazıları yazarak kamuoyu

oluşturmaya çalıştığı anlaşılmıştır. Köşe yazılarını yazmaya başlamadan 1 gün

önce yaklaşık 9 yıldır kullandığı telefon hattını kullanmayı bıraktığı ve

yazıları yazdığı süreçte adına kayıtlı bir cep telefonu hattı kullanmadığı

tespit edilmiştir.

İzah edilen örgütsel amaçlar doğrultusunda

şüpheli tarafından kaleme alınan köşe yazıları;[Bu kısımda

başvurucunun İstihbaratta Acem hatunları, Acem istilası karşısında istihbarattan

beklenen, SAVAK'tan VEVAK'a

İran istihbaratı, İstihbaratta mut'a operasyonları,

İstihbaratta mut'a operasyonları-2 ve Mut'a

arşivlerinde kimler var? başlıklı suçlamaya konu köşe yazılarına yer verilmiştir. Ayrıca

başvurucunun T.K. adına kayıtlı hat ile özellikle selam tevhid,

17-25 Aralıkve Milli

İstihbarat Teşkilatı (MİT) tırları soruşturmalarında aktif rol oynayan emniyet

görevlileri ve FETÖ/PDY terör örgütü ile bağlantılı suçlar nedeniyle haklarında

soruşturma bulunan ve kaçak sayılarak haklarında yakalama çıkarılan kişilerle

soruşturma süreçlerinde yaptığı görüşme kayıtlarına yer verilmiştir.]

Yapılan tüm tespitler birlikte

değerlendirildiğinde; Tutuklanmaları talebiyle sevk edilen şüphelilerin

eylemlerini, hakkında yakalama kararı bulunan FETÖ/PDY terör örgütü lideri

şüpheli Fetullah Gülen'in ve [E.U.]nun talimatlarını, resmi hiyerarşinin dışındaki ast-üst

ilişkisi içerisinde bilinçli, sistematik ve koordineli biçimde, eylem ve fikir

birliği içinde gerçekleştirdikleri, kamuoyunda 17-25 Aralık girişimleri ile eş

zamanlı olarak operasyon düzenlemek niyetiyle (dosya kapsamında hazırlanan

şahıs tespit tutanaklarının 10-15/12/2013 tarihleri arasında hazırlandığı ve

tüm teknik takiplerin 18/12/2013 tarihinde sonlandırıldığı tespit edilmiştir)

amaç birliği içerisinde hareket ettikleri, nihai hedef olarak başta Türkiye

Cumhuriyeti Hükümeti başbakan ve bakanları ile Milli İstihbarat Teşkilatı

müsteşarı olmak üzere çok sayıda devlet yetkilisini, gazeteci ve yazarları, iş

adamlarını, vakıf ve dernek yetkililerini 2011/762 sayılı sözde Kudüs Ordusu

Terör Örgütü soruşturması kapsamında terörle ilişkilendirerek gözaltına almayı

planladıkları, sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturması kapsamında 1/1/2014

tarihinde Hatay ili Kırıkhan ilçesi'nde, 19/1/2014

tarihinde Adana ili Ceyhan ilçesi'nde Milli

İstihbarat Teşkilatı'na ait yardım tırlarını MİT personeline darp, cebir ve

şiddet uygulamak ve silah doğrultmak suretiyle durdurulduğu, bu şekilde Türkiye

Cumhuriyeti Devleti ve 61. Hükümeti'nin sahte delil ve ihbarlarla terörle

ilişkilendirilmeye çalışıldığı, şüphelilerin kastının Türkiye Cumhuriyeti

Devleti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını engellemeye

teşebbüs mahiyetinde olduğu, şüphelilerin FETÖ/PDY terör örgütü liderliği ve

yöneticiliği, siyasi ve askeri casusluk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümetini

ortadan kaldırmaya veya görevini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye

teşebbüs suçlarından haklarında yakalama kararı bulunan şüpheliler Fetullah Gülen ve [E.U.] ile birlikte FETÖ/PDY terör örgütü yöneticiliği veTürkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti'ni ortadan

kaldırmaya veya görevini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs

suçlarından gözaltında bulunan şüpheli Gütekin

Avcı'nın talimatları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en üst düzey

yetkililerinin telefonlarının dinlenmesi ve Milli İstihbarat Teşkilatı'na ait

yardım tırlarının durdurulması amacıyla sahte delillerle oluşturulan sözde

Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasının başlangıç ve devamında örgütsel

faaliyet kapsamında görev aldıkları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümeti'ni

ürettikleri sahte deliller doğrultusunda terörle ilişkilendirerek yıkmayı

hedefledikleri tespit edilmiştir.

Açıklanan bu sebeplerle şüphelilerin Türk Ceza

Kanunu'nun 37/1. maddesi delaletiyle eylem ve fikir birliği içerisinde TCK'nın

312/1. maddesini ihlal ettikleri, gerçekleştirdiği eylemler ve örgütsel konumu

itibarıyla şüphelilerden Gültekin Avcı'nın TCK'nın 314/1. maddesi uyarınca

örgüt yöneticisi, diğer şüphelilerin de TCK'nın 314/2. maddesi uyarınca örgüt

üyesi konumunda oldukları, örgüt yöneticisi konumundaki Gültekin Avcı'nın

TCK'nın 220/5. maddesi delaletiyle TCK'nın 328/1. maddesi uyarınca siyasi ve

askeri casusluk suçundan da sorumlu olduğu anlaşılmakla,

Şüphelilerin üzerine atılı suçun vasıf ve

mahiyeti, mevcut delil durumu, suça dair yasada yazılı cezanın üst haddi

dikkate alınarak 5271 sayılı CMK'nın 100. vd.

maddeleri uyarınca tutuklanmalarına [karar verilmesi

talep edilmiştir.] ..."

14. Başvurucu Hâkimlikteki savunmasında özetle;

i. Selam tevhid terör örgütü (bkz. Mehmet Kuru, B. No:2015/7559, 25/12/2018)

soruşturmasından 2013 yılı Eylül-Ekim aylarında basın aracılığıyla haberdar

olduğunu, özellikle Acemuşakları

isimli sosyal medya hesabında 2011-2012 yıllarından itibaren soruşturmaya dair

haberlerin yer almaya başladığını, daha sonra ise soruşturmanın ayrıntılarının

yayımlandığını, bu soruşturma kapsamında Cumhurbaşkanı, Başbakan ve diğer kamu

görevlilerinin dinlendiğine, onlarla ilgili fiziki ve teknik takip yapıldığına

dair bilgisinin bulunmadığını, örgütün adının "Tevhidi Selam Kudüs Ordusu" olduğunu Yargıtay 9. Ceza

Dairesinin bu örgüte ilişkin kararlarından öğrendiğini ifade etmiştir.

ii. Fetullah Gülen ve E.U.yu tanımadığını,

onlarla yüz yüze veya telefonla görüşmesinin olmadığını, E.U.nun

sadece bir kez -hakkında açılan soruşturmayla ilgili olarak- geçmiş olsun demek

için kendisini aradığını ifade etmiştir.

iii. Polis müdürleri olan G.A., M.A.O., M.Y.yi tanımadığını, sadece M.A.O. ile yaklaşık bir yıl

önce telefonla görüşmüş olabileceğini, anılan soruşturma ile ilgili olarak adı

geçen kamu görevlileri ya da başkaca herhangi bir kimseden bilgi veya belge

almasının söz konusu olmadığını savunmuştur.

iv. Suçlamaya konu köşe yazılarını istihbarata olan merakından,

eski Cumhuriyet savcısı olmasından, polis teşkilatı ile alakası ve istihbarat

hukukuyla ilgili çalışmaları bulunmasından dolayı yazdığını, aynı zamanda

DHKP-C ve irtibatlarıyla ilgili de dört yazı yazdığını belirtmiştir. Başvurucu

bu yazıları istihbarat hukukundaki çalışmalarının bir gereği olarak ülkesini

uyarmak için yazdığını savunmuştur. Başvurucu 2004 yılında "İstihbarat Teknikleri, Aktörleri, Örgütleri ve

Açmazları" isimli kitabı, 2005 yılında "İstihbarat Oyunları" ve "Karanlık İlişkiler", 2007

yılında da "Seçilmiş Terör"

isimli kitabı yazdığını ve ilk olarak bu kitapta "Selam Tevhid Kudüs Ordusu"

ismini kullandığını ifade etmiştir.

v. Suçlamaya konu yazılarında muta nikâhını istihbaratta kadın

tuzağının sık kullanılması nedeniyle uyarı amaçlı yazdığını, kesinlikle Selam Tevhid

soruşturması kapsamına alınan kişilere ilişkin olarak -özel bir amaçla-

yazmadığını savunmuştur. Başvurucu, yazılarındaki temel hedefin adli makamları

ve istihbarat mekanizmalarını harekete geçirmek olduğunu savunmuştur.

vi. 2013 yılında "PKK'da

İç Savaş Hazırlığı" isimli yazı dizisini yazdığını ve YDGH'nin kurulduğunu ilk kendisinin söylediğini, eski bir

savcı olması ve medyada yer alması nedeniyle bu hususlarda yazmasının doğal

olduğunu savunmuştur.

vii. 2012 yılında Iğdır'da bazı kadınların İran devleti adına

ajanlık yaptığına dair soruşturma başlatıldığını ve birkaç kadının ifadesinin

alındığına dair Hürriyet gazetesinde 2/9/2012 tarihinde haber yapıldığını, bu

haberler çoğalınca konunun ilgisini çektiğini ve bu konuda yoğunlaşarak

suçlamaya konu yazıları yazdığını savunmuştur.

viii. Y.A., Ö.K., O.Ö.A., K.D. ve E.Ü. isimli polis müdürleriyle

17-25 Aralık soruşturmasından önce yüz yüze ya da telefonla herhangi bir

görüşmesinin olmadığını, bu kişilerden 22 Temmuz'dan sonra haberdar olduğunu ve

bir kısmı ile sonradan gazeteci olarak irtibata geçtiğini, daha sonra da

birlikte televizyon programı yaptıklarını savunmuştur.

ix. "Şefkattepe"

isimli dizinin "Karanlık Kurul"

olarak bilinen bölümünde muta nikâhından sıkça bahsedilmesinden haberinin

olmadığını, diziyi izlemediğini, bu nedenle dizideki karakterlerle ilgili

bilgisinin bulunmadığını savunmuştur.

x.Fetullah Gülen grubu ile organik bir bağının

olmadığını, o gruba yakınlığı ile bilinen televizyon kanalında yorumculuk

yaptığını ve gazetede yazılar yazdığını ifade etmiştir.

xi. Polis Müdürü M.A.O. ile çok sık görüşmediğini, yüklenen

suçlara temel teşkil edecek bir telefon görüşmesi de yapmadığını ancak M.A.O.nun Ortadoğu uzmanı olması nedeniyle 24 Aralık'ta

görüşmüş olabileceğini, gazeteci olması nedeniyle bilgi almak için birçok

kişiyle görüşmesinin doğal olduğunu ancak görüştüğü kişilerin bağlantılarını ve

niyetlerini bilemediğini, bunun da doğal olduğunu, bu kişilerin bağlantılarını

araştırmak gibi bir yükümlülüğünün de olmadığını ileri sürmüştür.

xii. Başvurucu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Bluf

kararında basın mensuplarının kamuoyunu ilgilendiren istihbarat raporlarını

bile açıklayabileceğini karara bağladığını, ayrıca AİHM'in

Lingers

kararında bir bilginin bir kez kamuoyuna intikal ettikten sonra devlet sırrı

olmaktan çıkacağını ve gizliliğinin korunmasından bahsedilemeyeceğini de karara

bağladığını belirterek bu soruşturma kapsamında daha önceden ifade vermek

istediğini ancak Savcılığın ifade almak istememesi üzerine kendisinin de

ifadeye gitmediğini ileri sürmüştür.

15. Başvurucu müdafileri ise özetle başvurucunun İzmir Barosuna

kayıtlı avukat olduğunu, bu nedenle soruşturma için 19/3/1969 tarihli ve 1136

sayılı Avukatlık Kanunu'na göre Bakanlıktan izin alınması gerektiğini ileri

sürmüşlerdir. Başvurucu müdafileri; suçlamaya konu yazılarda bahsedilen muta

nikâhıyla ilgili olarak -başvurucunun yazılarından önceki tarihlerde-başlatılan

soruşturmalar ve açılan davalar bulunduğunu, birçok ulusal gazetede buna

ilişkin haberler yapıldığını ifade ederek atılı suçların yasal unsurlarının

oluşmadığını ve soruşturma makamlarınca başvurucuya yüklenen suçların

unsurlarının açıkça ortaya konulamadığını, suçlamanın soyut iddiadan ibaret kaldığını,

ayrıca suçlamaya konu eylemlerin köşe yazıları olması nedeniyle ifade ve basın

özgürlüklerinin ihlal edildiğini, AİHM'in benzer

konularda ifadeye çağrılmayı dahi ihlal sayan kararlarının bulunduğunu ifade

ederek somut olayda kuvvetli suç şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin

bulunmadığını belirtmişler ve başvurucunun serbest bırakılmasını talep

etmişlerdir.

16. Hâkimlik 20/9/2015 tarihinde başvurucunun anılan suçlardan

tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

" ...

2-Şüpheli Gültekin Avcı'nın dosya arasında

bulunan bilgi ve belgeler, alınan HTS raporları, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini

ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme

suçlarından tutuklu bulunan polis müdürlerinden, hakkında yakalama ve tutuklama

kararı bulunan kişilerle yaptığı telefon görüşmeleri ve trafiklerive

zamanlamaları bu doğrultuda 'Selam Tevhid Terör

Örgütü dosyası' kapsamında algı çalışması yürüttüğü, bu doğrultuda yazılar

yazdığı, uzun süredir kullandığı telefonu kapatıp bu çalışmalar sırasında bir

ay telefon kullanmadığı, yazılarının Fetullah

Gülen'in 14 Ekim 2013 tarihinde yaptığı konuşmasında 'selam çakmak' ifadesini

kullanması, aynı süreçte Fetullah Gülen yanlısı STV

isimli televizyon kanalında şefkattepe isimli diziye

sonradan eklenen 'karanlık urul' olarak adlandırılan

sahnelerde 'muta nikahı' ibaresinin l6 defa 'kılcal' kelimesinin 61 defa

kullanılması buna paralel olarak ısrarlı bir şekilde sevk yazısında belirtilen

yedi adet 'muta nikahı, selam tevhid terör örgütü,

istihbarat' odaklı yazıları kamuoyunda algı oluşturmaya yönelik olarak yazması,

sorgu esnasında HTS raporları ile çelişecek şekilde çelişkili beyanlarda

bulunması, kaleme aldığı yazılardan soruşturma dosyasına ilişkin sadece

operasyon biriminin elinde bulunan belge ve bilgileri çarpıtarak yayınladığı,

hakkında yakalama kararı bulunan Fetullah Gülen ve [E.U.]'nun telkinleri

doğrultusunda fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettiği, 17-25 Aralık

girişimleri ile eş zamanlı olarak operasyon düzenlemek niyeti ile hareket

ettikleri, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını, bakanlarını, MİT müsteşarını,

birçok vali, genel müdür, bürokrat, dernek ve vakıf yöneticisini terörle,

casuslukla ilişkilendirerek gözaltına almanın planlandığı, 'Selam Tevhid Terör Örgütü dosyasına' zemin oluşturmaya yönelik

faaliyetlerde bulunduğu, dosya kapsamından edindiği gizli bilgileri ifşa

ettiği, bu eylemlerin müsnet silahlı terör örgütü

kurma ve yönetme, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya

görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçlarına ilişkin

kuvvetli suç şüphesini hakimliğimizde oluşturduğundan müsnet

suçların vasıf ve mahiyeti, kanunda öngörülen ceza miktarları, CMK'nın 100/3. maddesinde sayılan suçlardan olması nazara

alınarak şüphelinin; silahlı terör örgütü kurma ve yönetme, Türkiye Cumhuriyeti

Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme

ve devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk

amacıyla temin etme suçlarından CMK'nın 100. ve devamı maddeleri uyarınca ... [tutuklanmasına

karar vermiştir.]... "

17. Başvurucu 29/9/2015 tarihinde tutuklama kararına itiraz

etmiş, İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği 1/10/2015 tarihinde tutuklama kararının

usul ve yasaya uygun olduğunubelirterek itirazı

reddetmiştir.

18. Karar başvurucuya 22/10/2015 tarihinde tebliğ edilmiştir.

19. Başvurucu 20/11/2015 ve 8/1/2016 tarihlerinde bireysel

başvuruda bulunmuştur.

20. Başsavcılığın 22/3/2016 tarihli iddianamesiyle başvurucu

hakkında devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî

casusluk amacıyla temin etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya

veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, silahlı terör örgütü kurma

veya yönetme, özel hayatın gizliliğini ihlal etme, hukuka aykırı olarak kişisel

verileri kaydetme, resmî belgede sahtecilik, kamu görevlisinin resmî belgede

sahteciliği, suç uydurma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme,

devletin güvenliğine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri casusluk

maksadıyla açıklama suçlarından cezalandırılması istemiyle İstanbul 14. Ağır

Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır.

21. İddianamede öncelikle Fetullahçı

Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanmasından (FETÖ/PDY) ve örgüt liderinin

talimatları doğrultusunda yürütülen Kudüs

Ordusu terör örgütü soruşturmasının başlatılması ve yürütülmesi

sürecinden bahsedilmiştir. Bu bağlamda FETÖ/PDY'nin

Kudüs Ordusu terör örgütü soruşturması kapsamında mağdur ve müştekilere yönelik

uydurma gerekçelerle iletişimin tespiti ve teknik araçlarla izleme tedbirleri

uygulayarak özel hayata ilişkin telefon görüşme sesleri ve fiziki takip

görüntüleri elde ettiği ve yapılacak operasyonlar öncesinde (17-25 Aralık ve

MİT tırları soruşturması) -örgüt lideri, yöneticileri ve üyeleri tarafından-

örgüt medyası aracılığıyla kamuoyu oluşturma çalışması yürüterek mağdur ve

müştekileri itibarsızlaştırıp kendilerini savunamaz hâle getirmeye çalıştığı

iddia edilmiştir.

22. İddianamede, FETÖ/PDY ve Selam

Tevhid terör örgütü soruşturmasından

bahsedildikten sonra başvurucunun 17-25 Aralık (anılan soruşturmalara ilişkin

bilgiler için bkz. Aydın Yavuz ve diğerleri [GK],

B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 30) ve MİT tırları soruşturmaları (Süleyman Bağrıyanık ve

diğerleri, B. No: 2015/9756, 16/11/2016) öncesinde veya eş zamanlı

olarak birtakım konuları çarpıtarak yazdığı- suçlamaya konu yazıları ve örgütle

irtibatından bahsedilmiştir. Bu bağlamda iddianamede;

i. Başvurucuya ait olan ve suçlama konusu yapılan 26/9/2013

tarihli "İstihbaratta Acem

Hatunları", 30/9/2013 tarihli "Acem

İstilası Karşısında İstihbarattan Beklenen", 1/10/2013 tarihli

"Savak’tan Vevak’a

İran İstihbaratı", 7/10/2013 tarihli "İstihbaratta Mut’a Operasyonları", 8/10/2013

tarihli "İstihbaratta Mut’a

Operasyonları-2" ve 10/10/2013 tarihli "Mut’a Arşivlerinde Kimler Var?" başlıklı

yazılara yer verilmiştir. Başvurucunun;

- 26/9/2013 tarihli "İstihbaratta

Acem Hatunları" başlıklı yazısının içeriği şöyledir:

"İstihbaratta

kadın cazibesine dayalı operasyonlar bal tuzağı (honey

trap) olarak bilinir. Bu işin şövalyesi MOSSAD İstihbarat Akademisi'dir. Onu

efsane Sovyet istihbarat servisi KGB takip eder. En meşhur operasyon, Vanunu olayıdır.

Mordechai Vanunu 1976-85 yılları arasında İsrail'in

Necef çölündeki Dimona Nükleer Araştırma Merkezi'nde

teknisyen olarak çalıştı. Dimona'daki nükleer

tesisleri, Sunday Times'a ifşa eden Vanunu Londra'da

güzel Cindy'le tanışır. İki sevgili hafta sonu tatili

için Roma'ya uçar. Vanunu, Roma'da MOSSAD Katsaları'nca paketlenip yargılanmak üzere İsrail'e intikal

ettirilir.

Cindy kod Cheryl Ben Tov,

MOSSAD Katsa subaylarından bir alt seviyede bulunan Bat-Leveyha

ajanıydı. MOSSAD Cheryl'ı operasyonda kullanmak üzere

Tel Aviv'de değişik güvenli evlerde haftalarca eğitip bir sürü testlerden

geçirmişti. Yaşadıklarını kocasına bile anlatmayacağı söylendi. Araba çalmayı,

sarhoş rolü yapmayı ve erkeklerle nasıl sohbet edeceğini öğrendi. MOSSAD

eğitmenleri Cheryl'a cinsel tecrübeleri ile ilgili

mahrem sorular sordular. Gerekirse bir yabancıyla yatar mıydı? Görev gereği

yatabilirim diye cevapladı Cheryl. Bu aşk değil

sadece seks olurdu ona göre. Bundan sonra kandırmak, baştan çıkarmak ve seksi

nasıl kullanacağını öğrettiler ona.

Paketlendi ve İsrail'e kaçırıldı,

Bütün mermilerin hedefin üzerine nasıl

boşaltılacağını öğrendi. Bunlardan sonra Cheryl'a

yapacağı görev tüm hatlarıyla anlatıldı. Bir maske hikâyesi hazırlandı. Görevi,

Vanunu'yu Roma'ya götürmekti. Maske hikâyesine göre Cheryl'ın Roma'da kız kardeşi vardı. Vanunu'yu

İngiltere'nin dışına çıkartmak, Cheryl'ın yeteneğine

kalıyordu. Ve Cheryl 23 Ekim 1986 günü daha önce

Londra'ya gitmiş olan MOSSAD ekibine katıldı.

Cindy Johnson adını kullanarak Londra'da Strand Palace'da bir odaya yerleşti. MOSSAD psikologları, Vanunu'nun küçücük Beersheba

kasabasında yalnızlığını ve bir kadınla birlikteliğe hasret olduğunu önceden

tahmin etmişlerdi. Cheryl, Vanunu

ile tanıştı ve bir müddet sonra onu Roma'ya gitmeye razı etti. Roma'ya

gittiklerinde evde onları 3 MOSSAD Katsası bekliyordu.

Operasyon başarı ile sonuçlandı.

Vanunu paketlendi ve uçakla İsrail'e kaçırıldı. (1986) İsrail'de gizlice

yargıladılar Vanunu'yu. Suç: Gizli devlet sırlarını

açıklamak ve casusluk... Cezası: 18 yıl... Elin oğlu ihaneti affetmedi ve 18

yılın hepsini çektirdiler Vanunu'ya.

Türkiye'de Olsa Herhalde 50 Kere Tahliye

Olmuştu.

Pek çok Hollywood yıldızı ve Amerikan Kongresi

üyesi de Vanunu'ya destek verdi. Serbest bırakılması

için kampanyalar düzenlendi, uluslararası barış hareketinin sembolü haline geldi,

defalarca Nobel Barış Ödülü adayına gösterildi.

İsrail'in bütün bunlara tepkisi 1997'de

dönemin Cumhurbaşkanı Ezer Weizman'ın sözlerindedir:

"O, sırları ifşa eden bir casus. Bunu para yerine ilkeler için yapması bir

fark yaratmaz. O vatanına ihanet etti." Hoşunuza gitmese de işte budur

gerçek. Türkiye'de olsa herhalde 50 kere tahliye olmuştu. Hatta bu uluslararası

destekle lehinde bir de kanun çıkarılırdı. İsrail kuşkusuz insanlık dışı

yöntemleriyle bilinen bir terör devletidir. İhaneti cezalandırmaktan tüm dünya

birleşse geri adım attıramamıştır gördüğünüz gibi. Bu bir devlet ciddiyeti ve

ibretamiz bir kararlılıktır.

Gelelim bize... Halen tespit edilemeyen

yüzlerce İran saha ajanı ve haber kaynağı saadetle görevlerini icra ediyorlar.

SAVAMA, Türkiye'de asrın istihbarat

fırsatlarını yakaladı. Ciddiyetle ve rasyonelce bunu azami derecede

değerlendiriyor. Geçerli İran pasaportu verilerek, ticaret veya turizm amaçlı

Türkiye'ye Acem hatunları sahada bal tuzağında.

Hatırlarsanız geçen sene Iğdır'da casusluk

yaptığı iddia edilen İranlı 10 kadın sınır dışı edilmişti. Mesele keşke sınır

illerimize sızılması kadar basit olsaydı, keşke tespit edilenlerin sınır dışı

edilmesiyle bitseydi ...

Ölümcül sorular var kafamda. Doktor, hemşire,

ebe, kuaför adı altında Türkiye'ye getirilen İranlı kız sayısı 5000 civarında

mı? Yabancı istihbarata karşı koyma hedeflerinde İran yok mu?

Bizim kritik noktadaki bürokratlarımız Acemler'in bal tuzağına karşı direnç gösterebiliyorlar

mı?"

-30/9/2013 tarihli "Acem

İstilası Karşısında İstihbarattan Beklenen" başlıklı yazısının

içeriği şöyledir:

"İstihbaratta

hezimetler birbirini takip ederse, dış politikadaki girişimleriniz ve parlak

askeri donanımınız fayda etmez. Henry Ford'un isabetle belirttiği gibi;

başarının bir sırrı varsa, karşınızdakinin bakış açısını kavramak, öğrenmek ve

onun gözüyle görebilmektir. Papa, Büyük Avrupa Hun İmparatoru Atilla'nın

büyüden korktuğunu casusları sayesinde öğrenmiştir. Sultan 2. Abdülhamid de

istihbaratın hayati önemini idrak eden yöneticilerden biri olarak Yıldız

İstihbarat Teşkilatı'nı kurmuş ve şöyle demişti:

'Yabancı devletler, kendi emellerine hizmet

edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet

güven içinde olamazdı ...'

Yabancı istihbarata karşı koyamıyorsanız,

ürettiğiniz politikalar muhteşem bile olsa, sizin proje ve planlamalarınızı

darmadağın eden daha muhteşem hamleleri düşmanlarınızda görerek sarsılırsınız.

İstihbarat, politikanın öncüsü ve keşif

koludur. İstihbaratta kör ve sağırsanız, politikalarınızı muhkem doneler

üzerine inşa edemez, karambol rüzgarlarına boyun eğersiniz. Pokerde çektiğin

kartı rakip oyuncu görüyorsa politik hamle planlamanız beyhudedir.

Türkiye'nin CIA, MOSSAD veya Rus SVR gibi

istihbaratta ekol teşkil eden servisler karşısında beklenen etkiyi ve

yırtıcılığı gösterememesi, zorumuza gitse de kaçınılmaz bir gerçeği gösterir.

Ama hiçbir zaman başarılı istihbarat operasyonlarıyla espiyonaj literatürüne

geçmeyen vasat İran istihbarat unsurlarının, bugünün Türkiye'sinde cirit

atması, buna rağmen merkezi istihbaratımızca tespit edilememesinin açıklaması

yoktur. Ülkedeki Acem entrikalarını deşifre etsin diye Kuşçubaşı Eşref'i

çağırma imkânımız yok.

Acemler'in ülkemize nüfuzu açısından bugünkü durumun Şah İsmail döneminin

Osmanlı'da gösterdiği espiyonaj faaliyetlerinden daha vahim olduğu söz

götürmez. Üstelik Devlet-i Aliyye Acem çaşıtlarına

karşı azami direnç gösterebilmiş, sertliğe varan sıkı tedbirler almıştır. Ama

bugün Türkiye'de cirit atan Acem çaşıtlarına karşı etkili bir İKK faaliyetinin

yürütül(e)mediği acı bir gerçektir.

Hele dış oparetif

hamleler konusunda Enver Paşa'nın kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa bile bugünün

MİT'inden daha yırtıcı ve daha ileri bir konumdaydı. (İnsana dayalı klasik

istihbaratta-Human Intelligence) Bugün MİT, çözüm

sürecinin ayrılmaz bir parçası haline gelen Kuzey Suriye'nin kaderinde söz sahibi

bile olamazken... Süleyman Askeri Bey'in başında bulunduğu Teşkilat-ı Mahsusa,

özel bir timle, 1913 İstanbul Anlaşması sonucu Bulgarlar'a

terk edilen Batı Trakya'da, Osmanlı Devleti'nden ayrı bağımsız bir Batı Trakya

Türk Devleti bile kurmuştur. İttihatçılara övgüler düzdüğüm sanılmasın. Adamlar

ne büyük iş koymuşlar, istihbaratta pes doğrusu dedirtmişler ona bakın.

İnanabiliyor musunuz, bir istihbarat servisi Türkiye Cumhuriyeti'nden önce, ilk

Türk Cumhuriyeti'ni kuruyor. Temmuz 1913'te Edirne'nin geri alınmasından kısa

bir müddet sonra, Enver Paşa'nın emirleri üzerine bu bölgeyi Bulgarlar'dan kurtarmak ümidiyle kısa ömürlü bile olsa Batı

Trakya Muhtar Türk Cumhuriyeti'ni kurdu.

Bunu da geçelim.

Teşkilat-ı Mahsusa Batı Trakya Muhtar Türk

Cumhuriyeti'ni kurduğunu ilan edince Bulgar ve Yunan Krallığı bu cumhuriyeti ve

hükumetini tanımak zorunda kaldılar. Hükumet ise hemen para ve pul bastırır.

Kurulan hükumetin geçici başkanlığına teşkilatın güvendiği bir isim olan

Gümülcine belediye başkanı getirilir. Bölge ve yeni kurulan hükumet her yönden

ve şartlar neyi gösterirse göstersin bütünüyle Teşkilat-ı Mahsusa'nın

kontrolü altındadır. Ve kurulan bu cumhuriyetin asker sayısı 4 Ekim 1913 tarihi

itibariyle 29.000 olduğu zikredilmiştir. Bu devlet 25 Ekim 1913'e kadar yaşar.

Teşkilat-ı Mahsusa'yı

5 yıl sonra yine bir başka Türk Cumhuriyeti kurarken görmekteyiz. Hem de bu

defa Balkanlar'dan binlerce kilometre uzakta, Doğu Anadolu hududunda bir

devletin kuruluşuna öncülük ettiğini görüyoruz. Bu devlet ise, Kars ve

civarında 1918'de kurulan Azerbaycan Türk Cumhuriyeti'dir.

Biz istihbaratımızdan sağda solda devlet

kurmasını, gidip oraları fethetmesini de istemiyoruz. Kendi devletinizi 3

paralık Acem dilberlerine ve SAVAMA casuslarına karşı koruyabilin; ülkenizin kalbinden

Tahran'a canlı yayın yapmasınlar, istihbaratımızı bu kadar da ayağa düşmesin

diyorum. Devletin tepesinde konuşulanlar, sanki İran'ın VEVAK merkez ofisinde konuşulmuşcasına kolay sızmasın istiyorum. Karşınızdakiler

CIA, MOSSAD ve SVR gibi yüksek teknolojili efsane bir servis de değil. Çok şey

mi istiyorum?"

-1/10/2013

tarihli "Savak’tan Vevak’a

İran İstihbaratı" başlıklı yazısının içeriği şöyledir:

"Geçen

yıl aralıkta ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) İran İstihbarat Teşkilatı'nı Ortadoğu'nun

en güçlü servisi olarak tanımladı. Pentagon, İran'ın aktif 30 bin istihbarat

personeline işaret ediyordu. Acem istihbaratının retrospektifi ve bugünü,

Pentagon'un haklı olduğunu gösteriyor.

1953'te Şehinşah

Muhammed Rıza, Batılı istihbarat örgütlerinin (CIA-MOSSAD) desteğiyle 1957'de

SAVAK adlı istihbarat servisini kurdu. Nüfuzunun zirvesindeyken SAVAK'ın kadrolu, ajan çalıştırma yetkisine sahip 13

Seksiyon Şefi vardı. Bu şekilde ABD'de eğitim gören 30 bin İranlı öğrenciyi

kontrol edebilen bir sistemi de hayata geçirmişlerdi. Bu sistem Humeyni ve

sonrasında da daha sofistike bir şekilde uygulamaya devam edildi. Halen de

böyledir.

Bugünkü SAVAMA'nın sofistike

espiyonaj ağından bizimkilerin ne kadar haberi var bilinmez. ABD'deki SAVAK

ajanlarının başı, İran Elçiliği'nde ataşe kisvesi altında çalışıyordu. Bu

faaliyetlerden FBI, CIA ve ABD Dışişleri Bakanlığı haberdardı. SAVAK'ı gördüler ve kontrol ettiler. Şah'tan sonra Humeyni,

ilk iş olarak SAVAK'ı lağvetti. Servisin ileri

gelenleri yargılanarak idam edildi. Yüksek rütbeli SAVAK ajanları 1979-81

yılları arasında yok edildi. Böylece şahlık döneminin meşhur SAVAK'ı yerini Molla rejiminin SAVAMA'sına

bıraktı. 1984'te Muhammed Reyşehri'nin başkanlığında

ülkedeki güvenlik ve istihbarat birimleri örgütlenerek Vezaret-i Ettela'at Ve Amniyet-i

Kisvar-VEVAK (İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı)

kuruldu. VEVAK, kuruluşundan itibaren SAVAMA'nın

rolünü üstlendi. Ülke içi muhalefeti ortadan kaldırmak için bazı eski

istihbarat subayları ile alt rütbedeki SAVAK ve eski ordu istihbaratçıları da VEVAK'ta görevlendirildiler. Geniş bütçesi ve devasa

örgütlenmesiyle VEVAK, İran yönetimindeki en güçlü bakanlıklardan birisidir. Bakanlık

geleneksel olarak Ali Hamaney'in Velayet-i Fakih

Örgütü'nün rehberliğinde faaliyet göstermektedir. Asli personeli ya İran

elçilik ve konsolosluklarında çalışan diplomatlar veya rehberlik ve propaganda

temsilcileridir. Gayri resmi personel arasında Iran Air,

İranlı öğrenciler, iş adamları ve bazı muhalefet mensupları da bulunmaktadır.

İran, 1979'dan bu yana "şiddet eylemlerini" dış politikanın güçlü bir

"enstrümanı" olarak kullanmaktadır. Hem de en üst düzeyde.

İran Cumhurbaşkanı ve dinî liderlik "onay"

makamı olarak bu konuda baş sorumluluğu yüklenmektedir.

VEVAK, bilgi toplamanın yanında radikal

gruplar ve İslâmi Hareket Örgütleri ile irtibat

sağlamaktan sorumludur. VEVAK güdümlü faaliyetler, iki hedef ekseninde

gerçekleşir: Rejim muhaliflerini cezalandırmak ve İslâm Devrimi'ni ihraç etmek.

Bugünün Türkiye'si de her iki hedefin namlusundadır. Zira Şii jeopolitiğine

engel teşkil ettiğiniz sürece rejim muhalifi gibi operasyon hedefisiniz.

Üst yapı olan VEVAK bünyesindeki istihbari eylem kurumları ise şunlar:

1- SAVAMA

Asli dış istihbarat servisidir. Batılı

ülkelere (Türkiye'ye) yönelik faaliyetler, Hizbullah ve diğer dini motifli

örgütlerin faaliyetlerini yönlendirir. 2000'lerin başında Lübnan, Sudan ve

Almanya'da ana faaliyet merkezleri vardı.

2- Devrim Muhafızları (PASDARAN)

120 binin üzerinde askeri personeli olan yapı,

rejim muhaliflerini takip etmekle görevli bir istihbarat ünitesine de sahiptir.

Ayrıca "Basij" adı verilen gönüllüler de PASDARAN'ın kontrolü altındadır. 1988'de 900 bin elemanı

olan yapı, Şii itikadına (jeopolitiğine) uymayan kişilerin tespiti ve

yakalanmasında yardımcı olmaktadırlar. Son dönemde İran'ın Türkiye'ye

sızmasında ve Türk bürokratlara yönelik bal tuzağı operasyonlarında PASDARAN'a bağlı Basijler'in

oldukça etkili oldukları gözlenmektedir. Dış operasyonlar her halükarda SAVAMA ile ortak yürütülmektedir. Yine başında bir

general bulunan PASDARAN'a bağlı "Kudüs

Kuvveti" ülke dışı harekâtlardan sorumludur.

3- Kurtuluş Hareketleri Dairesi

PASDARAN'ın Körfez Taburu olarak kuruldu. Nisan 1995'te PKK, ASALA, Japon Kızıl

Ordusu ve Hizbullah gibi uluslararası terör örgütleri ile bir toplantı

düzenledi. Daire, bu örgütlere askerî, malî ve lojistik destek vermeyi taahhüt

etmişti. Bu taahhüdünü hâlâ sürdürüyor.

4- Bidayette ABD sistemine göre dizayn edilen

İran Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı (J-2)

Bugün İran'ın Türkiye operasyonları özellikle

PASDARAN ve SAVAMA tarafından yönlendirilmektedir.

ABD, Acem çaşıtlarını gördü ve durdurdu.

Konu teknolojik istihbarat değil insana dayalı

beşeri istihbarat olduğu halde Milli kurumlarımız,

Türkiye'yi ana faaliyet merkezi haline getiren Acem çaşıtlarını görüp de mi

durduramadı yoksa görmediği için mi durduramadı veya dost unsur deyip hiç mi

oralı olmadı bilinmez."

-7/10/2013 tarihli

"İstihbaratta Mut'a Operasyonları" başlıklı yazısının

içeriği şöyledir:

"Şeytanın

bir yüzü İsrail'se diğer yüzü İran'dır. Ne ilginç bir menfaat kesişmesidir ki,

Ortadoğu'da Şii-Sünni polarizasyonunun yükselmesi en çok ikisinin işine

yarıyor. İran, mezhepsel gerilimin tırmanmasıyla Şii jeopolitiğinde aktif

taşların ve dekorların kımıldatılamayacak şekilde yerine oturmasını sağlıyor.

İsrail ise, etrafındaki İslam ülkelerinin Şii-Sünni gerginliğiyle birbirini

operasyon hedefi haline getirdiğini görerek huzur duyuyor. Şii-Sünni gerilimi,

İsrail ve İran'a kazandırırken, Türkiye'ye kaybettiriyor.

Bu kaygan zeminde operasyonel

istihbarat, Türkiye'nin ve bölgenin kaderinde belirleyici parametrelerin

başında geliyor. Kadın cazibesine dayalı istihbari

operasyonların şövalyesi MOSSAD iken, bugünün VEVAK'ı

bal tuzakları konusunda MOSSAD'ı büyük ölçüde geride bıraktı. MOSSAD'ı bile

rahatsız edecek ölçüde... Pasdaran ve Savama

tarafından sevk ve idare edilen, özellikle Türkiye'de yoğun faaliyet gösteren Basij kadınları, bal tuzağında MOSSAD kadınlarını

unutturdu.

Şahide bile gerek yok

Bir 'İslam ülkesi' olan İran, istihbarat

namına İslam hukukunca zina kabul edilen bir eyleme nasıl göz yumabiliyor?

Mut'a nikâhıyla.

Bilineceği üzere mut'a

nikâhı, bir erkeğin, rızası olan bir kadınla, bir ücret karşılığında, belirli

bir süreliğine evlenmesidir. İran'da egemen Şia itikadında mut'a

nikâhının gerçekleşmesi için her iki tarafın rızası, ücret ve sürenin

belirlenmiş olması gerekli ve yeterlidir. Şahide bile gerek yoktur.

Şii jeopolitiğinin etkili kılınmasında en

önemli enstrümanlardan biri olan mut'a nikâhı, Wikileaks'e de konu oldu. Wikileaks

belgelerine göre de, İran mut'a

nikâhını diplomatik amaçlı kullanıyordu. Aralık 2010'da Wikileaks

tarafından ifşa edilen Bağdat ABD Büyükelçiliği'nin diplomatik belgelerinde,

'İran'ın mut'ayı yaygınlaştırmaya çalıştığı,

Irak'taki etkisini güçlendirme gayesiyle Arap aşiret şeyhlerine mut'ayla kadın temin ettiği' yönünde önemli bilgiler vardı.

Yine Wikileaks'ce

yayınlanan ABD Bağdat Büyükelçiliği'nin diplomatik belgelerinde İran'la ilgili

önemli bir detay daha vardı: İran'ı ziyaret eden Iraklı aşiret liderlerinden

biri şöyle diyor: 'İran'ı ilk ziyaretimizin ardından bu ülkeyi ziyaret eden tüm

aşiret önderlerinin mut'adan istifade ettiklerinin

farkına vardım!'

Wikileaks'e göre aşiret lideri şu çarpıcı ifadeleri de ekliyor: 'İran'a her

gittiğimde akrabalarımıza tedavi için oraya gittiğimizi söylüyorduk. İran'da

bizler İranlı yetkililerin sağladığı imkânları kullanıyor, mut'anın

keyfini çıkarıyorduk.' Nitekim Kuwait Times'a göre, Beşşar Esed'in danışmanı Buseyna Şaban, 23 Aralık 2011'de yaptığı basın

açıklamasında, ellerinde Körfez ülkeleri liderlerinin seks kasetlerinin

bulunduğunu belirterek, bunları internet sitelerinde yayınlayabileceklerini

söylemişti.

Pasdaran arşivlerinde yer alıyor.

Şaban, 'kasetleri internet sitelerinde

yayınladıktan sonra Arap yetkililer elimizdeki kozları görecek' demeyi de ihmal

etmedi. Bu açıklamadan sonra Körfez ülkelerinin Beşşar

Esed'e olan baskılarındaki azalma dikkate şayandır.

Acem yetkilileri misafirlerine mut'a namıyla kadın

ayarlarken bunları kuşkusuz misafire haz ikramkârlığıyla

yapmıyorlar. Acem istihbaratınca kayda alınan tüm mut'a

eylemleri, zamanı ve yeri geldiğinde kullanılmak üzere Pasdaran

arşivlerinde yerini alıyor. Nikâh anlayışı bu noktada olduktan sonra, Acemler'in espiyonajda kadın kullanması ve sonuç alması çok

daha kolay ve etkilidir."

-8/10/2013 tarihli "İstihbaratta

Mut'a Operasyonları-2" başlıklı yazısının içeriği şöyledir:

"2000'li yılların başlarında Lübnan,

Sudan ve Almanya VEVAK ana faaliyet merkezleri iken, bugün Türkiye de VEVAK'ın ana faaliyet merkezi konumuna yükselmiştir.

Yalan yok. İstihbarat ve terör sahasında kadın

sadece bir araçtır. Kadın hakları, kadına saygı, pozitif ayrımcılık gibi

kavramlar istihbaratta sadece komedi unsurudur. Kadın cinselliğine dayalı bal

tuzağı operasyonlarında efsane KGB ve MOSSAD'ın namı yaygındır demiştim. Lakin

bu işte kullanılacak kadını bulmak ve eğitmek kolay değildir. Mesela MOSSAD

operasyonu olan Vanunu olayında kadrolu bir Bat Leveyha ajanı olan Cheryl Ben Tov'un hedefle cinsel ilişkiye girmek dahil tüm görevi

kabul etmesi, servisçe aşılması gereken bir kademeydi. Cheryl

görev gereği yatabileceğini söyledi de ancak bundan sonra eğitim aşamasına

geçilebildi. MOSSAD bu kadın ajanı operasyonda kullanmak üzere Telaviv'de değişik güvenli evlerde haftalarca eğitip bir

sürü testlerden geçirmişti.

KGB'ye sattı

Bu eğitimlerde hızlı bir ekrandan nasıl

geçeceğini, çok sayıda isimleri nasıl ezberleyeceğini, otururken nasıl silah

çekeceğini, silahını kalça üstünde ve iç çamaşırının içinde nasıl saklayacağını

ve silahına kolayca ulaşabilmek için eteğine nasıl gizli bir yırtmaç

yapabileceğini öğrettiler. Bu zorlu ve zaman gerektiren bir eğitim demek.

1972'de KGB örgütünden ayrılan Hola kod adlı Melita Norwood, Londra'daki görevlerinde, vücudunu KGB misyonu

için erkeklere nasıl sattığını şöyle anlatıyor: 'Servislerin bir kuralı vardır.

Bir kadın ajan, bilgi alacağı erkeğe aşık olursa, onun

işi biter. Ama ben profesyoneldim.

'Hola bu sayede 1930

ve 1972 yılları arasındaki İngilizler'in tüm nükleer

sırlarını KGB'ye yollamıştı. Vera kod ismiyle yazılan

bir kitapta, KGB'nin, kadın ajanlara seksi nasıl kullanacağının öğretildiği

anlatılmaktadır. Bu anlatımlara göre servisin önde gelenleri, ilk olarak kadın

casuslara seks teknikleri öğretiyorlardı. Hatta utangaçlık ve çekingenliklerin

kaybolması için toplu seks yapıldığı da zikrediliyor. Vera

seks dersi aldığı günleri şöyle anlatıyor: 'Kendimizi asker, vücudumuzu da

silah gibi görmemiz öğretildi. Derslerin sonunda herhangi bir erkekle

yatabilecek ve ondan istediğimiz bilgileri alabilecek seviyeye gelmiştik'

Servislerin bal tuzağı operasyonlarındaki en

büyük kozu, sahaya süreceği kesinlikle güzel olması gereken kadını bulabilmek.

MOSSAD, CIA, Ruslar'ın eski KGB ve bugünün SVR'si asli servis elemanları olan güzel casusları bile bu

işlerde kullanmaktan asla geri kalmamışlardır. Lakin operasyonlara yeter sayıda

güzel kadın ajan çoğu zaman yoktur. Bu halde servislerin asli kaynakları,

fahişeler, masaj salonları ve manken ajanslarıdır. Özellikle Rus SVR, MOSSAD ve

CIA, manken ajanslarını servisin normal bir seksiyonu gibi fütursuzca

kullanırlar.

Kaynağı İran

İran ise anlattığım tüm bu zahmetlerin ve ajan

eğitim sıkıntılarının hiçbirine girmez. Buna gerek yoktur çünkü. Mut'a nikâhıyla

bu tür operatif istihbarat ustalıklarına,

eğitimlerine bile gerek kalmaz. İran Şia itikadına göre mut'a,

tarafları karı koca yapar çünkü. Ve Pasdaran'ın

yönlendirmesine hazır yüz binlerce (1988'de 900.000) gönüllü Basij kadını da mut'a nikâhı için

hazırdır. Mut'a operasyonunda kadın için hedef erkekle yakınlaşmak, bakışların

teması, cazibe yaymak, kuşku çekmemek, erkeği etkileyecek giyim tarzını

tutturmak gibi hassas rollere gerek kalmaz. Bir tek mut'a

nikâhı iki yabancının arasındaki mesafeleri kapatıverir. Mut'a kadını bilgiyi Pasdaran ve SAVAMA unsurlarına hangi periyotlarla ve

kanalla aktaracak, hedefle ne kadar birlikte yaşayacak bunu bilmesi yeterli.

Bugün Beşşar Esed'in muhaberatının elindeki mut'a

kaset arşivinin kaynağı da İran'dır. Suriye'de devlet sisteminin ve sosyal

hayatın seküler olması sebebiyle Suriye ziyaretindeki

pek çok Ortadoğulu devlet adamı, kendilerine tahsis edilen odalarda kapılarını

tıklayan güzel kızları devletin bir ikramı olarak kabul ederek arka arkaya

tezgâha düştüler. Türkiye'nin şah damarına çöken bu Acem oyununa devam

edeceğiz."

-FETÖ/PDY terör örgütü lideri Fetullah

Gülen'in 8/7/2013 tarihinde yayımlanan ve alüfte takibiyle ilgili yaptığı

belirtilen "İffet, Allah Aşkına

İffet!" başlıklı konuşmasıyla tamamen aynı içerikte olduğu ve

soruşturma kapsamındaki devlet yetkilisi, bürokrat, gazeteci/yazar, iş adamı

konumundaki çok sayıda mağdur ve müştekinin hedef alındığı ayrıca MİT'i hedef

alan ve MİT görevlilerini İran ajanlığıyla suçlayan ifadelerin bulunduğu

belirtilen 10/10/2013 tarihli "Mut'a

Arşivlerinde Kimler Var?" başlıklı yazısının içeriği şöyledir:

"İran

cumhurbaşkanlarından Rafsancani, 90'lı yıllarda gençleri mut'aya

teşvik eden hutbeler okumuştu. İran resmi makamlarının, mut'a

araştırmalarında, '10 milyon kişinin mut'a sebebiyle

evlilikten daima kaçındığı' sonucuna ulaşılmıştı. Bu da mut'anın

bazı Şiiler'in iddialarının aksine istisnai bir

uygulama olmadığının nişanesi.

10

dakika ile 99 yıl arasında süren mut'alar

Bugün İran'da 10 milyon civarında insan mut'ayla cinsel birliktelik yaşıyor. Hal böyle olunca

sorumlulukları olan evlilik kurumuna herkes uzak duruyor. 4-5 saatlik mut'ayla dünyaya gelen ve kimsenin sahip çıkmadığı çocuklar

ortada kalıyor. Çoğu mut'a süresi bittikten sonra

doğan bu zavallı bebekler, cinsel heveslerini tatmin edip terk eden babalarınca

reddediliyor; bakımları üstlenilmiyor. Karnındaki bebekleriyle terk edilen

binlerce annenin göz yaşartıcı akıbetleri içler acısı. Talihsiz mut'a kadınları, sokaklarda ve izbe evlerde sefalet içinde

yaşamaya mahkûm ediliyor. Küçük çocuklarının ellerinden tutup caddelerde

erkekleri durdurarak kendilerine mut'a yapması için

yalvaran kadınların görüntüleri, yazık ki İran ve İranlılar için alışılmış

enstantaneler.

Hatta Meşhed şehrinde

El-Rızavi Örgütü tarafından açılan genelevin kuruluş

gayesi ilanda şöyle anlatılmaktadır: 'Örgütümüzce açılan genelev, İmam Rıza'nın

türbesini karılarından uzakta kalarak ziyaret eden kardeşlerimizin ruhaniyet

ortamlarını ve kalp rahatlığını temin etmek içindir.' Üstelik 'Besmele' ile

başlayan bu ahlaksız ilanda mut'a sürelerine göre

fiyatlar belirtilmekte, '12-35 yaş arası bacılarımız' denilerek çalışmaya

(fuhşa) davet edilmektedir. Ve mut'a, İran'ca en

etkili istihbarat araçlarından biri olarak başarılı bir şekilde kullanılıyor.

Iğdır'da yakalanan İranlı Z.Y. adli

soruşturmada, Pasdaran'ca yönlendirildiğini,

kendisine 'Ne sorarlarsa ne görev verirlerse yap. Açık ol. Seni Türkiye'ye

yasal yollardan sokacaklar' dediklerini ifade etmişti.

Peki, VEVAK/Pasdaran

mut'a arşivlerinde saklanan görüntülerde kimler var?

Kendi ülkesinde Acem oltasına takılan ve kayıtları Pasdaran'a

intikal eden, angaje olan bürokrat ve siyasiler dışında ... İran ve Suriye

gezilerinde mut'a macerasına girenlere bakalım:

-Mut'adan istifade

eden bazı devlet adamları

-Siyasiler ve kritik nokta bürokratları

-İş dünyasının önemli simaları

Zaman ve zemine göre azami istifadeyle

kullanılacağı an geldiğinde arşivden çıkar ve misyonunu ifa eder. Mevcut

arşivler Şii jeopolitiğinde yer alan tüm aktörler lehine ve karşıtlar aleyhine

kullanılmaktadır. Suriye Muhaberatı da İran tarafından eğitiliyor. Mut'a

operasyonlarıyla İran'ı ve Suriye'yi ziyaret eden Ortadoğulu devlet adamları,

siyasiler, istihbaratçılar ve bürokratlar tuzağa düştüyse önlerinde iki yol

kalır. Ya Şii jeopolitiğine ve talimatlarına ram olmak veya görüntülerin

servisiyle prestijinin/istikbalinin yerle bir olmasını kabul etmek.

Mut'a eksenli bal tuzağı, en vurucu ve yıkıcı

etkisini İslam ülkelerinde doğurur. Zira bir İslam toplumunun önde gelenlerinin

mut'a maceralarının servis edilmesi, zina açısından o

kişinin manen idamıdır. Türkiye'de mut'a entrikasının

azami sonuç doğurduğu bir toplum yapısına sahiptir.

Adam gibi kontrespiyonaj yapmazsanız ...

Başka istihbarat hamlelerine gerek bile

kalmadan sadece Acem bal tuzağıyla, merkezi istihbaratınızdan devlet

kademelerine kadar yüzlerce stratejik noktada, Acemler'e

prangalı köstebekler peyda olur. Ve ne olur biliyor musunuz? Darbecilerden daha

da vahşi bir şekilde bu ülkenin gövdesini kemirirler ve ülkenizi Acem

şeytanlarına teslim ederler. İsrail askeri istihbaratı SHABACK, Hamas ve El Fetih yöneticilerinin seks kasetlerini bile

servis etmişti. Dil öğrenmek ve eğitim gibi mazeretlerle İran ziyaretinde

bulunan ve istikbal vadeden kişiler tespit edilip mut'a

tezgâhına alınır. Ve arşive kaldırılmak üzere kayda geçilir. İş adamları ve

varlıklı kişilerin mut'a turları da kayıttadır.

Bugün İran'ın hararetle müdafiliğini

yapanların geçmişlerine bakıldığında belirli sürelerle İran'da bulunmuş olması

dikkat çekicidir. HABER KAYNAĞIMA GÖRE mut'ayla Acem

tarafına çekilen Türk kamu görevlileri olduğu gibi, en kritik noktalara sızan

ve sonradan angaje edilen VEVAK unsurları da var. Türkiye'deki İran yanlısı

STK, yayın, yazar, siyasi, dernek ve vakıfların çokluğu İran istihbaratına

etkili manevra sahaları açıyor.

Merkezi istihbaratımıza ve bürokrasiye

sızan/angaje edilen/uyandırılan Acem köstebekleri var ki o konuya henüz hiç

temas etmedik."

ii. İddianamede, bu temel suçlamaya bağlı olarak başvurucunun

özellikle anılan yazıları yazdığı dönemde kendi adına kayıtlı telefon

numarasından görüşme yapmayı kestiği ve başkası adına kayıtlı olan telefonlarla

FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlar nedeniyle haklarında soruşturma başlatılan

-17-25 Aralık ve MİT tırları soruşturmasında görev alan- emniyet mensupları ve

firari gazeteciler ile görüşerek FETÖ/PDY liderinden alınan talimatları gereçekleştirmeye çalıştığı ileri sürülmüştür. Bu bağlamda

başvurucunun kullandığı tespit edilen T.K. isimli kişi adına kayıtlı telefon

numarasının Hızlı Veri Toplama Sistemi (HTS) kayıtlarınınincelenmesi

sonucunda şu tespitlere yer verilmiştir:

-Başvurucu, FETÖ/PDY terör örgütü ile bağlantılı suçlar

nedeniyle hakkında yakalama kararı çıkarılan ve hâlen kaçak olan E.U. ile

2/12/2013 tarihinde saat 08.36'da 203 saniye (17 Aralık girişiminden 15 gün

önce), 3/12/2013 tarihinde saat 10.45'te 397 saniye (17 Aralık girişiminden 14

gün önce) görüşme yapmıştır.

-Başvurucu, FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlar nedeniyle açılan ve

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince yargılaması yapılan davanın tutuklu sanığı

G.A. ile 27/8/2014 tarihinde -22 Temmuz 2014 tarihli operasyondan hemen sonra-

saat 13.40'ta 169 saniyegörüşme yapmıştır.

-Başvurucu, FETÖ/PDY ile bağlantılı suçlar nedeniyle tutuklu

bulunan N.A.dan 28/7/2014 tarihinde saat 07.36'da

mesaj almıştır.

-Kamu görevlisine hakaret suçundan hakkında yakalama kararı

çıkarılan ve hâlen kaçak olduğu belirtilen Ö.A. ile 2/12/2013 tarihinde saat

08.27'de 312 saniye, 21/12/2013 tarihinde saat 13.22'de 52 saniye, 27/12/2013

tarihinde saat 00.14'te(mesaj aldığı), 27/12/2013 tarihinde saat 00.18'de 44

saniye,15/3/2014 tarihinde saat 20.08'de 368 saniye, 18/3/2014 tarihinde saat

20.11'de 60 saniye, 19/3/2014 tarihinde saat 17.42'de 346 saniye,19/3/2014

tarihinde saat 17.51'de 100 saniye, 29/3/2014 tarihinde saat 12.18'de 316

saniye, 1/4/2014 tarihinde saat 15.41'de (mesaj aldığı), 1/4/2014 tarihinde

saat 15.42'de (mesaj aldığı), 11/4/2014 tarihinde saat 17.22'de (4 mesaj

aldığı), 11/4/2014 tarihinde saat 17.25'te (mesaj aldığı), 11/4/2014 tarihinde

saat 18.56'da 332 saniye, 28/4/2014 tarihinde saat 19.08'de 98 saniye ve

23/5/2014 tarihinde saat 18.46'da 248 saniye görüşme yaptığı tespitlerine yer

verilmiştir.

iii. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 5/1/2016 tarihli yazı

ekinde gönderildiği ve FETÖ/PDY'nin Ege Bölgesi'ndeki

üst düzey imamlarından olduğu belirtilen N.İ. isimli kişinin, adı bilinmeyen

bir kişiyle yaptığı görüşmenin ses kaydı çözümüne yer verilmiştir. Konuşma

içeriği şöyledir:

"N.İ.:

Tabi. En tutarlı yazı yazan Gültekin Avcı'dır televizyonda.

X Şahıs: Dehşet bir adam.

N.İ.: Gazetede yazı yazan, hoca efendiye ben

götürdüm onu, kendisini götürmedim de kitaplarını götürdüm, hocam böyle biri

var böyle bir yerde yazı yazdırsak, televizyonda program yaptırsak diye hoca

efendiye. Hoca efendi olur dedi. Siz tezkiye ediyorsanız olur dedi. Dedi Bugün

Gazetesi'nde yazdırsınlar dedi.

X Şahıs: Çok cesur ya.

N.İ: Ve şu anda hoca efendinin en tutarlı

konuşması olarak beğendiği o. Yani benim bir hediyemdir o Samanyolu'na.

Gültekin çok kitap okur hala her gece taa sabah

namazına kadar kitap okur, sabah namazını kılar, ona kadar yatar, kalkar abdest

alır iş yerine gider. İş yeri de formalite gereği bu iş yeri yani."

-Sonuç olarak başvurucunun FETÖ/PDY lideri Fetullah

Gülen'in konuşmalarıyla eş zamanlı olarak muta nikâhı ve sözde Selam Tevhid terör örgütü

soruşturmasıyla ilgili yazılar yazarak kişileri itibarsızlaştırmak, Türkiye

Cumhuriyeti Hükûmetini ve bir kısım kamu görevlilerini terör örgütleriyle

irtibatlı göstermek amacıyla kamuoyu oluşturmaya çalıştığı ve bu yönde algı

oluşturmak için etki ajanlığı/nüfuz casusluğu yaptığı ileri sürülmüştür.

İddianamede ayrıca başvurucunun sözde Selam Tevhid terör örgütü soruşturması kapsamında

gerçekleştirilen 17-25 Aralık ve MİT tırları soruşturmalarına zemin hazırlamak

için diğer şüphelilerle işbirliği içinde algı

oluşturmaya çalıştığı iddia edilmiştir. Başvurucunun FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen'in ve E.U.nun

talimatlarını -anılan soruşturmaları gereçekleştiren

kişilerle ilgili yapılan soruşturma sonunda açılan kamu davası uyarınca

yargılamaları devam eden diğer sanıklarla birlikte- resmî hiyerarşinin

dışındaki ast üst ilişkisi içinde bilinçli, sistematik ve koordineli biçimde,

eylem ve fikir birliği içinde gerçekleştirdiği iddia olunmuştur.

23. İddianame İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince 7/4/2016

tarihinde kabul edilmiş ve diğer sanıklarla ilgili yargılaması devam eden

E.2015/297 sayılı dosya ile birleştirilerek bu dosya üzerinden başvurucu

hakkında kovuşturma aşaması başlamıştır.

24. Mahkemece 7/6/2016 tarihinde yapılan duruşmada başvurucunun

savunması alınmıştır. Başvurucu; savunmasında özetle altı tane köşe yazısının

suçlama konusu yapıldığını, öncelikle iddianamede suç ile deliller arasındaki

nedensellik bağının ortaya konulmadığını belirterek kendi dosyasının Selam Tevhid örgütü

soruşturmasını yapan ve daha sonra haklarında soruşturma yürütülerek kamu

davası açılan sanıkların dosyası ile birleştirilmesinin doğru olmadığını,

yazdığı yazıların bu soruşturma dosyası ile herhangi bir bağlantısının

bulunmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu; yazılarının içeriğinde suç unsuru

bulunmadığını, kesinlikle algı oluşturma ya da kişileri itibarsızlaştırma gibi

bir gayesinin olmadığını, kaldı ki yasal mevzuatta böyle bir suç tanımlamasının

bulunmadığını savunmuştur. Başvurucu, eski savcı olması, istihbarat konusunda

çalışmalarının bulunması ve bu konularda kitaplar yazması nedeniyle o tarihte

güncel olan muta nikâhı ve istihbarat servisleriyle ilgili yazılar yazmasının

doğal olduğunu; yazıların uyarı amaçlı olduğunu, bunun dışında başka bir amaçla

yazılmadığını ifade etmiştir. Başvurucu; hiçbir gruba mensubiyetinin

bulunmadığını, dolayısıyla Fetullah Gülen veya E.U.dan talimat aldığı iddialarını kabul etmediğini, örgüt

suçlamasının soyut iddiadan ibaret kaldığını, şöyle ki iddianamede örgüt şeması

ve kendisinin bu örgütün hangi kademesinde yer aldığının gösterilmediğini,

ayrıca gizli bilgileri açıkladığı yönündeki iddianın da doğru olmadığını, yazı

içeriklerinde ilk defa ortaya konulan bir bilginin bulunmadığını, kendisinden

önce aynı konuda ulusal gazetelerde birçok yazı ve haber yayımlandığını, ayrıca

yazılarında doğrudan Türkiye ile ilgili bir şey olmadığını savunmuştur.

Başvurucu; iddianamede delil olarak gösterilen iki kişi arasındaki konuşmanın

kendisi dışında gelişen bir görüşme olduğunu, içeriğini kabul etmediğini, kaldı

ki bu görüşmenin tespiti için gerekli iletişimin dinlenmesi kararının

bulunmadığını, dolayısıyla hukuka aykırı olarak elde edilen delilin aleyhine

kullanılamayacağını, yine iddianamede yer verilen HTS kayıtlarında görüşme

içeriklerinin tespit edilmediğini, sadece bu görüşmelerde talimat aldığı

varsayımına dayanıldığını ve HTS kayıtlarının tek başına delil değerinin

bulunmadığını, ayrıca yazıların 2013 Ekim ayında yazıldığını -hatırladığı

kadarıyla bir tazminat davasına ilişkin olan- E.U. ile olan görüşmesinin ise

2013 Aralık ayında gerçekleştiğini, dolayısyla

yazılarının talimatla yazıldığı iddiasının doğru olmadığını savunarak

suçlamaları kabul etmemiştir.

25. Mahkeme Heyeti, katılan ve müşteki avukatlarınca sorulan

sorulara başvurucu özetle;

-25/9/2013 ve 24/10/2013 tarihleri arasında telefon görüşmesi

yapmadığı iddiasının doğru olmadığını, bu bağlamda yazıların yazıldığı

tarihlerde iletişim kaydı vermemek için telefon kullanmadığı ya da başkası

adına kayıtlı telefonu kullandığı iddialarını da kesinlikle kabul etmediğini

ifade etmiştir.

-Yazılarının haber kaynağının daha çok kendisine gelen

elektronik postalar olduğunu -ancak sayılarının çok olması nedeniyle bunların

tespitinin mümkün olmadığını- kendisinin de bu mailleri kaynak gösterdiğini

savunmuştur.

-İlk kez deşifre olup soruşturmanın basına yansıdığı tarihte

-yani 24/2/2014 tarihinde- Selam Tevhid

soruşturmasından haberdar olduğunu, bu soruşturmayı yapan polis müdürlerini ise

kendilerine yönelik olarak 24/7/2014 tarihinde yapılan operasyonla tanıdığını,

öncesinde kesinlikle onlarla bir görüşmesinin olmadığını savunmuştur.

-İddianameye konu yazıları yazarken kesinlikle içeriden ya da dışarıdan

kimseden talimat almadığını, algı oluşturmak gibi bir amacının olmadığını, adı

geçen dizileri takip etmediğini, dolayısıyla Fetullah

Gülen'in konuşmaları veya anılan dizilerde işlenen konularla kendi yazılarının

aynı döneme denk gelmesinin (Başvurucu bunu kabul etmiyor.) tesadüf olduğunu,

yazdığı konuların güncel konular olduğunu belirterek suçlamaları kabul

etmemiştir.

-Yazılarında bahsettiği bir kısım bilgileri Selam Tevhid soruşturmasında verilen kovuşturmaya yer olmadığına

dair karara itiraz eden polislerin itiraz dilekçelerinden öğrendiğini yani

polislerden aldığını, muta nikâhıyla ilgili bir kısım bilgileri ise mutacı bir arkadaşından yani onun anlattıklarından

edindiğini ileri sürmüştür.

26. Mahkemece 9/6/2016 tarihinde yapılan celsede, tutuklu

kaldığı süre ve suç vasfının değişmesi ihtimali nazara alınarak başvurucunun

tahliyesine ve yurt dışına çıkış yasağı konularak başvurucuya adli kontrol

tedbiri uygulanmasına karar verilmiştir.

27. Mahkemece 2/9/2016 tarihinde yapılan celsede, dosyanın

Yargıtay 16. Ceza Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılaması yapılan

E.2016/2 sayılı dosya ile birleştirilmesine karar verilmiş; Yargıtay 16. Ceza

Dairesinin birleştirmeye muvafakat etmemesi üzerine dosya birleştirme uyuşmazlığının

çözülmesi için Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmiştir. Yargıtay Ceza Genel

Kurulu ise 22/11/2016 tarihli kararıyla İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin

birleştirme kararının kaldırılarak yargılamanın İstanbul 14. Ağır Ceza

Mahkemesince yapılmasına karar vermiştir.

28. Karar üzerine yargılamaya İstanbul 14. Ağır Ceza

Mahkemesinin E.2017/2 sayılı dosyası üzerinden devam olunmuştur.

B. 26/8/2016 Tarihli

Tutuklama Kararı Yönünden

29. İstanbul 8. Sulh Ceza Hâkimliği 31/8/2015 tarihinde 5271

sayılı Kanun'un 153. maddesinin (2) numaralı fıkrası uyarınca başvurucu müdafiinin dosyaya erişiminin kısıtlanmasına karar

vermiştir.

30. Başvurucu, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan

2014/34430 sayılı soruşturma kapsamında Başsavcılığın talimatıyla 23/8/2016

tarihinde İzmir'de yakalanarak gözaltına alınmıştır.

31. Başvurucunun ilk ifadesi 25/8/2016 tarihinde İzmir Terörle

Mücadele Şube Müdürlüğünde kolluk tarafından alınmıştır. İfade alma esnasında

başvurucu müdafii de hazır bulunmuş, sorulan

sorularla başvurucuya hakkındaki suçlamalar anlatılmıştır.

32. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, başvurucuyu silahlı terör

örgütüne üye olma ve terör örgütü propagandası yapma suçlarından tutuklanması

talebiyle 26/8/2016 tarihindeİzmir 4. Sulh Ceza

Hâkimliğine sevk etmiştir.

33. Başvurucunun Hâkimlikteki savunması şöyledir:

"... ben 9 ay[boyunca] tutukluydum, Haziran ayında tahliye oldum,

yargılamam İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde devam etmektedir, ben kendim

eski savcı ve hakimim, daha sonrasında avukatlık yaptım, bir süredir de

gazeteciyim, bir çok kitabım vardır, yazılarım vardır, ben İstanbul'da hakkımda

görülen davaya ilişkin iddianameyi hakimliğinize sunuyorum, belirttiğim gibi

eski C. Savcısıyım, şu anda gazeteciyim, S.G. ile beraber program yapardık,

bilindiği gibi operasyonlarla sıradan insanlar ünlü olurlar, 22 Temmuz operosyonu sonrası medyatik olan kişilerden biri olan N.A. [ile] röportaj yaptım, bu kişiyi programa çağırdım ve

kendisiyle dediğim gibi röportaj yaptım, bu benim işim gereğidir, işim gereği

olarak röportaj yaptığım bu gibi kişilerle ilişkim olduğu sonucuna varılamaz,

ben H.U.S. isimlikişinin tanık beyanları ile şu an

buradayım, bahsi geçen kişi çocuk tacizinden pek çok başka suça kadar

mahkumiyetleri olan beyanları itibar görmeyecek bir kimsedir, kendisi aleyhinde

yazım vardır, bu kişinin aleyhime tanıklığı ile yeniden gözaltına alınmış isem

de; itibar edilebilir bir kişi olmamasının dışında beyanlarında zaten benimle

ilgili iddiaları N. hocadan duyduğunu söylemekte, bir duyumdan bahsetmektedir,

ben demokratik sol görüşlü bir insanım bu güne kadar sosyalist, ülkücü, FETÖ'cü oluduğuma dair türlü

türlü iddialar ortaya konuldu, cezaevindeyken CHP milletvekillerinden

ziyaretime gelenler oldu, hakimliğinize sunmuş olduğum iddianame ve ekindeki

duruşma tutanağından görüleceği üzere İzmir C. Başsavcılığının hakimliğinize

hakkımdaki sevk maddesi TCK'nın 314/2. maddesi iken, ben ağır cezada 314/1. ve

devamında bahsi geçen iddianamede belirtilen pek çok suçtan yargılanmaktayım,

dava halen devam etmektedir, iddianame ve dosya incelendiğinde hakimliğinize

sevk maddesini hayli hayli kapsayan suçlardan yargılandığım açıkca

görülmektedir, bu yargılama sırasında 9,5 ay tutuklu kaldım, neticede oy

birliği ile tahliye oldum, bu duruşmada müdahil olarak bulunan Cumhurbaşkanı

vekilinden H.F.nin vekillerine kadar ilgili pek çok

kişi tahliyemden ötürü memnuniyet duyduklarını bana açıkça ifade ettiler, hatta

beraat edeceğimi umut ettiklerini söylediler, hem müdahil vekilleri hem

yargılamayı yapan mahkeme heyeti FETÖ çetesi ile ilişkim olmadığını kanaati

olmuştur, hatta şu an yapılan hakimliğinize sevk rutin sevktir, soruşturma

savcısı da bu mahkeme dosyası nedeniyle zaten adli kontrolde oluşumu da gözönüne alarak şaşkınlık duyduğunu belirtmiştir, bahsi

geçen dosyadaki tahliyem oy birliği ile olduğu gibi tahliye sebebi de suç

vasfının değişme ihtimali ve tutuklu kaldığım süre dikkate alınmıştır, benim

belirttiğim gibi FETÖ ile hiç bir ilgim olamaz, laik, demokratik bir C. Savcısı

olarak görev yaptım, görev ilkelerinden hiç ayrılmadım, C. Savcısı olarak görev

yaparken de bu birinci ilkem olarak yer aldı, örnek vermek gerekirse kamuoyunda

mercedes davası diye bilinen soruşturmayı ben yaptım,

hatta bu soruşturmada mercedesin yabancı yetkilileri

hakkında gıyabi tutuklama çıkardım, yaptığım bu soruşturma nedeniyle görev

yerim değişti, bu şekilde laik demokratik görev ilkelerinden ayrılmayan bir

kişi olarak çalışmış idim, yine bahsi geçen soruşturma dosyasında HTS

kayıtları, televizyon programları ve yazılarım ile tutuldum, ancak HTS

kayıtları ile bu şekilde tutulmam hukuka aykırıdır, nitekim kayıt içerikleri

belirli değildir, ben gazeteciyim , bilgi almak benim en önemli görevimdir,

aynı zamanda askeri vesayete baş kaldıran bir savcı oldum, bunu görevdeyken

yaptım bu konuda kitaplar yazdım, burada hakkımdaki suçlama dikkate alınarak

örgüt kavramının da açıklanması gerekiyor, hem doktrin hem de Yargıtay

içtihatlarına göre örgütten söz edebilmek için eylem çeşitliliğinin bulunması,

süreklilik arz etmesi, öz geçmiş ve kod adının bulunması gereklidir, sevk

maddesinde belirtilen suçu da kapsayan ve halen derdest olan yargılamayı yapan

mahkemeye kod adımın örgüt içinde ne olduğunu sordum, bunun cevaplanması

halinde her türlü cezaya razı olduğumu söyledim, benim kod adım yoktur, örgüt

ile hiçbir ilişkim yoktur, OHAL CMK'yı ortadan

kaldırmadığı gibi suç tammlarını da ortadan

kaldırmamaktadır, dolayısıyla örgüte ait suçlamada örgütün unsurları halen aynı

şekilde değerlendirilmesi zorunlu unsurlardır, yine gizli tanık ifadesinde

ilimize sık sık gelip gidiyor ibaresinden tüm yakın çevremde İzmir'de

yaşadığımı çok iyi bilinmesini işim gereği İstanbul'a gidip gelmem karşısında

tanığın beni hiç tanımadığı açıkça anlaşılmaktadır, yine bahsettiğim dosyadan

tutuklu kaldığım süre içerisinde cezaevinde pek çok rahatsızlık geçirdim,

akciğer rahatsızlığım vardır, anksiyete rahatsızlığı

nedeniyle sık sık bayılıyorum, hastalığım ağır durumdadır, 2004 yılında kapalı

alanda kalamayacağıma dair raporum bulunmaktadır, hakkımdaki delilleri sunduğum

yargılama, atılı suçun bu yargılama içeriğinde zaten yer alıyor olması, sağlık

nedenlerim şuan işsiz olmam nedeniyle hakkımdaki adli kontrol de dikkate

alınarak kaçma şüphemin bulunmadığı gözetilerek serbest bırakılmayı talep

ediyorum

..."

34. Hâkimlik26/8/2016 tarihinde başvurucunun anılan suçlardan

tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan

şüpheliler Gültekin Avcı ve T.A. haklarındaki İzmir C. Başsavcılığının

2014/34430 CBS soruşturma dosyası ile CMK'nın 100. ve

devamı maddeleri uyarınca tutuklama talebinin değerlendirilmesinde; atılı suçun

vasıf ve mahiyeti, delillerin toplanma aşamasında oluşu, arama ve el koyma kayıtları,

tanık beyanları, ve tüm dosya kapsamına göre kuvvetli suç şüphelerinin

varlığını gösteren olgular, atılı suçun katalog suçlardan olması, kaçma

şüphelerinin varlığı dikkate alınarak CMK 100. ve müteakip maddeleri uyarınca

tutuklanmalarına ..[karar verildi]"

35. Başvurucunun tutuklama kararına 1/9/2016 tarihinde yaptığı

itiraz İzmir 5. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından "...

tutuklama kararında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı gibi şüpheliye

isnat edilen suçun vasıf ve mahiyeti, soruşturma evraklarındaki mevcut delil

durumu ve tutuklama kararından bu yana şüpheli lehine bir değişme ve gelişme

olmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle

28/9/2016 tarihinde kesin olarak reddedilmiştir.

36. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, bağlantı nedeniyle

birleştirilmek üzere soruşturma dosyasını 28/9/2016 tarihli yetkisizlik

kararıyla Başsavcılığa göndermiş; bundan sonra soruşturmaya Başsavcılığın

2015/61304 sayılı soruşturma dosyası üzerinden devam olunmuştur.

37. İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği 24/10/2016 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... atılı suçun CMK.nın 100/3-a madde ve fıkrasında sayılantutuklama

nedeni varsayılabilir suçlardan olduğu,soruşturma

dosyası kapsamında toplanan deliller, şüphelinin ifade ve savunmaları, olaya ve

şüphelinin yakalanmasına ilişkin kolluk görevlilerince düzenlenmiş olan tutanak

içerikleri ile tüm soruşturma dosyası kapsamının hep birlikte değerlendirilmesi

neticesinde;şüphelinin üzerine atılı FETÖ/PDY isimli

silahlı terör örgütünün mensupları olarak devletin çeşitli kamu kurum ve

kuruluşlarına sızarak kamu hukukundan kaynaklanan gücü kendi amaç ve

doğrultularında kullanarak faaliyette bulunduğu kamuoyuna yansıyan bir çok

hazırlık soruşturması ve kamu davalarından anlaşıldığı, FETÖ/PDY isimli silahlı

terör örgütünün bilindiği üzere 15 Temmuz 2016 tarihinde kanlı bir darbe

teşebbüsünde bulunduğu, bu örgütün devletin her kademedeki birimlerine

militanlarını yerleştirdiği, birçok soruşturmanın devam ettiği, bu örgütün

bütün faaliyet alanlarının ve mensuplarının henüz ortaya çıkarılamadığı,

örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve Hükümetine yönelik tehdit ve

tehlikesinin devam ettiği, buna göre şüphelinin eylemleri ve bağlantıları

dikkate alındığında FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğuhususunda

kuvvetli suç şüphesi ve delillerin bulunduğu, CMK.nın

109. maddesinde yazılı adli kontrol tedbirlerinin uygulanmasının ve bu suretle

şüphelinin serbest kalmalarının, suçun hiçbir karanlık nokta kalmadan tüm

unsurlarıyla ortaya konulması suretiyle aydınlatılması, böylece soruşturmanın

ve şüpheli hakkında atılı suçtan açılması muhtemel kamu davasının

kovuşturmasının selametle sonuçlandırılması bakımından sakıncalı olacağı,

maddede sayılan adli kontrol tedbirlerinin hiçbirinin bu sakıncaları giderme ve

ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçları bertaraf edebilme niteliğine haiz olmadığı

kanaatine varıldığı, yukarıda açıklanan nedenler de dikkate alındığında şüpheli

hakkında uygulanacak tutuklama tedbirinin, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve

önemi, şüphelinin suçunun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya

güvenlik tedbirleri ile ölçülü olduğu ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar vermiştir.

38. İstanbul 4. Sulh Ceza Hâkimliği 18/11/2016 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... tutuklama kararındaki tutuklama

gerekçelerinin değişmediği, şüphelilerin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti,

mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, atılı suçun yasada

ön görülen cezasının üst sınırı, şüphelilerin üzerine atılı suçu işlediğine

ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin oluşu,

soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate alındığında adli kontrol

hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi halinde

verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü

olduğu, ayrıca şüphelilerein tutukluluk halinin

sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı ve

tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun

tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

39. İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği 15/12/2016 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... Şüphelilerin ifade ve savunmaları, soruşturma dosyası içindeki bilgi

ve belgeler, şüphelilerin soruşturma tutanaklarına yansıyan savunmaları, bir

kısım şüphelilerin yakalanmamak üzere kaçtıkları ve yakalama emirleri ile

yakalandıkları ve şüphelilerin üzerlerine atılı suçların kanun maddesinde

belirtilen hürriyeti bağlayıcı cezanın alt ve üst hadlerine göre ileride

yapılacak yargılama sonucunda verilebilecek muhtemel ceza miktarı, tutuklama

kararlarındaki belirtilen gerekçeler ve nedenlere göre şüphelilerin üzerine

atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphelerini gösteren somut

delillerin varlığı, üzerlerine atılı suçların CMK'nun

100/3.maddesinde belirtilen tutuklama nedeni varsayılan suçlar arasında yer

alması, atılı suçların kanun maddesinde belirtilen hürriyeti bağlayıcı

cezaların alt ve üst hadleri ile ileride suçun sabit görülmesi halinde

verilmesi muhtemel ceza miktarları dikkate alındığında şüphelilerin kaçma

şüphesinin bulunduğu ve bu aşamada adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı

..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar vermiştir.

40. İstanbul 12. Sulh Ceza Hâkimliği 13/1/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin

henüz toplanmamış olması, atılı suçun yasada ön görülen cezasının üst sınırı,

şüphelilerin üzerlerine atılı suçu işlediklerine ilişkin kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin oluşu, atılı suçların CMK'nın 100. maddesinde sayılan katalog suçlardan oluşu

nedeniyle tutuklama sebeplerinin var sayıldığı, soruşturma konusu suçların

ağırlığı ve önemi dikkate alındığında; adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının

yetersiz kalacağı, suçların sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza

veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ..." şeklindeki

gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

41. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği 13/2/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... [atılı] suçların vasıf

ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz tamamının toplanmamış

olması, atılı suçların yasada öngörülen cezasının üst sınırı, şüphelilerin

üzerlerine atılı suçları işlediklerine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin

varlığını gösteren somut delillerin oluşu, atılı suçların CMK'nın

100. maddesinde sayılan katalog suçlardan oluşu nedeniyle tutuklama

sebeplerinin var sayıldığı, soruşturma konusu suçların ağırlığı ve önemi

dikkate alındığında; adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının bu aşamada

yetersiz kalacağı, suçların sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza

veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle

şüphelilerin tutukluluk hallerinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte

yeni bir delilin bulunmadığı, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı

..." şeklindeki gerekçeyle

başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

42. İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği 13/3/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... [atılı] suçlarının

vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması,

kolluk tarafından düzenlenen tutanaklar, iletişimin tespiti kayıtları, tanık

beyanları, atılı suçun yasada ön görülen cezasının üst sınırı, şüphelilerin

üzerlerine atılı suçu işlediklerine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını

gösteren somut delillerin oluşu, şüphelilere ait cep telefonları, bilgisayarlar

vb. materyallerdeki incelemelerin sürdüğü, hesap hareketlerinin araştırıldığı, yazılan

müzekkere cevaplarının beklenildiği, atılı suçun CMK 100/3-a-11 maddesinde

sayılan katalog suçlardan oluşu nedeniyle tutuklama sebeplerinin var sayıldığı,

soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate alındığında; adli kontrol

hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi halinde

verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü

olduğu, bu suretle şüphelilerin tutukluluk hallerinin sonlandırılmasını

gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı, tutuklama nedenlerinin

ortadan kalkmadığı ..." şeklindeki

gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

43. İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliği 13/4/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... [atılı] suçların vasıf

ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, atılı

suçların yasada ön görülen cezalarının miktarı, şüphelilerin üzerine atılı

suçları işlediklerine ilişkin suç şüphesinin varlığını gösteren somut

delillerin varlığı, şüphelilerin kaçması, saklanması, veya kaçacağı şüphesini

uyandıran somut delillerin bulunması, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi

dikkate alındığında, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz

kalacağı, suçun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik

tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelilerin

tutukluluk halinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin

bulunmadığı, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle

başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

44. İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği 6/6/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... [atılı] suçların vasıf

ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, kolluk

görevlileri tarafından düzenlenen tutanaklar, iletişimin tespiti kayıtları,

tanık beyanları, atılı suçların yasada ön görülen cezasının üst sınırı,

şüphelilerin üzerlerine atılı suçları işlediklerine ilişkin kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin oluşu, atılı silahlı terör

örgütüne üye olma ve Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etme

suçlarının CMK 100/3-a-11 maddesinde sayılan katalog suçlardan oluşu nedeniyle

tutuklama sebeplerinin var sayıldığı, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi

dikkate alındığında adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı,

suçun sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik

tedbirleriyle tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelilerin tutukluluk

hallerinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin

bulunmadığı, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı ..."

şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

45. İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği 28/6/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... Şüphelilerin ifade ve savunması, soruşturma dosyası içindeki bilgi ve

belgeler, tutuklama kararlarındaki belirtilen gerekçeler ve nedenlere göre

şüphelilerin üzerine atılı suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren

somut delillerin varlığı, üzerine atılı suçun CMK'nın

100/3. maddesinde belirtilen tutuklama nedeni varsayılan suçlar arasında yer

alması, atılı suçların kanun maddesinde belirtilen hürriyeti bağlayıcı

cezaların alt ve üst hadleri ile ileride suçun sabit görülmesi halinde

verilmesi muhtemel ceza miktarı dikkate alındığında şüphelilerin kaçma

şüphelerinin bulunduğu ve bu aşamada adli kontrol tedbirlerinin yetersiz

kalacağı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk

hâlinin devamına karar vermiştir.

46. İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği 21/7/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... [Şüphelinin] üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti,

mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış olması, atılı suçun yasada

ön görülen cezasının üst sınırı, şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine

ilişkin suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu

(şüphelinin örgütün gizli haberleşme programı bylock

kullandığına dair tespit, bir kısım şüphelilerin örgüt elebaşının talimatı ile

Bank Asya'ya para yatırdığı, etkin pişmanlıktan faydalanan bir kısım şüpheli

beyanları) atılı suçun CMK 100/3. Maddesinde sayılan katalog suçlardan olması,

şüphelinin kaçması, saklanması, veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut

delillerin bulunması, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate

alındığında, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun

sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle

tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelilerin tutukluluk halinin

sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı,

tutuklama nedenlerinin ortadan kalkmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun

tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

47. İstanbul 7. Sulh Ceza Hâkimliği 21/8/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"... şüpheli Gültekin Avcı'nın üzerine atılı

suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz toplanmamış

olması, atılı suçun yasada ön görülen cezasının miktarı, şüphelinin üzerine

atılı suçu işlediğine ilişkin suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin

varlığı, şüphelinin kaçması, saklanması, veya kaçacağı şüphesini uyandıran

somut delillerin bulunması, soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate

alındığında, adli kontrol hükümlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun

sabit görülmesi halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle

tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu, bu suretle şüphelinin tutukluluk halinin

sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun

tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

48. İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği 12/9/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"...şüpheli hakkında silahlı terör örgütü üyesi olduğuna yönelik kuvvetli

suç şüphesinin varlığını gösteren somut olguların bulunduğu, şüphelide ele

geçen cep telefonu, bilgisayar ve vb. elektronik cihazların incelemelerinin

sürdüğü, şüpheli ile ilgili kamu kuruşlarına yazılan müzekkere cevaplarının

beklendiği, böylece delillerin toplanmakta olduğu, mevut soruşturmalarda çok

sayıda kaçak şüphelilerin olduğu, şüphelinin de kaçma şüphesi altında olduğunu

gösteren somut olguların bulunduğu, atılı suçun CMK 100/3-a-11'de sayılan katolog suçlardan olması nedeni ile tutuklama sebeplerinin

var sayıldığı, atılı suçun alt ve üst sınırının yüksek oluşu, bu aşamada adli

kontrol tedbirlerinin uygulanmasının yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi

halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleri ile tutuklama

tedbirinin ölçülü olduğu, başlangıçtaki tutuklama nedenlerinin ortadan

kalkmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk

hâlinin devamına karar vermiştir.

49. İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği 16/10/2017 tarihinde resen

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"Şüpheli Gültekin Avcı hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçu ile ilgili olarak; atılı suçun vasıf

ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve delillerin henüz tamamının toplanmamış

olması, atılı suçun yasada öngörülen cezasının üst sınırı, şüphelinin üzerine

atılı suçu işlediğine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut

delillerin oluşu, atılı suçun CMK'nın 100. maddesinde

sayılan katalog suçlardan oluşu nedeniyle tutuklama sebeplerinin var sayıldığı,

soruşturma konusu suçun ağırlığı ve önemi dikkate alındığında; adli kontrol

hükümlerinin uygulanmasının bu aşamada yetersiz kalacağı, suçun sabit görülmesi

halinde verilmesi muhtemel ceza veya güvenlik tedbirleriyle tutuklama tedbirinin

ölçülü olduğu, bu suretle şüphelinin tutukluluk hallinin sonlandırılmasını

gerektirecek nitelikte yeni bir delilin bulunmadığı, tutuklama nedenlerinin

ortadan kalkmadığı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun

tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

50. Başsavcılık 10/11/2017 tarihli iddianame ile başvurucu

hakkında silahlı terör örgütüne üye olma ve terör örgütü propagandası yapma

suçlarından cezalandırılması istemiyle aynı yer Ağır Ceza Mahkemesinde kamu

davası açmıştır.

51. İddianamede ilk olarak FETÖ/PDY hakkındaki genel bilgilere,

daha sonra ise başvurucuya yönelik suçlamalara yer verilmiştir. Başvurucuya

yöneltilen suçlamalar özetle şöyledir:

i. Başsavcılığın yaptığı soruşturmalar kapsamında FETÖ/PDY ile

bağlantılı suçlar nedeniyle tutuklu bulunan ve FETÖ/PDY üyesi olduğu belirtilen

altmış üçkişinin örgüt lideri Fetullah

Gülen'in talimatıyla yetkisiz mahkemece 25/4/2015 tarihinde hukuka aykırı

olarak tahliyelerine karar verilmesi olayında (Mustafa

Başer ve Metin Özçelik Başvurusu, B. No: 2015/7908, 20/1/2016) aktif

rol aldığı iddia edilen -ve bir kısım şüphelilerin avukatı da olan-

başvurucunun anılan olayla ilgili olarak FETÖ/PDY ile bağlantılı olması

nedeniyle 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra kapatılan örgütle bağlantılı

televizyonlara ve gazetelere yaptığı açıklamalara yer verilmiştir. Bu bağlamda;

-Başvurucunun 25/4/2015 tarihinde İstanbul Adliyesi önünde

Samanyolu televizyonuna verdiği röportaj içeriği şöyledir:

"... Türk polisi bu değil, Türk hukuku bu

değil, demokratik devlet bu değil, despotizm bu, faşizm bu işte. Evet faşist

uygulamalar bunlar tabi ki. Bunların hesabını verecekler, muhakkak mahkemede

hepsi yargılanacak ..."

"... Sulh Ceza Hâkimi kendince karar yazıyo yani. Savcıya bir türlü anlatamadık. Diyo ki; ben işte bu konuda, yani fevkalade adeta kekeme

olmuş bir şekilde konuşarak büyük bir kaygı içersinde,

korku içersinde ben böyle bir görevi icra edemem

..."

"... Savcı, söylediklerine bakılırsa evet

olablir

.Asliye Ceza Mahkemesi beraat kararı vermiş, ama tüm hal ve tavrından

anlaşılan şudur; Ben görevimi yaparsam, hukuk ve kanunlara uygun bir şekilde

yaparsam benim canıma okurlar. Başsavcı tepemizde, Adalet Bakanı tepemizde,

Saray tepemizde yani dediği budur açık bir şekilde. Onun için hukuk ve kanunun

gereğini yapamıyorum. Adeta kusura bakmayın dercesine nolur

uzatmayın diyor, nolur"

"... Şimdi bir mahkeme kararının

uygulanmamasına şahit oluyoruz. Bi haydutluğa şahit

oluyoruz yani, bu eşkıyalık demektir bu ..."

"... Artık zulüm ve despotizm hukuk oldu,

hırsızlık ahlak oldu, namussuzluk din oldu, tamamen bu şekilde değerleri altüst

ettiler ..."

- Başvurucunun İstanbul Adliyesinde yaptığı ve26/4/2015

tarihli Bugün gazetesinde "Gültekin Avcı'dan

Tahliyelerle İlgili Çok Sert Sözler" başlığıyla yayımlanan

açıklaması şöyledir:

"Savcı belgeyi kabul edip teslim almadı.

Savcı 'ne olur uzatmayın' diye

bize yalvardı. 'Konuşmak istemiyorum' diyor. Hayattan hiçbir beklentisi

kalmamış, depresyona girmiş bir savcı gibi. Yarın öbür gün adliye

koridorlarında arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacaksın. Türkiye Cumhuriyeti diye

bir devlet kalmamıştır. Saray var. Saray'ın emirleri var. Saray'a iman edenler

var. Saray'a secde edenler var. O kadar başka bir şey yok"

- Başvurucunun 27/4/2015 tarihli Zaman gazetesinde "Kararı İmzalayan Savcı Ağladı"

başlığıyla yayımlanan açıklamaları şöyledir (İddianamede, açıklamalarda adı

geçen İstanbul Cumhuriyet savcısının başvurucunun açıklamalarını yalanlayan ve

tutanak oluşturularak soruşturma dosyasına da konulan basın açıklamasına da yer

verilmiştir.):

"Kararı imzalayan savcı ağladı. 'Başıma

gelecekleri biliyorum ama imzalayamam, ne yapabilirim, keşke bu durumda

kalmasaydım, imzalarsam beni kesin meslekten atarlar' diyor"

"... [Cumhuriyet

savcısı] büyük tehditle karşı karşıya, eğer

Saray'ın hoşuna giderse kararlar uygulanıyor, gitmezse uygulanmıyor. Polisler

hakkında beraat kararı verilse bunu da uygulamayacaklar. Hangi karar

uygulanacak hangi karar uygulanmayacak? Askeri darbe döneminde çalışan

mahkemeler en azından kanun çiğnemiyordu"

"Savcı bütün bunları kabul etmesine hatta

bu kadar zorunda kaldığından dolayı gözyaşı dökmesine rağmen 'keşke bu durumda

kalmasaydım' diyor. Burada her halükarda uygulanması

gereken bir mahkeme kararı var. Bu mahkeme kararını uygulatmak için savcılığın

muhtelif birimlerine başvurmaya devam edeceğiz. Hem tazminat davaları açacağız,

hem [de] suç duyurularında

bulunacağız"

ii. Hukuka aykırı tahliye kararıyla ilgili olarak algı

oluşturmak amacıyla FETÖ/PDY ile bağlantılı olması nedeniyle 15 Temmuz darbe

teşebbüsünden sonra kapatılan basın ve yayın organlarında yayımlanan haber,

görüntü ve yazılara yer verilmiştir.

iii. Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığınca (MASAK)

düzenlenen rapora dayanılarak başvurucunun hesabına 15 Temmuz darbe

teşebbüsünden sonra kayyum atanan şirketlerden olan Bugün Televizyon ve Radyo

Prodüksiyon Anonim Şirketi tarafından 2014 yılında altı işlemde toplamda 22.000

TL, Samanyolu Haber Yayıncılık Hizmetleri Anonim Şirketi tarafından 2015

yılında sekiz işlemde 19.850 TL, Koza Altın İşletmeleri Anonim Şirketi

tarafından 2011 yılında beş işlemde 17.500 TL, Koza İpek Basın veBasım Sanayi Ticaret Anonim Şirketi tarafından 2011-2015

yılları arasında kırk bir işlemde 214.250 TL (Söz konusu tarihlerde anılan

Şirkette başvurucunun sosyal güvenlik kaydının bulunmadığı belirtilmiştir.),

Ser Film Yapım Pazarlama Dağıtım ve Anonim Şirketi tarafından 2014-2015 yılları

arasında dokuz işlemde 20.900 TL yatırıldığı belirtilmiştir.

iv. Örgüt lideri Fetullah Gülen'in Bank Asyaya para yatırma

talimatından sonra başvurucunun Bank Asyada

mevcut hesabında 2014 yılı Aralık ayında 10-12 bin

lira arasında artış gerçekleştiği belirtilmiştir.

v. Başvurucunun kullandığı iki ayrı hat üzerinden Bylock

kullanıcısı kişilerle altmış dört görüşme yaptığı belirtilmiştir.

vi. Başvurucunun Çağın Mağdurları isimli derneğe (15 Temmuz

darbe teşebbüsünden sonra FETÖ/PDY ile bağlantılı olması nedeniyle

kapatılmıştır.) üye olduğu belirtilmiştir.

-Sonuç olarak başvurucunun FETÖ/PDY üyesi oldukları gerekçesiyle

gözaltına alınan ve tutuklanan kişilerle ve Bylock kullanıcısı kişilerle

irtibatlı olması, örgütle bağlantılı olduklarından bahisle haklarında işlem

yapılan kişi veya kurumlarla parasal ilişkilerinin bulunması, örgüt liderinin tutukluların salıverilmesi talimatı

ardından hukuka aykırı tahliyelerin gerçekleştirilmesi amacıyla aktif olarak

çalışarak bu amaçla örgüt yanlısı beyanlarda bulunması hususları gözönüne alınarak terör örgütü üyesi olma ve terör örgütü

propagandası yapma suçlarını işlediği iddia olunmuştur.

52. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 22/11/2017

tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiştir. Mahkeme "... Sanık Gültekin Avcı'nın üzerine yüklenen

'silahlı terör örgütüne üye olma' suçunun vasıf ve mahiyeti, arama-elkoyma tutanakları, araştırma tutanakları ile sanık

savunmaları göz önüne alındığında sanık Gültekin Avcı'nın üzerine yüklenen suçu

işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut olgu ve delillerin

bulunması, delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması, tutuklu kalınan

süre, öngörülen cezanın alt ve üst sınırı, sanığın üzerine yüklenen suçun CMK'nın 100/3-a. maddesinde sayılan suçlardan olması ve

ölçülülük ilkesi dikkate alındığında sanık hakkında adli kontrol uygulamasının

yetersiz kalacağı ..." şeklindeki gerekçeyle tensiben başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına da karar

vermiştir.

53. Mahkeme 19/12/2017 ve 17/1/2018 tarihlerinde resen yaptığı

tutukluluk incelemeleri sonunda "...

Sanık Gültekin Avcı'nın üzerine yüklenen 'silahlı terör örgütüne üye olma ye

terör örgütü propagandası yapmak' suçlarının vasıf ve mahiyeti, arama-ellayma tutanakları, araŞtırma

tutanakları ile sanık savunmaları göz önüne alındığında sanık Gültekin Avcı'nın

üzerine yüklenen suçu işlediğine dair kuwetli suç

şüphesinin varlığını gösteren somut olgu ve delillerin bulunması, delillerin

henüz tam olarak toplanmamış olması, tutuklu kalınan süre, öngörülen cezanın

alt ve üst sınırı, sanığın üzerine yüklenen suçun CMK'nın

100/3-a. maddesinde sayılan suçlardan olması ve ölçülülük ilkesi dikkate

alındığında sanık hakkında adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı

..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar vermiştir.

54. Mahkeme 14/2/20l8 tarihinde yaptığı ilk duruşmada

başvurucunun savunmasını almıştır. Başvurucu savunmasında özetle;

i. Başsavcılıkça yürütülen bir kısım soruşturmalar kapsamında

tutuklu bulunan şüphelilerin hukuka aykırı olarak tahliye edilmesiyle ilgili

açıklamaları o tarihte H.K.nın

vekili olması nedeniyle şüpheli müdafi sıfatıyla yaptığını, bu şekilde

davranmasının avukatlık görevinin gereği olduğunu, savunma dokunulmazlığının

olduğunu, dolayısıyla bu kapsamda yaptığı açıklamaları terör örgütü

propagandası amacıyla yapmadığını savunmuştur.

ii. İddianamede hesabına yatırıldığı belirtilen paraların adı

geçen basın ve yayın organlarında yayımlanan yazı veya televizyon programları

karşılığında ödenen telif ücreti olduğunu, iddianamede adı geçen hiçbir yerde

sigortalı olarak çalışmadığını, bu nedenle Sosyal Güvenlik Kurumu kaydının

bulunmadığını belirtmiştir. Başvurucu Samanyolu grubundan aldığı ücretlerin

kendisi için açılan Bank Asyadaki hesaba

yatırıldığını, ücretlerin grubun bünyesindeki farklı şirketler adına yatırıldığını,

dolayısıyla kendisi tarafından açılan bir hesap ve bu hesaba kendisi tarafından

yatırılan bir paranın söz konusu olmadığını, 2014 yılı Aralık ayında olduğu

belirtilen artışın telif ücretlerinin aylık maaş olarak yatırılmasından ibaret

olduğunu, bu artışın 2014 yılı Aralık ayına mahsus bir artış olmadığını, yine

Koza İpek grubu bünyesinde olan Kanaltürk

televizyonu, Bugün TV ve Bugün gazetesinde yaptığı programlar ve yazdığı

yazılar karşılığında aldığı telif ücretlerinin de Akbanktaki

hesabına yatırıldığını, grubun bünyesinde birçok şirket bulunduğunu, maaşının

hangi şirket üzerinden yapıldığına dikkat etmediğini, grubun avukatlığını

yapmadığını ancak zaman zaman hukuki mütalaalar verdiğini, Koza Altın

tarafından yatırılan paraların bunun karşılığında da yatırılmış olabileceğini

savunmuştur.

iii.18/9/2015 tarihinde köşe yazıları nedeniyle tutuklanmasından

sonra yayın politikaları nedeniyle yıprandığı ve risk gördüğü için -henüz

şirketlere kayyum atanmadan- kendi isteğiyle Zaman gazetesinde yazmayı ve

Samanyolu televizyonunda program yapmayı bıraktığını, aynı şekilde Bugün

gazetesi ve Bugün TV'de de çalışmayı bıraktığını, ayrıca tahliye olduktan sonra

kayyuma devredilen bu gazete ve televizyonların yerine kurulan Özgür Düşünce,

Yeni Hayat ve Yarına Bakış isimli gazetelerden ve Can Erzincan TV'den gelen tüm

teklifleri reddettiğini hatta buralara röportaj bile vermediğini, bunlarla

irtibatını kestiğini ileri sürmüştür.

iv. İddianamede belirtilen adına kayıtlı telefonlardan bir

tanesini kendisinin kullandığını, Bylock kullandığı ve kendisiyle görüştüğü belirtilen

kişilerin avukat olduğunu, F.Ü. ile bayram nedeniyle mesajlaştığını, M.K.nın ise kendisini konferansa davet ettiğini, bu

kişilerle bunun dışında görüşmelerinin olmadığını, ayrıca görüşmelerin yapıldığı

2010 ve 2012 yıllarında bu kişilerin Bylock programı kullandığını

bilmesinin mümkün olmadığını, tanınan biri olması nedeniyle birçok kişi

tarafından telefonla arandığını, kendisinin de bunlara cevap vermeye

çalıştığını, adına kayıtlı diğer numarayı ise eşinin kullandığını, iddianamede

bu hat ile görüşme yapıldığı ve Bylock kullandığı belirtilen kişilerin tamamının

tutuklu olduğu dönemde kendisinin avukatlığını yapan kişiler olduğunu, görüşme

tarihlerinin de kendisinin gözaltı ve tutukluluk dönemlerine denk geldiğini,

muhtemelen bu görüşmelerin ekseriyetle ceza infaz kurumundaki ihtiyaçlarının

giderilmesi amacıyla eşinin avukatlarıyla yaptığı görüşmeler olduğunu

belirtmiştir.

v. Çağın Mağdurları (Günün

Mağdurları) isimli derneğe tanınmış bir kişi olması nedeniyle yoğun

ısrar üzerine dernek tüzüğünü inceledikten -ve derneğin E. , A.İ.K. gibi

kişilerin ve tutuklu emniyet mensuplarının haklarını savunmak gayeli bir dernek

olduğunu yani hukuk ve insan hakları temalı olduğunu gördükten- sonra üye

olduğunu ancak derneğin herhangi bir faaliyetine katılmadığını, derneğin

başkanı olan N.A. isimli polis ile (İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize

Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünde eski müdürdür ve FETÖ/PDY ile bağlantılı

suçlar nedeniyle yargılaması devam etmektedir.) 2015 yılında emniyet

mensuplarına yönelik yapılan operasyonlar sonrasında tanıştığını, bu kişinin

birkaç programa katılarak açıklama yaptığını, bunun dışında onunla

tanışıklığının olmadığını ileri sürmüştür. Tahliye olduktan sonra istifa

dilekçesini derneğe gönderdiğini, dilekçenin akıbetini bilmediğini, 15 Temmuz

darbe teşebbüsünden sonra derneğin olağanüstü KHK ile kapatıldığını, olanları

öngörmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir.

vi. 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra FETÖ/PDY ile bağlantılı

olduğu gerekçesiyle kayyuma devredilen basın ve yayın kuruluşlarında FETÖ'cü olmayan her görüşten birçok kişinin ücret

karşılığında yazı yazdığını ve program yaptığını,kendisinin

durumunun bu kişilerden farklı olmadığını, ayrıca Yargıtayın

güncel içtihatlarında iltisakın örgüt üyeliği için

yeterli olmadığının ortaya konulduğunu, üzerine atılı örgüt üyeliği suçunun

unsurlarının oluşmadığını, basın açıklamalarının ise avukatlık görevinin gereği

olduğunu ve propaganda amacı taşımadığını belirterek suçlamaları kabul

etmemiştir.

55. Mahkeme duruşma sonunda

"Sanık Gültekin Avcı'nın üzerine yüklenen 'silahlı terör örgütüne üye

olma' suçunun vasıf ve mahiyeti, arama-elkoyma

tutanakları, araştırma tutanakları ile sanık savunmaları göz önüne alındığında

sanık Gültekin Avcı'nın üzerine yüklenen suçu işlediğine dair kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren somut olgu ve delillerin bulunması, delillerin

henüz tam olarak toplanmamış olması, tuluklu kalınan

süre, [sanığa yüklenen suçlar için Kanun'da] öngörülen cezanın alt ve üst sınırı, sanığın üzerine

yüklenen suçun CMK'nın 100/3-a. maddesinde sayılan

suçlardan olması ve ölçülülük ilkesi dikkate alındığında sanık hakkında adli

kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı ..." şeklindeki

gerekçeyle başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına da karar vermiştir.

56. Mahkeme 14/3/2018 tarihinde resen yaptığı tutukluluk

incelemesi sonunda "Sanık Gültekin

Avcı'nın üzerine yüklenen 'silahlı terör örgütüne üye olma ve terör örgütü

propagandası yapma' suçlarının vasıf ve mahiyeti, arama-elkoyma

tutanakları, araştırma tutanakları ile sanık savunmaları göz önüne alındığında

sanık Gültekin AVCI'nın üzerine yüklenen suçu

işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut olgu ve

delillerin bulunması, delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması, tutuklu

kalınan süre, öngörülen cezanın alt ve üst sınırı, sanığın üzerine yüklenen

suçun CMK'nın 100/3-a maddesinde sayılan suçlardan

olması ve ölçülülük ilkesi dikkate alındığında sanık hakkında adli kontrol

uygulamasının yetersiz kalacağı ..." şeklindeki gerekçeyle

başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

57. Mahkeme 30/3/2018 tarihinde yaptığı ikinci duruşmada

başvurucu hakkındaki yargılama dosyasını İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin

E.2017/2 sayılı yargılama dosyası ile birleştirmiş, bundan sonra sanık

hakkındaki yargılamaya İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2017/2 sayılı

dosyası üzerinden devam edilmiştir.

58. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin ikinci duruşma sonunda

birleştirme kararıyla birlikte "Sanığın

üzerine yüklenen 'silahlı terör örgütüne üye olma' suçunun vasıf ve mahiyeti,

dosya içerisindeki arama, el koyma tutanakları, tanık beyanları, araştırma

tutanakları ile sanık savunmaları göz önüne alındığında sanığın üzerine

yüklenen suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut

olgu ve delillerin bulunması, delillerin henüz tam olarak toplanmamış olması,

tutuklu kalınan süre, öngörülen cezanın alt ve üst sınırı, sanığın üzerine

yüklenen suçun CMK'nın 100/3-a. maddesininde

sayılan suçlardan olması ve ölçülülük ilkesi dikkate alındığında sanık hakkında

adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı ..." şeklindeki

gerekçeyle sanığın tutukluluk hâlinin devamına da karar vermiştir.

59. Başvurucu 20/4/2018 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

60. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 18/5/2018 tarihinde

yaptığı tutukluluk incelemesi sonunda

"Sanık Gültekin Avcı'nın üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma

suçunun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, araştırma tutanakları sanığın

üzerine yüklenen suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını

gösteren olguların bulunması, öngörülen cezanın alt ve üst sınırı, sanığın

üzerine yüklenen suçun CMK'nın 100/3-a. maddesinde

sayılan suçlardan olması ve sanık hakkında adli kontrol uygulamasının yetersiz

kalacağı ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk

hâlinin devamına karar vermiştir.

61. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 5/6/2018 tarihinde

yaptığı duruşmada "Tutuklu sanıklar ...

Gültekin Avcı ... Yönünden üzerlerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti, mevcut

delil durumu, buna göre tutuklu sanıklar yönünden 'iletişim tespit tutanakları,

araştırma raporları, müşteki beyanları, fiziki takip tutanakları, şahıs tespit

tutanakları, tanık ve gizli tanık anlatımları, görev belgeleri, tanık [K.Y.]'nin ifade ve teşhisleri ile bu tanık tarafından dosyaya

sunulan materyaller, MİT, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlıktan gelen yazı

cevapları, teftiş raporları, dinlemeye ilişkin ses çözüm tutanakları,

diplomatik dokunulmazlığı olan kişilerle ilgili dinleme yapılmış ve mail

adreslerinin takip edilmiş olması, 2011/762 ... sayılı soruşturmada görev yapan

ve sanıkların eylem ve işlemleri ile irtibatlı oldukları iddia edilen hakim ve

savcılarla ilgili iddianame tanzim edilmiş olması, sanık Gültekin Avcı'nın

firari sanıklardan [E.U.] ile

soruşturmanın operasyonel sürecinin planlandığı iddia

edilen tarihten kısa süre önceki telefon görüşmeleri ve irtibatının varlığı,

aynı süreçte yazmış olduğu ve soruşıurma konusu ile

paralel biçimde kamuoyunda algı oluşturmaya ve soruşturma dosyasına zemin

hazırlamaya yönelik olduğu iddia edilen köşe yazılarının varlığ,

söz konusu köşe yazılarının Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını, Bakanlarını, MİT

Müsteşarı gibi üst düzey kamu görevlilerini, bazı STK yöneticilerini terörle ve

İran ajanlığı ile ilişkilendirerek ve muta nikahı yapmakla suçlayarak gözaltına

almanın planlandığı iddia edilen soruşturma dosyası ile benzer mahiyet ve

içerik taşıması, HTS kayıtları, müşteki [V.Ç.] ile ilgili

düzenlenen 14/12/2013 tarihli şahıs tespit tutanağı kapsamında kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren somut kanıtlar bulunması, sanıklara atılı bir

kısım suçların tutuklama nedenlerinin yasal karine olarak var sayıldığı 527l

sayılı CMK'nın 100/3-a.11 alt bendinde sayılan

katalog suçlardan oluşu, sanıklara atılı suçların kanunda öngörülen cezalarının

alt ye üst sınırlarının kaçma kuşkusunu somutlaştırması, sanıkların savunmalarının

henüz alınmamış oluşu,tutuklama sebep ve şartlarında

sanıklar lehine bu aşamada değişiklik meydana gelmemiş oluşu, müştekilerin ve

sanıklara atılı eylemlerin sayısal çoğunluğu da dikkate alındığında sanıkların

suçunun sübutu halinde yargılama sonucunda verilmesi muhtemel ceza veya

güvenlik tedbiri ile tutuklama tedbirinin ölçülü oluşu, tüm bu nedenlerle

sanıklar üzerinde adli kontrol hükümleri ile yeterli ve etkili hukuksal denetim

sağlanamayacak oluşu ..." şeklindeki gerekçeyle başvurucunun tutukluluk

hâlinin devamına karar vermiştir.

62. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/6/2018 ve 10/9/2018

tarihli duruşmalarda da benzer gerekçelerle başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar vermiştir. Başvurucu anılan dosya kapsamında hâlen tutukludur.

63. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk

derece mahkemesinde derdesttir .

IV. İLGİLİ HUKUK

A. Ulusal Hukuk

64.5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama

nedenleri" kenar başlıklı 100. maddesinin ilgili bölümü

şöyledir:

"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını

gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli

veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi

beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama

kararı verilemez.

(2)

Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması

veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya

değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı

yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3)

Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı

halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;

...

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine

Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

..."

65. 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama

kararı" kenar başlıklı 101. maddesinin (1) ve (2) numaralı

fıkraları şöyledir:

"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin

tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi

tarafından, kovuşturma evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının

istemi üzerine veya re'sen mahkemece karar verilir.

Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve adlî kontrol uygulamasının yetersiz

kalacağını belirten hukukî ve fiilî nedenlere yer verilir.

(2)

Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin

reddine ilişkin kararlarda;

a) Kuvvetli suç şüphesini,

b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,

c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,

gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilir.

Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir, ayrıca bir örneği

yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda belirtilir."

66. 5271 sayılı Kanun'un "Adlî

kontrol" kenar başlıklı 109. maddesinin (1) ve (3) numaralı

fıkraları şöyledir:

"(1) Bir suç sebebiyle yürütülen

soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama

sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol

altına alınmasına karar verilebilir.

…

(3)

Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe

tabi tutulmasını içerir:

a) Yurt dışına çıkamamak.

b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere,

belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak.

c) Hâkimin belirttiği merci veya kişilerin

çağrılarına ve gerektiğinde meslekî uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam

konularındaki kontrol tedbirlerine uymak.

...

f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde

bulundurularak, miktarı ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme

süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence

miktarını yatırmak.

g) Silâh bulunduramamak veya taşıyamamak,

gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz karşılığında adlî emanete teslim

etmek.

...

j) Konutunu terk etmemek.

k) Belirli bir yerleşim bölgesini terk

etmemek.

l) Belirlenen yer veya bölgelere

gitmemek."

67. 6/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Suç işlemek amacıyla örgüt kurma" kenar

başlıklı 220. maddesinin (6) ve (7) numaralı fıkraları şöyledir:

"(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt

adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte

üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir."

(7)

Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek

yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı

verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar

indirilebilir."

68. 5237 sayılı Kanun'un "Silâhlı örgüt" kenar başlıklı 314.

maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

"(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci

bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya

yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası

ile cezalandırılır.

(2)

Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis

cezası verilir."

69. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun

"Cezaların artırılması"

kenar başlıklı 7. maddesinin ikinci fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

"Terör örgütünün; cebir, şiddet veya

tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere

başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla

kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile

işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır ..."

B. Uluslararası Hukuk

1. Sözleşme Metinleri

70. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) "Özgürlük ve güvenlik hakkı"

kenar başlıklı 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili bölümü ve (4) numaralı

fıkrası şöyledir:

"1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına

sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun

olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

...

c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek

için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten

sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin

varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve

tutulması;

...

(4)

Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma

işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve

eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma

hakkına sahiptir.

..."

71.Sözleşme'nin "İfade

özgürlüğü" kenar başlıklı

10. maddesi şöyledir:

"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına

sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları

gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme

özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema

işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.

2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu

özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal

güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu

düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın,

başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının

önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması

için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara

tabi tutulabilir."

2. Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi İçtihadı

72. AİHM, Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c)

bendi uyarınca, yalnızca bir ceza soruşturması veya kovuşturması çerçevesinde

kişinin suç işlediğine dair şüphenin bulunması hâlinde yetkili adli makamın

huzuruna çıkarılması amacıyla tutuklanabileceği yönündeki içtihadını (Jecius/Litvanya,

B. No: 34578/97, 31/7/2000, § 50; Wloch/Polonya, B.

No: 27785/95,19/10/2000, § 108) yakın dönemde verdiği Buzadji/Moldova ([BD], B. No: 23755/07, 5/7/2016 §§ 92-102)

kararında geliştirmiştir. Buna göre ilk tutuklama kararından itibaren suçun

işlendiğine ilişkin makul şüphenin varlığı yanında tutuklamaya ilişkin

nedenlerin bulunduğunun ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konması gerekir.

73. AİHM'e göre ilk tutuklama için

yeterli görülen makul şüphenin varlığı, elde edilen deliller ve somut olayın

kendine özgü koşulları da dikkate alındığında olaylara dışarıdan bakan tamamen

objektif bir gözlemciyi ikna edecek yeterlilikte olmalıdır. Toplanan deliller

objektif bir gözlemciye sunulduğunda şüpheli ya da sanığın atılı suçu işlemiş

olabileceği yönünde bir kanaat oluşturmaya yeterli ise somut olayda makul şüphe

vardır. Diğer bir ifade ile inandırıcı neden ya da makul şüphe, suçlanan

kişinin üzerine atılı suçu işlemiş olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi

ikna etmeye yeterli olay, olgu veya bilginin varlığını gerektirmektedir (Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, B. No: 12244/86

...,30/8/1990, O'Hara/Birleşik Krallık, B. No: 37555/97,

16/10/2001, § 34).

74. AİHM, tutukluluğu meşru kılan makul dört temel neden

belirlemiştir. Bunlar sanığın duruşmaya çıkmama (kaçma) tehlikesi (Stögmüller/Avusturya, B. No: 1602/62, 10/11/1969, hukuki gerekçe bölümü, § 15),

sanığın serbest bırakıldıktan sonra adaletin iyi idaresine zarar verecek tarzda

önlemler alabilecek olma tehlikesi (Wemhoff/Almanya, B.

No: 2122/64, 27/6/1968, hukuki gerekçe bölümü, § 14), tekrar suç işleme

tehlikesi (Matznetter/Avusturya, B. No: 2178/64, 10/11/1969, hukuki gerekçe bölümü, § 7) ve

kamu düzenini bozma tehlikesidir (Letellier/Fransa,

B. No: 12369/86, 26/6/1991, § 51).

75. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, demokratik

toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. İfade özgürlüğü toplumun

ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil

etmektedir. Sözleşme'nin 10. maddesinin (2) numaralı fıkrası saklı tutulmak

üzere ifade özgürlüğü, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya

ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici

ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz

edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.

AİHM, 10. maddede güvence altına alınan bu özgürlüğün bazı istisnalara tabi

olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve bunun sınırlandırılmasının

ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (Handyside/Birleşik Krallık [GK], B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], B. No:

40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 101).

76. AİHM, Stojanović/Hırvatistan

(B. No: 23160/09, 19/9/2013, §§ 39, 62) kararında ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin

demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelerken başvurucunun

sorumluluğunun kapsamının kendi sözlerinin ötesine taşıp taşmadığının

belirlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. AİHM, derece mahkemelerince

başvurucunun sorumluluğunun -bunu haklı gösterecek ilgili ve yeterli gerekçeler gösterilmeksizin- onun

sözlerinin ötesinde genişletilmesi suretiyle ifade özgürlüğünün ihlal

edildiğine karar vermiştir.

77. AİHM'in Sürek/Türkiye (No. 1) ([BD], B. No: 26682/95, 8/7/1999) kararında "Haberde Yorumda Gerçek" isimli

haftalık bir dergide "Silahlar

Özgürlüğü Engelleyemez" ve "Suç Bizim" başlıklı iki okuyucu makalesinin

yayımlanması üzerine dergi sahibi ile editörünün cezalandırılmasının ifade

özgürlüğünü ihlal edip etmediği meselesi gündeme gelmiş ve AİHM Sözleşme'nin

10. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Bu kararda AİHM, basının

şiddet tehdidi karşısında milli güvenlik veya ülke bütünlüğünün korunması veya

asayişsizlik veya suçun engellenmesi amacıyla konmuş olan sınırlamaları aşmaması

kaydıyla, bölücü olanlar da dahil olmak üzere, görüş ve siyasi hususlarda bilgi

vermesinin demokratik toplumlar açısından bir zorunluluk olduğunu belirtmiştir (Sürek/Türkiye (No. 1), § 59). Ayrıca AİHM'e göre ifade edilen sözlerin bireylere, kamu görevlilerine

veya toplumun belli bir kesimine karşı şiddeti teşvik ettiği durumlarda devlet

otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha

geniş bir marja (takdir yetkisine) sahiptir (Sürek/Türkiye

(No. 1), § 61). AİHM, dergide yayımlanan mektuplarda kullanılan

kelimeler ve bu kelimelerin yayımlandığı bağlam üzerinde özellikle durmuştur.

AİHM söz konusu kelimelerin açıkça şiddeti teşvik niteliğinde olduğunu

belirterek şunları söylemiştir: "Mahkeme

ilk olarak, "katliam", "zulüm" ve "cinayet" gibi

göndermelerin yanı sıra, "Faşist Türk ordusu", "TC cinayet çetesi" ve "emperyalizmin kiralık

katilleri" gibi etiketlerin kullanılması ile diğer tarafa kara bir leke

vurulmasına ilişkin açık bir kasıt olduğunu kabul etmektedir. Mahkeme kanaatine

göre söz konusu mektuplar, temel duyguların çalkalandırılması ve halen ölümcül

şiddet şeklinde kendini göstermiş olan bileşik önyargıların katılaştırılması

ile kanlı bir intikama çağrı şeklinde değerlendirilebilecektir. Ayrıca,

mektupların 1985’ten buyana çok ciddi can kayıpları ve bölgenin büyük bir

kısmında olağanüstü hal ilan edilmesine sebebiyet

verecek şekilde güvenlik kuvvetleri ile PKK kuvvetleri arasında ciddi

çatışmaların devam etmekte olduğu Türkiye'nin güneydoğusundaki güvenlik durumu

bağlamında yayımlanmış olması da dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda, mektupların

içeriğinin iddia edilen zulümlerin sorumlusu olarak gösterilenlere karşı köklü

ve mantık dışı bir nefret uyandırarak bölgede daha fazla şiddete sebebiyet

verebilecek şekilde değerlendirilmelidir. Gerçekten de,

okuyucuya iletilen mesaj, saldırgan ülke karşısında şiddete başvurmanın gerekli

ve haklı bir önlem olduğudur. Ayrıca "Suç Bizim" başlıklı mektubun

kişileri isimleri ile tanımlayarak, bunlara karşı olan nefretin

alevlendirildiği ve bu şahısların fiziksel şiddet tehlikesine maruz bırakıldığı

da dikkate alınmalıdır. Mahkeme bu açıdan, yetkililer tarafından Devletin

toprak bütünlüğüne zarar verilmesi ile ilgili gerekçelerin vurgulandığı

başvuranın mahkûmiyetine ilişkin nedenleri, başvuranın ifade özgürlüğü

aleyhinde bir müdahale için ilgili ve yeterli bir dayanak olarak kabul

etmektedir. Mahkeme, "bilgi" ve "görüşlerin" sadece kırıcı,

şaşırtıcı veya rahatsız edici olmasının müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli

olmayacağını yinelemektedir. Mevcut davada söz konusu olan nefret konuşmaları

ve şiddetin yüceltilmesidir."

78. Hocaoğulları/Türkiye

(B. No: 77109/01,7/3/2006) kararında

AİHM, bir dergide yayımlanan "Hangi

Barış?" ve "Gençlik

İsyan Demektir" başlıklı iki makale nedeniyle başvurucunun

terör örgütü lehine propaganda suçundan mahkûmiyetini incelemiştir. AİHM,

başvuruyu makalelerdeki ibareleri, yayımlandıkları bağlamı (yazının

bütünlüğünü), özellikle terörle mücadeleye bağlı güçlükleri de dikkate alarak

değerlendirmiştir. AİHM "Gençlik İsyan

Demektir" başlıklı makale ile alakalı şu değerlendirmeleri

yapmıştır: "Gençlere seslenen ve hiçbir

devrimin insan zayiatı olmadan gerçekleşemeyeceği görüşünü savunan yazarın dili

barışa ve siyasi sorunların çözümüne çağrı olarak kabul edilemez … Diyarbakır

zindanlarında işkenceci faşistlere sır verip ser vermeyerek ve Kızıldere'de

düşmanları, biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik, diye selamlayarak dönenlere

kavgalarının gelip geçici olmadığını bildirirler. Hem de canları pahasına.

Evet, belki yenildiler. Ama direndiler. Çünkü gerçek zaferin böyle küçük ama

kararlı direnişlerle kazanılacağını biliyorlardı" gibi ifadelerinin

kullanımıyla net bir biçimde mücadelenin geçici olmadığı düşüncesinin

vurgulandığını hatırlatmaktadır. Bunun yanı sıra, bütünü itibarıyla şiddet

kullanımını, silahlı direnişi veya başkaldırıyı tahrik eder bir makale olarak

değerlendirilebilir; AİHM nezdinde göz önünde bulundurulması gereken temel

unsur budur." AİHM’e göre şiddeti

kışkırtan ve yücelten bu ibareler, Sözleşme’nin giriş kısmında açıklanan barış

ve adalet gibi temel değerler ile bağdaşmaz.

79. Sürek ve Özdemir/Türkiye

([BD] B. No: 23927/94 ve

24277/94, 8/7/1999) kararında başvurucuların sahibi ve yazı işleri müdürü

oldukları dergi vasıtasıyla terörist örgütlerin bildirilerini yayımlamak ve

bölücü propaganda yapmak suçlarından ulusal hukukta mahkûm edilmeleri söz

konusudur. AİHM, özellikle kin ve düşmanlığa tahrik bağlamında söylemleri

değerlendirmiş ancak metinleri bir bütün olarak ele aldığında kin ve düşmanlığa

tahrik ettiğinin söylenemeyeceğini belirtmiştir. AİHM, bu kararda bilhassa

medya açısından ifade hürriyetinin kullanılmasındaki görev ve sorumlulukların çatışma ve gerginlik zamanlarında

özel önem taşıdığını vurgular. AİHM'e göre "Bu yüzden de devlete karşı şiddet kullanma yoluna

giden örgüt temsilcilerinin görüşleri yayımlanırken medya şiddeti tahrik eden

ve kin güden konuşmaların yapıldığı bir araç olarak görülmesin diye, daha fazla

özen gösterilmelidir." Çünkü

kin ve nefret söylemi ile şiddete teşvik arasında ince bir çizgi olduğu ya da

anılan söylemin şiddete dönüşmesi riskinin kuvvetle muhtemel olduğu dikkate

alınmalıdır.

80. Halis Doğan/Türkiye (No.

3) (B. No: 4119/02, 10/10/2006) kararına

konu olayda başvurucu Halis Doğan, Özgür Bakış gazetesinin sahibidir. Gazetenin

"Analiz" başlıklı

sütundaki "Komplo’nun

Yeni Aşaması" ve "Doğum"

başlıklı iki makalenin yayımlanmasından dolayı başvurucu hakkında bölücülük

propagandası yapma suçundan bir miktar para cezasına hükmolunmuş ve ayrıca

gazetenin yayını altı gün süreyle durdurulmuştur. Başvuruyu inceleyen AİHM

Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. AİHM’e göre her iki makalede de PKK terör örgütünün

mücadele yöntemlerine yer verilmektedir. Makalelerde kullanılan kimi sözler, ne

Kürt probleminin barış yoluyla çözümüne çağrı konuşması ne de sosyal, kültürel

ve tarihi olaylar hakkındaki saptamalar olarak görülebilir. AİHM "Aksine (şimdi) ulusal seferberlik zamanıdır.

Eğer bütün güçler, yetenekler ve olanaklar faaliyete geçmezse, ne zaman

faaliyete geçecekler? Kürtlerin hatıralarında ve kültürlerinde 'onur günü'

kavramı vardır. İşte bugün onur gününden daha farklı bir gün söz konusudur. Ve

hatta durum böyle iken, bizim tek garantimiz, tam bir özgürlük kazanmak için

her türlü fedakârlığı yapmaya ve 21. yüzyılın esaret zincirlerini kırmaya hazır

olan halkımızın isteğidir. Bu bizim özgürlük mücadelemizi parlayan bir aşamaya

taşıyacak öncü politikamızdır. Gerçek fedakârlığı gösteren şahinlerimiz."

şeklindeki ifadelerin şiddeti tahrike elverişli ifadeler olduğunu not etmiştir.

AİHM’e göre makalelerin genel içeriği şiddete,

silahlı mücadeleye ya da ayaklanmaya teşvik edici mahiyettedir ve bu ifadeler,

Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra bir gazetede yayımlanan iki makaleden

alınmıştır, içerik olarak Kürtlerin davasını savunanları şiddete teşvik

etmektedir. Böyle bir bağlamda makalelerin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde zaten

mevcut olan şiddet eylemlerine katalizör etkisi yapabilecek nitelikte olduğunu

tespit etmek yanlış olmaz. Bu bakımdan AİHM, başvuranın mahkûm edilme

gerekçelerinin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahaleyi haklı göstermek için

yeterli ve yerinde olduğuna hükmetmektedir. AİHM, sadece bilgi ya da fikirlerin çatışmasının, şaşırtmasının ya da endişeye yol

açmasının benzeri bir müdahaleyi haklı göstermeye yetmeyeceğini

hatırlatmaktadır. Ancak bu vakada açıkça şiddet yanlısı bir kışkırtma söz

konusudur. Makalelerde ifade edilen bu görüşler açık biçimde muhatabını eyleme

yönlendirmektedir. Burada, özgürlük mücadelesinin tek yolunun PKK terör

örgütünün uyguladığı şiddet yöntemleri olduğu savunulmakta ve muhataplarının bu yüce davaya bir seferberlik duygu ve

düşüncesi içinde katkıda bulunmaları istenmektedir.

81. Sürek/Türkiye (No. 3) ([BD],

B. No: 24735/94, 8/7/1999) kararına konu olan olayda başvurucu "Haberde Yorumda Gerçek" isimli

derginin sahibidir. Bu dergide 9/1/1993 tarihli 42. sayıda "Botan'da Fakir Köylüler Toprak Ağalarını

İstimlak Ediyor" başlıklı bir makale yayımlanmıştır. Bu

makalede devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapıldığı gerekçesi

ile dergi toplatılmış ve başvurucu adli para cezasına mahkûm edilmiştir.

Başvurucu, ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla AİHM’e

başvurmuştur. Konuyu inceleyen AİHM, makalelerde kullanılan kelimeler ve bu

kelimelerin yayımlanmış olduğu bağlam üzerinde özellikle duracağını

belirtmiştir. Dava konusu makalede ülkenin bir bölgesindeki mücadelenin "güvenlik kuvvetlerine karşı yürütülen bir savaş"

olarak nitelendirilmesinin ve "Özgürlük

mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğiz." ifadesinin

kullanılmasının makalenin yazarının kendisini terör yoluyla mücadeleyi sürdüren

örgütle özdeşleştirmiş olduğu ve silah kullanılması için çağrıda bulunduğu

anlamına geleceğini vurgulamıştır. AİHM ayrıca makalelerin 1985’ten bu yana çok

ciddi can kayıpları yaşanan ve bölgenin büyük bir kısmında olağanüstü hâl ilan

edilmesine sebebiyet verecek şekilde güvenlik kuvvetleri ile PKK arasında ciddi

çatışmaların devam etmekte olduğu Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki güvenlik

durumu bağlamında yayımlanmış olmasının da dikkate alınması gerektiğini

belirtmiştir. Bu bağlamda makalenin içeriği bölgede daha fazla şiddeti teşvik

edebilecek niteliktedir ve bu makaleyle okuyucuya iletilen mesaj, saldırgan

ülke karşısında şiddete başvurmanın gerekli ve haklı bir önlem olduğudur. Bu

açıdan AİHM, muhatap devlet tarafından başvuranın mahkûmiyetine ilişkin olarak

öne sürülen nedenlerin başvuranın ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale için

ilgili ve yeterli dayanak teşkil ettiği sonucuna varmıştır. AİHM'e

göre başvurucu, bu makalelerde yer alan görüşler ile şahsen bağlantılı

olmamasına rağmen makalelerin yazarlarına şiddet ve nefretin körüklenmesi için

bir araç temin etmiştir. Dergi ile sadece ticari açıdan bağlı olduğu ve yazı

işleri müdürlüğü sorumluluğu taşımadığı gerekçesi ile makalelerin içeriğine

ilişkin her türlü cezai sorumluluktan muaf tutulması gerektiği yönündeki

başvurucu tarafından ileri sürülen iddiamahkemece

reddedilmiştir. Başvurucu derginin sahibidir. Bu konumu itibarıyla derginin

yazı işleri yönetimini şekillendirme hakkına sahiptir. Bu nedenle başvurucu

halk için bilgi toplanması ve dağıtılması konusunda derginin yazı işleri ve

muhabir personelinin görev ve sorumlulukları

açısından vekâleten sorumlu olup bu da çatışma ve gerginlik durumlarında daha

büyük önem taşımaktadır. AİHM açıklanan gerekçelerle başvurucuya verilen

cezanın zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık geldiğini ve verilen ceza ile elde

edilmek istenen amaç arasında orantısızlık olmadığını belirterek ifade özgürlüğünün

ihlalinin söz konusu olmadığı sonucuna varmıştır.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

82. Mahkemenin 10/1/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. 20/9/2015 Tarihli

Tutuklama Kararı Yönünden

1. Kişi Hürriyeti ve

Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

a. Sulh Ceza

Hâkimliklerinin Doğal Hâkim, Bağımsız ve Tarafsız Hâkim İlkelerine Aykırı

Olduğuna İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

83. Başvurucu; tutuklama kararını veren sulh ceza

hâkimliklerinin doğal hâkim ilkesine aykırı olarak kurulduğunu, tutuklama

kararını veren hâkimin bağımsız ve tarafsız olmadığını, dolayısıyla tutuklama

kararının yok hükmünde olduğunu ileri sürmüştür.

84. Bakanlık görüşünde; başvurucunun tutuklama kararının doğal

hâkim ilkesine aykırı olarak kurulmuş bir mahkeme tarafından verildiğine ve

tutuklama kararını veren hâkimlerin bağımsız ve tarafsız olmadığına yönelik

şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaati bildirilmiştir.

85. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

ii. Değerlendirme

86. Bir kuralın belirli bir suçun işlenmesinden sonra bu suça

ilişkin davayı görecek yargı yerini belirlemeyi amaçlamaması, yürürlüğü

müteakip kapsamına giren tüm davalara uygulanması hâlinde doğal hâkim ilkesine

aykırılık söz konusu olamaz (AYM, E.2009/52, K.2010/16, 21/1/2010).

87. Anayasa'nın 9. maddesinde, yargı yetkisinin bağımsız ve

tarafsız mahkemelerce kullanılacağı açıkça hükme bağlanmış, 138. maddesinde ise

mahkemelerin bağımsızlığından ne anlaşılması gerektiği açıklanmıştır. Buna göre "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı

yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez;

genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde

bulunamaz." Bağımsızlık; mahkemenin bir uyuşmazlığı çözümlerken

yasamaya, yürütmeye, davanın tarafları ile çevreye ve diğer yargı organlarına

karşı bağımsız olmasını, onların etkisi altında olmamasını ifade etmektedir

(AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

88. Bir mahkemenin idareye ve davanın taraflarına karşı bağımsız

olup olmadığının belirlenmesinde üyelerinin atanma şekli ve onların görev

süreleri, dış baskılara karşı teminatların varlığı ve mahkemenin bağımsız

olduğu yönünde bir görüntü sergileyip sergilemediği önem arz etmektedir (Yaşasın Aslan, B. No: 2013/1134,

16/5/2013, § 28).

89. Anayasa'nın 36. maddesinde mahkemelerin tarafsızlığından

açıkça bahsedilmemekle birlikte Anayasa Mahkemesi içtihadı uyarınca davanın

tarafsız bir mahkemede görülmesini isteme hakkı, adil yargılanma hakkının zımni

bir unsurudur. Nitekim 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle

Anayasa'nın 9. maddesine "bağımsız"

ibaresinden sonra gelmek üzere "ve

tarafsız" ibaresi eklenmiş, böylelikle madde metni "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve

tarafsız mahkemelerce kullanılır." hâlini almıştır. Ayrıca

mahkemelerin tarafsızlığı ve bağımsızlığının birbirini tamamlayan iki unsur

olduğu dikkate alındığında -Anayasa'nın bütünlüğü ilkesi gereği- Anayasa'nın

138., 139. ve 140. maddelerinin de tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının

değerlendirilmesinde gözönünde bulundurulması

gerektiği açıktır (Tahir Gökatalay,

B. No: 2013/1780, 20/3/2014, § 60).

90. Mahkemelerin tarafsızlığı kavramı, görülecek davalar

karşısında bizzat mahkemenin kurumsal yapısı ile davaya bakmakla görevli

hâkimin tutumu üzerinden açıklanmaktadır. Öncelikle mahkemelerin kuruluşu ve

yapılanmasıyla ilgili yasal ve idari düzenlemelerin tarafsız olmadığı

izlenimini vermemesi gerekir. Esasında kurumsal tarafsızlık, mahkemelerin

bağımsızlığı ile bağlantılı bir konudur. Tarafsızlık için öncelikle bağımsızlık

ön koşulu gerçekleşmeli ve ek olarak kurumsal yönden de taraf görüntüsü verecek

bir yapılanma oluşmamalıdır (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

91. Mahkemelerin tarafsızlığını ifade eden ikinci unsur,

hâkimlerin görülecek davaya ilişkin öznel tutumlarıyla ilgilidir. Davaya

bakacak olan hâkimin davanın taraflarına karşı eşit, yansız ve ön yargısız

olması, hiçbir telkin ve baskı altında kalmadan hukuk kuralları çerçevesinde

vicdani kanaatine göre karar vermesi gerekir. Aksi yöndeki davranışlar ise

hukuk düzenince disiplin ve ceza hukuku alanındaki yaptırımlara tabi

kılınmıştır (AYM, E.2014/164, K.2015/12, 14/1/2015).

92. Genel bir kanuni düzenlemeye dayanılarak Hâkimler ve

Savcılar Kurulu (HSK) tarafından yapılan atama sonucunda sulh ceza hâkimlerinin

-soruşturma aşamasında tutuklama tedbirine ilişkin karar vermek de dâhil olmak

üzere- kanun ile verilen görevleri yaptıkları anlaşılmaktadır. Bağımsız ve

tarafsız olmadıkları iddia edilen sulh ceza hâkimliklerinin Cumhuriyet

savcısının taleplerini reddederek şüpheliler lehine de kararlar verdikleri

bilinmektedir. Bu itibarla bazı soyut varsayımlardan hareket edilerek ilgili

hâkimlerin bağımsız ve tarafsız davranmadıklarını kabul etmek mümkün değildir

(benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hikmet

Kopar ve diğerleri [GK], B. No: 2014/14061, 8/4/2015, § 114; Hidayet Karaca, B. No: 2015/144,

14/7/2015, § 78, Mehmet Baransu

(2), B. No: 2015/7231, 17/5/2016, §§ 64-78).

93. Nitekim Anayasa Mahkemesi; sulh ceza hâkimlerinin de diğer

tüm hâkimler gibi HSK tarafından atandıkları ve Anayasa'nın 139. maddesinde

öngörülen hâkimlik teminatına sahip oldukları, diğer tüm mahkemelerde olduğu

gibi Anayasa'nın öngördüğü biçimde mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik

teminatı esaslarına uygun olarak teşkilatlandırıldıkları, bunların yapılanması

ve işleyişinde tarafsız davranamayacakları sonucuna ulaşılmasını gerektiren

herhangi bir unsur bulunmadığı, ayrıca somut, nesnel ve inandırıcı delillerle

tarafsızlığını yitirdiğinin ortaya konması durumunda hâkimin davaya bakmasını

engelleyen usul hükümlerinin de bulunduğu gerekçesiyle sulh ceza hâkimliklerini

ihdas eden kanun hükmünün iptali istemini reddetmiştir (AYM, E.2014/164,

K.2015/12, 14/1/2015).

94. Somut olayda başvurucu hakkında tutuklama kararı veren

İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin genel hükümlere göre kurulduğu ve görev

yapan hâkimin de yine genel hükümlere göre HSK tarafından atandığı konusunda

tereddüt bulunmamaktadır. Başvurucu, tutuklamayı yapan hâkim ile kendisinin

arasında İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2015/175 sayılı dosyasında sanık

mağdur ilişkisi bulunması nedeniyle 5271 sayılı Kanun'un 24. maddesi uyarınca

hâkimin tarafsızlığına gölge düşüren bir durumun bulunduğunu ileri sürmüş ise

de tüm dosya kapsamı nazara alındığında tutuklama kararını veren hâkimin anılan

dosya nedeniyle subjektif değerlendirme yaptığı ve

tarafsız davranmadığı sonucuna varılamamaktadır.

95. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun doğal hâkim ilkesine

aykırı bulunan, bağımsız ve tarafsız olmayan hâkimlik tarafından tutuklandığı

iddiasına ilişkin olarak bir ihlalin bulunmadığı açık olduğundan başvurunun bu

kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Soruşturma Dosyasına

Erişimin Kısıtlandığına İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiası

ve Bakanlık Görüşü

96. Başvurucu; gerekçesiz bir şekilde verilen soruşturma

dosyasına erişimin kısıtlanması kararı nedeniyle soruşturma evrakında bulunan

belge ve delillere ulaşamadığını, bu şekilde erişimi engellenen ve lehine

değerlendirilmesi açıkça mümkün olan belge ve deliller çerçevesinde

tutukluluğuna ilişkin olarak itirazda bulunmasının önüne geçildiğini ileri

sürmüştür.

97. Başvurucu ayrıca soruşturma mercileri tarafından kısıtlama kararının kanunda öngörülen

kapsamı aşılarak yorumlandığını, bu bağlamda incelemeye ve/veya örnek almaya

yetkili olduğu -gizlilik kapsamında olmayan- belgelerin suretinin verilmesi

yönündeki talebi reddedilerek bu belgelere erişiminin engellendiğini iddia etmiştir.

Başvurucuya göre soruşturma mercilerinin bu tutumu silahların eşitliği ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

98. Başvurucu sonuç olarak tutuklamaya karşı etkili bir şekilde

itirazda bulunma imkânından yoksun bırakıldığını belirterek kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

99. Bakanlık görüşünde; hakkındaki suçlamalar ayrıntılı bir

şekilde anlatılarak başvurucuya savunma yapma imkânı verildiği, başvurucunun

tutuklanmasına temel teşkil eden iddiaların somutlaştırılarak sorulduğu,

başvurucunun bu iddialarla ilgili savunmasını yaptığı ileri sürülmüştür.

Bakanlığa göre başvurucu, bu delilleri yeterince değerlendirerek bunlara karşı

etkili bir şekilde itirazda bulunma imkânını kullanmıştır. Bakanlık bu

nedenlerle şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar verilmesi

gerektiğini ifade etmiştir.

100. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

ii. Değerlendirme

101. Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası şöyledir:

"Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti

kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu

kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak

amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir."

102. Başvurucunun bu bölümdeki iddialarının Anayasa'nın 19.

maddesinin sekizinci fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı

kapsamında incelenmesi gerekir.

(1) Genel

İlkeler

103. Anayasa'nın 19. maddesinin dördüncü fıkrası, yakalanan veya

tutuklanan kişiye yakalama veya tutuklama sebeplerinin ve haklarındaki

iddiaların hemen yazılı olarak bildirilmesini, yazılı bildirimin mümkün

olmaması hâlinde sözlü olarak derhâl; toplu suçlarda ise en geç hâkim huzuruna

çıkarılıncaya kadar bildirilmesini öngörmektedir (Günay Dağ ve diğerleri [GK], B. No: 2013/1631, 17/12/2015, § 168).

104. Diğer taraftan Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası

uyarınca, hürriyeti kısıtlanan kişi kısa sürede durumu hakkında karar

verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı hâlinde hemen serbest

bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına

sahiptir. Fıkrada öngörülen bu usulde adil yargılanma hakkının bütün

güvencelerini sağlamak mümkün değilse de iddia edilen tutmanın koşullarına

uygun somut güvencelerin yargısal nitelikli bir kararla sağlanması gerekir (Mehmet Haberal, B. No: 2012/849,

4/12/2013, §§ 122, 123).

105. Bu bağlamda tutukluluk hâlinin devamının veya serbest

bırakılma taleplerinin incelenmesinde silahların

eşitliği ve çelişmeli yargılama

ilkelerine riayet edilmelidir (Hikmet Yayğın, B.

No: 2013/1279, 30/12/2014, § 30). Silahların eşitliği ilkesi, davanın

taraflarının usul hakları bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve

taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia

ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip

olması anlamına gelmektedir. Çelişmeli yargılama ilkesi ise taraflara dava

dosyası hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını, bu nedenle

tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir (Bülent Karataş, B. No: 2013/6428, 26/6/2014, §§ 70, 71).

106. Yakalanan bir kişiye, yakalanmasının temel maddi ve hukuki

sebepleri teknik olmayan ve anlayabileceği basit bir dilde açıklanmalı; böylece

kişi, uygun görürse hürriyetinden yoksun bırakılmasının Anayasa'nın 19.

maddesinin sekizinci fıkrası kapsamında kanuna uygunluğuna itiraz etmek üzere

mahkemeye başvurma imkânına sahip olabilmelidir. Bununla birlikte Anayasa'nın

19. maddesinin dördüncü fıkrası, yakalama veya tutuklama sırasında verilen

bilgilerin yakalanan veya tutuklanan kişiye isnat edilen suçların tam bir

listesini içermesini, bir başka deyişle hakkındaki suçlamalara esas tüm

delillerin bildirilmesini ya da açıklanmasını gerektirmemektedir (Günay Dağ ve diğerleri, § 175).

107. İfadesi ya da savunması alınırken başvurucuya erişimi

kısıtlanan belgelerin içeriğine ilişkin sorular sorulmuş veya başvurucunun

tutukluluk kararına yönelik itirazında bu belgelerin içeriğine atıfta bulunmuş

olması durumunda başvurucunun tutukluluğa temel teşkil eden belgelere

erişiminin olduğunun, bunların içerikleri hakkında yeterli bilgiye sahip

bulunduğunun ve bu nedenle de tutukluluk hâlinin gerekçelerine yeterli biçimde

itiraz etme imkânını elde ettiğinin kabulü gerekmektedir. Böyle bir durumda

kişi, tutukluluğa temel teşkil eden belgelerin içeriği hakkında yeterli bilgiye

sahiptir (Hidayet Karaca, § 107).

(2)

İlkelerin Olaya Uygulanması

108. Savcılığın talebi üzerine İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliği

24/12/2014 tarihinde 5271 sayılı Kanun'un 153. maddesinin (2) numaralı fıkrası

uyarınca dosyaya erişimin kısıtlanmasına karar vermiştir.

109. Başvuru formu ve eklerinde, kısıtlama kararının daha sonra

kaldırılıp kaldırılmadığı hususunda herhangi bir bilgi veya belge bulunmamakla

birlikte İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince iddianamenin kabul edildiği

7/4/2016 tarihi itibarıyla kısıtlılık, 5271 sayılı Kanun'un 153. maddesinin (4)

numaralı fıkrası uyarınca kendiliğinden sona ermiş bulunmaktadır (bkz. § 23).

110. Başvurucuya yöneltilen ve tutuklamaya konu olan

suçlamaların ve buna ilişkin olguların tutuklama talep yazısında ve sorgu

esnasında başvurucuya sorulan sorularda açıklandığı, başvurucunun da ifadesinde

anılan suçlamalarla ilgili ayrıntılı bir şekilde beyanda bulunduğu

görülmektedir (bkz. §§ 14, 15).

111. Öte yandan başvurucu, Hâkimliğin tutuklama kararında da tutuklamaya

konu edilen suçlamalarla (eylemlerle) ilgili değerlendirmelerde bulunmuştur

(bkz. § 16). Ayrıca tutukluluğa itiraz dilekçesinde başvurucu müdafileri

tarafından usul ve esasa ilişkin ayrıntılı bir şekilde savunma yapılmıştır. Dolayısıyla başvurucunun ve müdafilerinin

isnat edilen suçlamalara ve tutukluluğa temel teşkil eden bilgilere gerek sorgu

öncesinde gerekse sorgu sonrasında erişimlerinin olduğu anlaşılmaktadır.

112. Bu itibarla suçlamalara dayanak olan temel unsurların ve

tutmanın hukukiliğinin değerlendirilmesi için esas olan bilgilerin başvurucuya

veya müdafilerine bildirilmiş, başvurucuya bunlara karşı savunma ve

itirazlarını ileri sürme imkânı verilmiş olması dikkate alındığında yaklaşık

birkaç ay devam eden soruşturma aşamasında uygulanmış olan kısıtlama nedeniyle

başvurucunun tutukluluğa karşı etkili bir şekilde itirazda bulunamadığının

kabulü mümkün görülmemiştir.

113. Diğer taraftan başvurucu kısıtlama kararının kapsamında

bulunmayan belgelere erişiminin kısıtlanması nedeniyle tutukluluğa etkili bir

şekilde itirazda bulunamadığını ileri sürmüşse de başvurucu açıkça hangi

belgelere erişemediğini belirtmemiştir. Soruşturma makamlarınca suçlama

konusunun başvurucuya bildirildiği, tutuklama kararında da bu olgulara yer

verildiği görülmektedir. Dolayısıyla bir kısım belgelerin başvurucunun

erişimine açılmamasının tutukluluğa etkili bir şekilde itirazda bulunmayı

güçleştirdiği söylenemez.

114. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun kısıtlama kararı

nedeniyle tutukluluğa etkili bir şekilde itirazda bulunamadığı iddiasına

ilişkin olarak bir ihlalin bulunmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Tutuklamanın Hukuki

Olmadığına İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

115. Başvurucu; kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedeni

bulunmadığı hâlde tutuklandığını, tutuklama ve tutuklamaya itirazın reddi

kararlarının tutuklamayı haklı kılacak somut deliller ortaya konulmadan

gerekçesiz olarak verildiğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

116. Bakanlık görüşünde; başvurucu hakkındaki suçlamaların somut

delillere dayandığı ve tutuklamanın orantılı olduğu belirtilmiştir. Bakanlık,

başvurucunun kuvvetli suç şüphesi ve bir tutuklama nedeni bulunmaksızın

özgürlüğünden yoksun bırakıldığı şeklindeki şikâyetlerinin açıkça dayanaktan

yoksun olduğu kanaatindedir.

117. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

ii. Değerlendirme

118. Anayasa'nın "Temel

hak ve hürriyetlerin sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi

şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

119. Anayasa'nın "Kişi

hürriyeti ve güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin birinci

fıkrası ile üçüncü fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine

sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan

kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini

önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda

gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir."

120. Başvurucunun bu bölümdeki iddialarının Anayasa'nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı

kapsamında incelenmesi gerekir.

(1) Genel

İlkeler

121. Anayasa'nın 19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak ortaya konduktan

sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında, şekil ve şartları kanunda gösterilmek

şartıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı

olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

kısıtlanması ancak Anayasa'nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan

herhangi birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir (Murat Narman, B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 42).

122. Ayrıca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir

müdahale, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ölçütlerin

belirlendiği Anayasa'nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı

müddetçe Anayasa'nın 19. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple

sınırlamanın Anayasa'nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin

niteliğine uygun düşen, kanun tarafından öngörülme, Anayasa'nın ilgili

maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve

ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının

belirlenmesi gerekir (Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, §§ 53, 54).

123 Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve özgürlüklerin ancak

kanunla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan Anayasa'nın 19.

maddesinde, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının sınırlanabileceği durumların

şekil ve şartlarının kanunda gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla

Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri uyarınca kişi hürriyetine ilişkin müdahale

olarak tutuklamanın kanuni bir dayanağının bulunması zorunludur (Murat Narman, § 43; Halas Aslan, § 55).

124 Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında; suçluluğu

hakkında kuvvetli belirti bulunan kişilerin ancak kaçmalarını, delilleri yok

etmelerini veya değiştirmelerini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi

tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hâllerde hâkim kararıyla

tutuklanabilecekleri belirtilmiştir (Halas

Aslan, § 57).

125. Buna göre tutuklama ancak

suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler bakımından

mümkündür. Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin suçluluğu

hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Bunun için suçlamanın kuvvetli

sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerekir. İnandırıcı delil

sayılabilecek olguların niteliği büyük ölçüde somut olayın kendine özgü

şartlarına bağlıdır (Mustafa Ali Balbay,

B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 72).

126. Başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç şüphesinin

bulunduğunun tüm delilleriyle birlikte ortaya konması her zaman mümkün

olmayabilir. Zira tutmanın bir amacı da kişi hakkındaki şüpheleri teyit etmek

veya çürütmek suretiyle ceza soruşturmasını ve/veya kovuşturmasını

ilerletmektir (Dursun Çiçek, B. No: 2012/1108, 16/7/2014, § 87; Halas Aslan, § 76). Bu nedenle yakalama

veya tutuklama anında delillerin yeterli düzeyde toplanmış olması mutlaka

gerekli değildir. Bu bakımdan suç isnadına ve dolayısıyla tutuklamaya esas

teşkil edecek şüphelere dayanak oluşturan olgular ile ceza yargılamasının

sonraki aşamalarında tartışılacak olan ve mahkûmiyete gerekçe oluşturacak olguların

aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekir (Mustafa

Ali Balbay, § 73).

127. Bununla birlikte şüpheli veya sanığa isnat edilen

eylemlerin ifade, basın ve sendika özgürlükleri ile siyasi faaliyette bulunma

hakkı gibi demokratik toplum düzeni bakımından vazgeçilmez temel hak ve

özgürlükler kapsamında olduğu hususunda ciddi iddiaların bulunduğu ya da bu

durumun somut olayın koşullarından anlaşılabildiği hâllerde tutuklamaya karar

veren yargı mercilerinin kuvvetli suç şüphesini belirlerken daha özenli

davranmaları gerekir. Buradaki özen yükümlülüğüne riayet edilip edilmediği

Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir (bu yöndeki denetim sonucunda verilen

ihlal kararı için bkz. Erdem Gül ve Can

Dündar [GK], B. No: 2015/18567, 25/2/2016, §§ 72-78; kabul

edilemezlik kararları için bkz. Mustafa Ali

Balbay, § 73; Hidayet Karaca,

§ 93; İzzettin Alpergin [GK], B.

No: 2013/385, 14/7/2015, § 46; Mehmet Baransu (2),

§§ 124, 133, 142; Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170,

16/11/2017, § 116).

128. Öte yandan Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında,

tutuklama kararının kaçma ya da delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini

önlemek amacıyla verilebileceği belirtilmiştir. Bununla birlikte anayasa

koyucu, tutuklama nedenlerine ilişkin olarak

"bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer

hâllerde" ibaresine yer vermek suretiyle hem tutuklama

nedenlerinin Anayasa'da ifade edilenlerle sınırlı olmadığını belirtmiş hem de

bunların dışında bir tutuklama nedeninin ancak kanunla düzenlenmesini mümkün

kılmıştır (Halas Aslan, § 58).

129. Tutuklama nedenlerinin düzenlendiği 5271 sayılı Kanun'un

100. maddesinde tutuklama nedenleri sayılmıştır. Buna göre şüpheli veya sanığın

kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların

bulunması, şüpheli veya sanığın davranışlarının delilleri yok etme, gizleme

veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde

bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturması hâllerinde tutuklama kararı

verilebilecektir. Maddede ayrıca işlendiği konusunda kuvvetli şüphe bulunması

şartıyla tutuklama nedeninin varsayılabileceği suçlara ilişkin bir listeye yer

verilmiştir (Ramazan Aras, B. No:

2012/239, 2/7/2013, § 46; Halas Aslan, § 59). Bununla birlikte başlangıçtaki bir tutuklama için

Anayasa ve kanunda öngörülen tutuklama nedenlerinin dayandığı tüm olguların

somut olarak belirtilmesi -işin doğası gereği- her zaman mümkün olmayabilir (Selçuk Özdemir [GK], B. No: 2016/49158,

26/7/2017, § 68).

130. Diğer taraftan Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve

özgürlüklere yönelik sınırlamaların ölçülülük

ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü

fıkrasında yer alan "tutuklamayı

zorunlu kılan" ibaresiyle de tutuklamanın ölçülü olması

gerektiğine işaret edilmektedir (Halas Aslan, § 72).

131. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik,

öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli

olmasını; gereklilik, ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu

olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün

olmamasını; orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak

istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade

etmektedir (AYM, E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, § 18; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No:

2013/817, 19/12/2013, § 38).

132. Bu bağlamda dikkate alınacak hususlardan biri tutuklama

tedbirinin isnat edilen suçun önemi ve uygulanacak olan yaptırımın ağırlığı

karşısında ölçülü olmasıdır. Nitekim 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinde işin

öneminin verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması

hâlinde tutuklama kararı verilemeyeceği ifade edilmiştir (Halas Aslan, § 72).

133. Ayrıca tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunun söylenebilmesi

için tutuklamaya alternatif diğer koruma tedbirlerinin yeterli olmaması gerekir.

Bu çerçevede -tutuklamaya göre temel hak ve özgürlüklere daha hafif etkide

bulunan- adli kontrol yükümlülüklerinin ulaşılmak istenen meşru amaç bakımından

yeterli olması hâlinde tutuklama tedbirine başvurulmamalıdır. Nitekim bu hususa

5271 sayılı Kanun'un 101. maddesinin (1) numaralı fıkrasında işaret edilmiştir

(Halas Aslan, § 79).

134. Her somut olayda tutuklamanın ön koşulu olan suçun

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olup olmadığının, tutuklama nedenlerinin

bulunup bulunmadığının ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünün takdiri öncelikle

anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Zira bu konuda taraflarla ve

delillerle doğrudan temas hâlinde olan yargı mercileri Anayasa Mahkemesine

kıyasla daha iyi konumdadır.

135. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen hususlardaki

takdir aralığını aşıp aşmadığı Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir. Anayasa

Mahkemesinin bu husustaki denetimi, somut olayın koşulları dikkate alınarak

özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının gerekçeleri

üzerinden yapılmalıdır (Selçuk Özdemir,

§ 76). Nitekim 5271 sayılı Kanun'un 101. maddesinin (2) numaralı fıkrasında;

tutuklamaya ilişkin kararlarda kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerinin

varlığını ve tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu gösteren delillerin somut

olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterileceği belirtilmiştir (Halas Aslan, § 75; Selçuk Özdemir, § 67).

(2) İlkelerin

Olaya Uygulanması

136. Başvurucu 20/9/2015 tarihinde İstanbul 2. Sulh Ceza

Hâkimliğince silahlı terör örgütü kurma ve yönetme, Türkiye Cumhuriyeti

Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme

ve devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askerî casusluk

amacıyla temin etme suçlarından 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi uyarınca

tutuklanmıştır. Dolayısıyla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin

kanuni dayanağı bulunmaktadır.

137. Kanuni dayanağı bulunduğu anlaşılan tutuklama tedbirinin

meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce tutuklamanın

ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup

bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

138. Tutuklama kararında, başvurucunun FETÖ/PDY liderinin

konuşmalarıyla ve örgüte ait televizyonda yayımlanan dizilerde geçen

diyaloglarla eş zamanlı olarak muta nikâhı ve istihbarat örgütleriyle ilgili

gerçeği çarpıtarak yazılar yazmak suretiyle diğer şüphelilerle işbirliği içinde

17-25 Aralık ve MİT tırları soruşturmaları öncesinde maniplasyon

yapıp kamuoyu oluşturmaya çalıştığından ve örgütle irtibatından bahsedilerek

kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir delillerin bulunduğu kanaatine

varılmıştır (bkz. §16)

139. İddianamede ise başvurucunun suçlamaya konu yazılarına ve

örgütle bağlantılı olduğu belirtilen kişilerle olan telefon görüşme kayıtlarına

yer verilerek başvurucunun Selam Tevhid örgütü soruşturması kapsamında yapılan

17-25 Aralık ve MİT tırları soruşturmalarından önce kamuoyu oluşturmak amacıyla

muta nikâhı ve istihbarat örgütleriyle ilgili olarak gerçeği çarpıtan yazılar

yazmak ve bir kısım gizli bilgileri açıklamak suretiyle diğer şüphelilerle

birlikte atılı suçları işlediği iddia edilmiştir (bkz. §§ 20-22).

140. Soruşturma makamlarınca suçlamaya konu yazıların anılan bir

kısım soruşturmalarla eş zamanlılığı, örgüt liderinin anılan konuşma

içerikleri, iddianamede bahsedilen dizilerde geçen diyaloglar, yazıların toplum

üzerindeki etkisi ve başvurucunun telefon görüşme kayıtları birlikte

değerlendirilerek başvurucunun suç işlediğine dair kuvvetli belirti bulunduğu

sonucuna varılmasının keyfî ve temelsiz olduğu söylenemez.

141. Başvurucu hakkında uygulanan ve kuvvetli suç şüphesinin bulunması

şeklindeki ön koşulu yerine gelmiş olan tutuklama tedbirinin meşru bir amacının

olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirmede tutuklama

kararının verildiği andaki genel koşullar da dâhil olmak üzere somut olayın tüm

özelliklerinin dikkate alınması gerekir.

142. Başvurucunun tutuklanmasına karar verilirken işlendiği

iddia olunan suçlara ilişkin kanunda öngörülen cezanın ağırlığına ve mevcut

delil durumuna dayanıldığı görülmektedir.

143. Başvurucunun tutuklanmasına karar verilen silahlı terör

örgütü kurma ve yönetme, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya

görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve devletin gizli kalması gereken

bilgilerini siyasal veya askerî casusluk amacıyla temin etme suçları

ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası da dâhil uzun süreli hapis cezasını

gerektiren ağır suçlardır. İsnat edilen suça ilişkin kanunda öngörülen cezanın

ağırlığı kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biridir (Hüseyin Burçak, B. No: 2014/474, 3/2/2016,

§ 61; Aydın Yavuz ve diğerleri, §

275).

144. Dolayısıyla tutuklama kararının verildiği andaki genel

koşullar ve somut olayın yukarıda belirtilen özel koşulları ile İstanbul 2.

Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararın içeriği birlikte değerlendirildiğinde

başvurucu yönünden özellikle kaçma ve delilleri etkileme şüphesine yönelen

tutuklama nedenlerinin olgusal temellerden yoksun olduğu söylenemez.

145. Son olarak başvurucu hakkındaki tutuklama tedbirinin ölçülü

olup olmadığının da belirlenmesi gerekir. Bir tutuklama tedbirinin Anayasa'nın

13. ve 19. maddeleri kapsamında ölçülülüğünün belirlenmesinde somut olayın tüm

özellikleri dikkate alınmalıdır (Gülser Yıldırım

(2), § 151).

146. Öncelikle terör suçlarının soruşturulması kamu makamlarını

ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin -özellikle organize

olanlar olmak üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini

aşırı derecede güçleştirmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmamalıdır (aynı

yöndeki değerlendirmeler için bkz. Süleyman Bağrıyanık ve diğerleri, B. No: 2015/9756,

16/11/2016, § 214; Devran Duran [GK],

B. No: 2014/10405, 25/5/2017, § 64).

147. Somut olayın yukarıda belirtilen özellikleri dikkate

alındığında İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliğince isnat edilen suç için öngörülen

cezanın miktarı, işin niteliği ve önemi de nazara alınarak başvurucu hakkında

tutuklama tedbirine karar verilmesinin ölçülü olmadığı söylenemez.

148. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun tutuklamanın hukuki

olmadığı iddiasına ilişkin olarak bir ihlalin bulunmadığı açık olduğundan

başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan

yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

d. İfade ve Basın

Özgürlüklerinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

149. Başvurucu, gazetecilik faaliyeti olan köşe yazılarının

soruşturmaya konu edilmesi ve bunlar nedeniyle tutuklanmasının ifade ve basın

özgürlüklerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

150. Bakanlık, başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal

edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.

151.Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.

ii. Değerlendirme

152. Anayasa Mahkemesi, tutuklama tedbirinin ifade ve basın

özgürlükleri, dernek kurma hürriyeti, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları

gibi diğer temel hak ve özgürlükler üzerindeki etkisini incelerken öncelikle

tutuklamanın hukuki olup olmadığını ve/veya tutukluluğun makul süreyi aşıp

aşmadığını değerlendirmekte; sonrasında tutuklamanın hukukiliğine ya da

tutukluluğun süresinin makullüğüne ilişkin vardığı sonucu da dikkate alarak

diğer temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğini belirlemektedir (Hidayet Karaca, §§ 111-117; Günay Dağ ve

diğerleri, 17/12/2015, §§

191-203; Mehmet Haberal, §§

105-116; Mustafa Ali Balbay, §§ 120-134;Kemal Aktaş ve Selma Irmak, B. No: 2014/85, 3/1/2014 §§

61-75; Faysal Sarıyıldız, B. No: 2014/9, 3/1/2014, §§ 61-75;İbrahim Ayhan, B. No: 2013/9895, 2/1/2014,

§§ 60-74;Gülser Yıldırım, B. No:

2013/9894, 2/1/2014, §§ 60-74).

153. Somut olayda başvurucunun tutuklanmasının hukuki olmadığı

iddiası incelendiğinde başvurucunun suç işlemiş olabileceğinden şüphelenilmesi

için inandırıcı delillerin bulunduğu, ayrıca olayda tutuklama nedenlerinin

mevcut olduğu ve tutuklamanın ölçülü olduğunun söylenebileceği sonucuna

varılmıştır (bkz. §§ 136-148). Bu

kapsamda yapılan değerlendirmeler dikkate alındığında başvurucunun yalnızca

ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kalan eylemleri nedeniyle soruşturmaya

maruz kaldığı ve tutuklandığı iddiası yönünden farklı bir sonuca varılmasını

gerekli kılan bir durum bulunmamaktadır.

154. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 26. ve 28. maddeleri

bağlamında ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiği iddialarına ilişkin

olarak bir ihlalin bulunmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. 26/8/2016 Tarihli

Tutuklama Kararı Yönünden

1. Kişi Hürriyeti ve

Güvenliği Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

a. Tutukluluğun Makul

Süreyi Aştığına İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

155. Başvurucu; mahkemelerce somut olgular ortaya konulmadan

matbu gerekçelerle tutukluluğun devamına karar verildiğini, ayrıca kararlarda

adli kontrolün yetersiz kalma nedenlerinin de gösterilmediğini, dolayısıyla

yetersiz gerekçelerle sürdürülen tutukluluğun makul süreyi aştığını belirterek

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

156. Bakanlık görüşünde, AİHM kararlarına atıfla darbe teşebbüsü

sonrasında soruşturma mercilerinin karşılaştıkları iş yükünün ağırlığına ve

isnat konusu suçun niteliğine dikkat çekilerek başvurucunun tutukluluk

süresinin makul olduğu belirtilmiştir. Bakanlık, başvurucunun bu bölümdeki

iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olduğu görüşündedir.

157. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundakine

benzer iddialar ileri sürmüştür.

ii. Değerlendirme

158. Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası şöyledir:

"Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde

yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme

hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır

bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye

bağlanabilir."

159. Başvurucunun bu bölümdeki iddialarının Anayasa'nın 19.

maddesinin yedinci fıkrası bağlamında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı

kapsamında incelenmesi gerekir.

(1) Uygulanabilirlik

Yönünden

160. Anayasa'nın "Temel

hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması" kenar

başlıklı 15. maddesi şöyledir:

"Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya

olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl

edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin

kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada

öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen

ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne

dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz

ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu

mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."

161. Anayasa Mahkemesi, olağanüstü yönetim usullerinin

uygulandığı dönemlerde alınan tedbirlere ilişkin bireysel başvuruları

incelerken Anayasa'nın 15. maddesinde ortaya konulan temel hak ve özgürlüklere

ilişkin güvence rejimini dikkate alacağını belirtmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 187-191).

Soruşturma mercilerince başvurucuya yöneltilen ve tutuklama tedbirine konu olan

suçlama, başvurucunun darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu

belirtilen FETÖ/PDY üyesi olduğu iddiasıdır. Anayasa Mahkemesi anılan

suçlamanın olağanüstü hâl ilanını gerekli kılan olaylarla ilgili olduğunu

değerlendirmiştir (Selçuk Özdemir,

§ 57).

162. Bu itibarla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama

tedbirinin hukuki olup olmadığının incelenmesi Anayasa'nın 15. maddesi

kapsamında yapılacaktır. Bu inceleme sırasında öncelikle başvurucunun

tutuklanmasının başta Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri olmak üzere diğer

maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olup olmadığı tespit edilecek, aykırılık

saptanması hâlinde ise Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlerin bu aykırılığı

meşru kılıp kılmadığı değerlendirilecektir (Aydın

Yavuz ve diğerleri, §§ 193-195, 242; Selçuk Özdemir, § 58).

(2) Kabul

Edilebilirlik Yönünden

163. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

(3) Esas

Yönünden

(a) Genel

İlkeler

164. Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasında, bir ceza

soruşturması kapsamında tutuklanan kişilerin makul sürede yargılanmayı ve

soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarına sahip

olduğu belirtilmiştir. Anılan fıkrada güvence altına alınan makul sürede yargılanmayı ve serbest bırakılmayı isteme haklarının

birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak değerlendirilmesi gerekir (Murat Narman, § 60; Halas Aslan, § 66).

165. Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan serbest bırakılmayı isteme hakkı uyarınca,

bir ceza soruşturması veya kovuşturması kapsamında tutuklu olan kişiler ilgili

yargı mercilerinden serbest bırakılmalarına karar verilmesini talep

edebilirler. Bu hakkın bir yansıması olarak 5271 sayılı Kanun'un 104.

maddesinin (1) numaralı fıkrasında, şüpheli veya sanığın soruşturma ve

kovuşturma evrelerinin her aşamasında salıverilmesini isteyebileceği belirtilmiş;

aynı Kanun'un 108. maddesinde de tutukluluğun soruşturma ve kovuşturma

evrelerinde belirli süreleri aşmayacak şekilde resen incelenmesi gerektiği

ifade edilmiştir. Yargı organlarınca tutukluluğun her aşamasında gerek kişinin

serbest bırakılma talebi üzerine gerekse resen yapılan incelemelerde tutulmanın

meşru nedenlerinin açıklanması Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının

bir gereğidir (Halas Aslan, §

67).

166. Anılan maddede ayrıca tutuklanan kişilerin makul sürede yargılanmayı isteme hakkına

sahip olduğu ifade edilmiştir. Genel olarak yargılamanın makul sürede

sonuçlandırılmaması, Anayasa'nın 36. maddesi ile güvence altına alınan adil

yargılanma hakkının konusudur. Kişilerin fiziksel hürriyetlerinin

kısıtlanmasına ilişkin güvencelerin belirtildiği Anayasa'nın 19. maddesine göre

öncelikle tutukluluğun makul süreyi aşmaması gerekir. Bununla birlikte maddenin

tutuklu olarak sürdürülen yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması

gerektiğine de işaret ettiği görülmektedir. Hürriyeti kısıtlanarak yargılanan

kişinin yargılamanın makul sürede bitirilmesindeki menfaati, işin doğası gereği

diğerlerine göre daha fazladır. Bu bağlamda Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci

fıkrasında belirtilen tutuklu kişinin makul

sürede yargılanma hakkı, Anayasa'nın 36. maddesi ile güvence altına

alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki makul sürede yargılanma hakkına göre

daha yüksek bir koruma sağlamaktadır (Halas

Aslan, §§ 68, 69).

167. Buna göre tutuklu olarak sürdürülen soruşturma ve

kovuşturma süreçlerinin süratle sonuçlandırılması gerekir. Bunun için başta

savcılıklar ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu organları, tutuklu olarak

sürdürülen soruşturma/kovuşturma süreçlerinin -adil yargılanma hakkının

sağladığı güvencelere riayet edilmek koşuluyla- süratli bir şekilde

sonuçlandırılması için özenli davranmalıdırlar. Anılan özen yükümlülüğü,

kişinin hürriyetinden yoksun bırakılmaya devam edilmesinin keyfî olmadığının,

dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik müdahalenin meşru

amacının devam ettiğinin söylenebilmesi için de zorunludur. Bu itibarla tutuklu

kişiler hakkındaki soruşturma/kovuşturma süreçlerinin özenli olarak yürütülmesi

Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının bir gereğidir (Halas Aslan, §§ 70, 71).

168. Öte yandan tutukluluk süresinin makul olup olmadığı

konusunun genel bir ilke çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bir

kişinin tutuklu kaldığı sürenin makul olup olmadığı her davanın kendi

özelliklerine göre değerlendirilmelidir (Murat

Narman, § 61).

169. Makul sürenin hesaplanmasında sürenin başlangıcı,

başvurucunun ilk kez yakalanıp gözaltına alındığı durumlarda bu tarih; doğrudan

tutuklandığı durumlarda ise tutuklanma tarihidir. Sürenin sonu ise kural olarak

kişinin serbest bırakıldığı ya da ilk derece mahkemesince hüküm verildiği

tarihtir (Murat Narman, § 66).

170. Bir ceza soruşturması veya kovuşturması kapsamında

sürdürülen tutukluluğun makul süreyi aşıp aşmadığı öncelikle tutukluluğa

ilişkin kararların gerekçeleri üzerinden tespit edilebilir. Tutukluluğa ilişkin

kararların gerekçelerinde tutuklamanın ön şartı olan kişinin suçluluğu hakkında

kuvvetli belirti bulunduğunun, tutuklama nedenlerinin ve tutuklamanın neden

ölçülü olduğunun ortaya konulması gerekmektedir (Halas Aslan, §§

74, 75).

171. Suç işlendiğine dair kuvvetli bir belirtinin bulunması,

tutuklama için bir ön şart olup varlığını tutukluluğun her aşamasında

korumalıdır. Başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli belirtinin bulunduğunun

tüm delilleriyle birlikte ortaya konulması her zaman mümkün olmasa da (Mustafa Ali Balbay, § 73)

soruşturma/kovuşturma süreci ilerledikçe kişi hakkındaki suç şüphesini

doğrulayacak ya da ortadan kaldıracak delillere erişilecektir. Bu nedenle

belirli bir süre geçtikten sonraki tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda, suç

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğunun somut olgularla birlikte

açıklanması gerekir. Tutukluluğun herhangi bir aşamasında kişinin tutuklu

olduğu suç yönünden kuvvetli belirtiyi gösteren olgular ortadan kalkmışsa artık

tutmanın meşru bir amacının bulunduğu söylenemez (Halas Aslan, §

76).

172. Başlangıçtaki bir tutuklama için Anayasa ve kanunda

öngörülen tutuklama nedenlerinin dayandığı tüm olguların somut olarak

belirtilmesi -işin doğası gereği- her zaman mümkün olamasa da (Selçuk Özdemir, § 68)

soruşturma/kovuşturma sürecinde deliller toplandıkça artık delillere etki

edilebilmesi imkânı ortadan kalkmakta ya da zorlaşmaktadır. Ayrıca isnat edilen

suç dolayısıyla belirli bir süre hürriyetinden yoksun kalan ve bu itibarla

yargılama sonunda alınması muhtemel cezanın en azından bir bölümünü

karşılayacak kadar tutulan kimsenin kaçma ihtimalinin başlangıçtakine göre

azaldığı da söylenebilir. Bu nedenlerle belirli bir süreyi aşan tutukluluğa

ilişkin devam kararlarında tutuklama nedenlerinin soyut olarak belirtilmesi

yeterli değildir (Hanefi Avcı, B. No: 2013/2814, 18/6/2014, § 70).

173. Son olarak tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda

tutuklamanın ölçülü olduğuna ilişkin olguların, özellikle tutuklamaya göre

temel hak ve özgürlüklere daha hafif etkide bulunan adli kontrol tedbirlerinin

neden yetersiz kaldığının ortaya konulması gerekir(Halas Aslan, § 79). Ayrıca tutukluluk

devam ettikçe bir taraftan bireye düşen yükümlülük artarken diğer taraftan

tutulmanın dayandığı meşru amaç zayıfladığından tutukluluğun devamı

kararlarında davanın genel durumunun yanında tutuklu kişinin özel durumu da

dikkate alınmalı, bu anlamda tutuklama nedenleri kişiselleştirilmelidir (Hanefi Avcı, § 84).

174. Tutukluluğun uzun sürdüğü veya makul süreyi aştığı şikâyetiyle

yapılan bireysel başvurularda, derece mahkemelerince verilen tutuklama ve

tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda açıklanan gerekçeleri inceleyerek bu

gerekçelerin somut olayın özelliklerine göre suçun işlendiğine dair kuvvetli

belirtinin ve tutuklama nedenlerinin varlığı ve tutuklamanın ölçülülüğü

bağlamında ilgili ve yeterli olup olmadığını, ayrıca soruşturma/kovuşturma

süreçlerinde yukarıda belirtilen özen yükümlülüğüne uyulup uyulmadığını

incelemek Anayasa Mahkemesinin görevidir. Bu denetim sonunda tutukluluğa

ilişkin gerekçelerin ilgili ve yeterli olmadığı veya tutuklu olarak sürdürülen

soruşturma/kovuşturma süreçlerinin kamu organlarının özen yükümlülüğü ile

bağdaşmayan tutumları nedeniyle tamamlanmadığı kanaatine varılırsa tutukluğun

makul süreyi aştığı sonucuna ulaşılacaktır (Halas

Aslan, §§ 82, 83).

(b) İlkelerin

Olaya Uygulanması

175. Başvurucu, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra 23/8/2016

tarihinde gözaltına alınmış ve İzmir 4. Sulh Ceza Hâkimliğinin 26/8/2016

tarihli kararıyla silahlı terör örgütü üyesi olma ve terör örgütü propagandası

yapma suçlarından tutuklanmıştır. Bireysel başvurunun incelendiği tarih

itibarıyla başvurucunun tutukluluk hâli devam etmektedir. Buna göre

başvurucunun tutukluluk süresi 2 yıl 4 ay 19 gündür.

176. Başvurucu, kamu makamlarınca ve yargı organlarınca darbe

teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu değerlendirilen FETÖ/PDY ile

bağlantılı olduğu belirtilen avukatlarla ilgili olarakBaşsavcılıkça

yürütülen bir soruşturma kapsamında tutuklanmıştır. Başvurucunun isnat edilen

suç yönünden kuvvetli suç şüphesi altında olduğu sulh ceza hâkimlikleri ve

yargılamayı yapan ağır ceza mahkemeleri tarafından verilen tutukluluğa ilişkin

kararlarda açıkça belirtilmiştir. Başvurucu hakkındaki tutuklama ve tutukluluğun

devamı kararlarında atıf yapılan ve/veya soruşturma dosyasında bulunduğu ifade

edilen delillerin içeriği dikkate alındığında -tutukluluğun ön şartı olan- suç

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğuna ilişkin olarak anılan

kararların ilgili ve yeterli olduğu değerlendirilmiştir.

177. Öte yandan sulh ceza hâkimliklerinin ve ağır ceza

mahkemelerinin tutukluluğun devamı kararlarının gerekçelerinde yer alan

tutuklama nedenlerine ve ölçülülüğe ilişkin açıklamalar incelendiğinde kaçma

şüphesine, delillerin karartılması ihtimalinin bulunmasına, isnat edilen suçun

5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan ve kanun

gereği tutuklama nedeni varsayılabilen

suçlar arasında olmasına, suça göre tutuklama tedbirinin ölçülü/orantılı

olmasına, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağına dayanıldığı

görülmektedir (bkz. §§ 34-49, 52,

53, 55-61).

178. Türk yargı organlarınca FETÖ/PDY'nin

devletin anayasal kurumlarını ele geçirmeyi, sonrasında devleti, toplumu ve

fertleri kendi ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi ve oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomiyi,

toplumsal ve siyasal gücü yönetmeyi amaçlayan, bu doğrultuda mevcut idari

sisteme paralel şekilde örgütlenen bir terör örgütü olduğu kabul edilmektedir

(ilgili kararların bir kısmı için bkz. § 31;

Selçuk Özdemir, §§ 20, 21; Alparslan

Altan [GK], B. No: 2016/15586, 11/1/2018 § 10).

179. FETÖ/PDY, bir taraftan başta eğitim ve din olmak üzere

farklı sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yasal faaliyetlerde bulunurken

diğer taraftan bazen bu yasal kuruluşların içinde gizlenmiş olan bazen de yasal

yapıdan tamamen farklı şekilde konumlanan ve hareket eden, özellikle de kamusal

alana yönelik faaliyetlerde bulunan illegal bir yapılanma niteliğindedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 26).

180. Başvurucuya isnat edilen suçlamanın niteliği, başvurucunun

üyesi olduğu iddia edilen terör örgütünün (FETÖ/PDY'nin)

yukarıda ifade edilen örgütlenme biçimi ve işleyişi, soruşturma/kovuşturma

konusu edilen olayların özellikleri birlikte dikkate alındığında tutukluluğun

devamı kararlarındaki gerekçelerin tutukluluğun devamının hukuka uygunluğunu ve

tutulmanın meşruluğunu haklı gösterecek özen ve içerikte olduğu, dolayısıyla

tutukluluk hâlinin devamına ilişkin bu gerekçelerin tutukluluk süresi

itibarıyla ilgili ve yeterli olduğu sonucuna varılmıştır.

181. Diğer taraftan soruşturma mercilerince darbe teşebbüsünün

başlamasıyla birlikte doğrudan darbe teşebbüsüyle bağlantılı eylemlere veya

FETÖ/PDY'nin -yargı organları da dâhil olmak üzere-

kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık, ticaret, sivil

toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına ve faaliyetlerine yönelik

olarak da soruşturmalar yapılmış ve bu soruşturmalar çerçevesinde çok sayıda

kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır. Anılan türdeki

soruşturmaların diğer ceza soruşturmalarına göre daha zor ve karmaşık olduğu

konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 52).

182. Başvurucunun üyesi olduğu iddia edilen örgütün özellikleri,

bu örgütün yapılanmasının boyutu ve faaliyetlerinin niteliği, bu türdeki

soruşturmaların yürütülmesinin -diğer soruşturmalara göre- zorluğu ve

başvurucunun yargılandığı davada, Mahkemece genellikle iki ayda toplam iki,

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen yargılamada genellikle birer ay

arayla ve en geç iki buçuk ayda bir duruşma yapıldığı, bu duruşmalarda

sanıkların ve tanıkların dinlendiği, delillerin toplandığı görülmektedir. Bu

itibarla genel olarak davanın yürütülmesinde derece mahkemelerince hareketsiz

kalınan bir dönem olmadığı gibi yargılamada özensizlik gösterildiği de tespit

edilmemiştir.

183. Başvurucu hakkındaki tutukluluğun devamına ilişkin

kararların gerekçelerinin hürriyetten yoksun bırakılmanın meşru nedenlerinin

belirtilmesi bakımından ilgili ve yeterli olması ve soruşturma/kovuşturma

sürecinin yürütülmesinde bir özensizliğin tespit edilmemiş olması dikkate

alındığında 2 yıl 4 ay 14 günlük tutukluluk süresinin makul olduğu sonucuna

varılmıştır.

184. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci

fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine

karar verilmesi gerekir.

185. Buna göre başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına

tutukluluğun devam ettirilmesi suretiyle yapılan müdahalenin bu hakka dair

Anayasa'da (13. ve 19. maddelerde) yer alan güvencelere aykırılık oluşturmadığı

görüldüğünden Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçütler yönünden ayrıca bir

inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır.

b. Soruşturma Dosyasına

Erişimin Kısıtlandığına İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiası ve

Bakanlık Görüşü

186. Başvurucu, gerekçesiz bir şekilde verilen soruşturma

dosyasına erişimin kısıtlanması nedeniyle tutuklamaya karşı etkili bir şekilde

itirazda bulunma imkânından yoksun bırakıldığını belirterek kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

187. Bakanlık görüşünde;başvurucu

hakkındaki suçlamanın başvurucuya ayrıntılı bir şekilde anlatılarak savunma

yapma imkânı verildiği ve başvurucunun savunmasını yaptığı ileri sürülmüştür.

Bakanlık, bu nedenlerle şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar

verilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

188. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundakine

benzer beyanlarda bulunmuştur.

ii. Değerlendirme

189. Bireysel başvuruların 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 47.

maddesinin (5) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün

(İçtüzük) 64. maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca başvuru yollarının

tüketildiği tarihten, başvuru yolu öngörülmemiş ise ihlalin öğrenildiği

tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekmektedir.

190. Somut olayda 5271 sayılı Kanun'un 153. maddesinin (4)

numaralı fıkrası uyarınca Mahkemece iddianamenin kabul edildiği 13/12/2016

tarihi itibarıyla kısıtlılık kanun gereği kendiliğinden sona ermiş ve dosyaya

erişim imkânı sağlanmıştır. İddianame ve tensip zaptının başvurucuya tebliğ

edildiği tarih dosya kapsamından tespit edilememekle birlikte başvurucunun en

geç ilk duruşmanın yapıldığı 14/2/2018 tarihinde iddianame ve tensip zaptından

haberdar olduğunun kabulü gerekecektir. Dolayısıyla başvurucunun dosyaya

erişimin kısıtlanmasına yönelik başvurusunu 14/2/2018 tarihinden itibaren otuz

gün içinde yapması gerekmektedir. Otuz günlük başvuru süresi geçtikten sonra

20/4/2018 tarihinde yapılan bireysel başvuruda süre aşımı bulunduğu

anlaşılmıştır.

191. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının süre aşımı nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

c. Tutukluluk

İncelemelerinin Hâkim/Mahkeme Önüne Çıkarılmaksızın

Yapıldığına İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

192. Başvurucu; tutuklanmasına karar verildiği tarihten itibaren

tutukluluk incelemelerinin duruşmasız olarak yapıldığını, tahliye taleplerinin

ve tutukluluğa yönelik itirazlarının da dosya üzerinden yapılan incelemeler

sonucunda değerlendirildiğini belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğini iddia etmiştir.

193. Bakanlık, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar

verilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

194. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundakine

benzer beyanlarda bulunmuştur.

ii. Değerlendirme

195. Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası şöyledir:

"Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti

kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu

kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak

amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir."

196. Başvurucunun bu bölümdeki iddialarının Anayasa'nın 19.

maddesinin sekizinci fıkrası kapsamında incelenmesi gerekir.

(1)Uygulanabilirlik

Yönünden

197. Başvurucunun tutuklanmasına neden olan suçlama, Türkiye'de

olağanüstü hâl ilanına sebebiyet veren temel olay olan 15 Temmuz darbe

teşebbüsünün arkasındakiyapılanma olduğu belirtilen

ve silahlı bir terör örgütü olduğu kabul edilen FETÖ/PDY üyesi olduğuna

ilişkindir. Başvurucunun tutukluluk sürecinde olağanüstü hâl devam etmiştir. Bu

itibarla başvurucunun tutukluluk incelemelerinin hâkim/mahkeme önüne

çıkarılmaksızın yapılmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı üzerindeki

etkisinin incelenmesi, Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında yapılacaktır. Bu

inceleme sırasında öncelikle tutukluluk incelemelerinin yapılış şeklinin

Anayasa'nın 19. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olup olmadığı tespit

edilecektir (bkz. §§ 160-162).

(2) Kabul

Edilebilirlik Yönünden

(a) Genel

İlkeler

198. Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası uyarınca,

hürriyeti kısıtlanan kişi kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu

kısıtlamanın kanuna aykırılığı hâlinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak

amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir (Mehmet Haberal, § 122).

199. Serbest bırakılmak amacıyla yetkili yargı merciine

yapılması gereken başvurudan söz edildiğinden anılan hakkın uygulanması ancak

talep hâlinde söz konusu olabilecektir. Dolayısıyla burada belirtilen bir yargı

merciine başvurma hakkı, suç isnadıyla hürriyetinden yoksun bırakılan kimseler

bakımından tahliye talebinin yanı sıra tutuklama, tutukluluğun devamı ve

tahliye talebinin reddi kararlarına karşı yapılan itirazların incelenmesi sırasında

da uygulanması gereken bir güvencedir (Aydın

Yavuz ve diğerleri, §

328).

200. Bununla birlikte 5271 sayılı Kanun'un 108. maddesine göre

şüpheli veya sanığın istemi olmaksızın tutukluluğun resen incelenmesi durumunda

hürriyeti kısıtlanan kişiye tanınan yargı merciine başvurma hakkı kapsamında

bir değerlendirme yapılmadığından bu incelemeler Anayasa'nın 19. maddesinin

sekizinci fıkrası kapsamına dâhil değildir (Firas Aslan ve Hebat Aslan, B. No:

2012/1158, 21/11/2013, § 32; Faik Özgür Erol ve diğerleri, B. No: 2013/6160, 2/12/2015 § 24).

201. Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrasında, serbest

bırakılmayı sağlamak amacıyla başvurulacak yerin bir yargı mercii olması

öngörülmüş olduğundan işin doğası gereği burada yapılacak incelemenin yargısal

bir niteliği bulunmaktadır. Yargısal nitelikteki bu inceleme sırasında adil

yargılanma hakkının tutmanın niteliğine ve koşullarına uygun güvencelerinin

sağlanması gerekir. Bu bağlamda tutukluluk hâlinin devamının veya serbest

bırakılma taleplerinin incelenmesinde silahların

eşitliği ve çelişmeli yargılama

ilkelerine riayet edilmelidir (Hikmet Yayğın, §§ 29, 30).

202. Silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarının usul

hakları bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine

göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir

şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına

gelmektedir. Çelişmeli yargılama ilkesi ise taraflara dava dosyası hakkında

bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını, bu nedenle tarafların

yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir (Bülent Karataş, B. No: 2013/6428, 26/6/2014, §§ 70, 71).

203. Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrasından

kaynaklanan temel güvencelerden biri de tutukluluğa karşı itirazın hâkim önünde

yapılan duruşmalarda etkin olarak incelenmesi hakkıdır. Zira hürriyetinden

yoksun bırakılan kimsenin bu duruma ilişkin şikâyetlerini, tutuklanmasına

dayanak olan delillerin içeriğine veya nitelendirilmesine yönelik iddialarını,

lehine ve aleyhine olan görüş ve değerlendirmelere karşı beyanlarını

hâkim/mahkeme önünde sözlü olarak dile getirebilme imkânına sahip olması, tutukluluğa

itirazını çok daha etkili bir şekilde yapmasını sağlayacaktır. Bu nedenle kişi,

bu haktan düzenli bir şekilde yararlanarak makul aralıklarla dinlenilmeyi talep

edebilmelidir (Firas Aslan ve Hebat Aslan, § 66; Süleyman

Bağrıyanık ve diğerleri, § 267; Aydın Yavuz ve diğerleri, § 333).

204. Anılan güvencenin bir yansıması olarak 5271 sayılı Kanun'un

105. maddesinde, şüpheli veya sanığın soruşturma ve kovuşturma evrelerinde

salıverilme istemleri karara bağlanırken duruşmada karar verilecek ise Cumhuriyet

savcısının yanı sıra şüpheli, sanık veya müdafinin görüşünün alınacağı

belirtilmiş; aynı Kanun'un 108. maddesinde ise soruşturma evresinde şüphelinin

tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda karar verilirken

şüpheli veya müdafiinin dinlenilmesi gerektiği

düzenlenmiştir. Öte yandan Kanun'un 101. maddesinin (5) numaralı fıkrası ile

267. maddesine göre resen ya da talep üzerine tutukluluk hakkında verilmiş tüm

kararlar, mahkeme önünde itiraza konu olabilmektedir (Süleyman Bağrıyanık ve

diğerleri, § 269). Tutukluluğa ilişkin kararların itiraz incelemesi

bakımından aynı Kanun'un 271. maddesinde itirazın kural olarak duruşma

yapılmaksızın karara bağlanacağı, ancak gerekli görüldüğünde Cumhuriyet savcısı

ve sonra müdafi veya vekilin dinlenebileceği düzenlemesine yer verilmiştir.

Buna göre tutukluluk incelemelerinin ya da tutukluluğa ilişkin itiraz

incelemelerinin duruşma açılarak yapılması hâlinde şüpheli, sanık veya müdafiinin dinlenilmesi gerekmektedir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 334).

205. Ancak tutukluluğa ilişkin verilen her kararın itirazının

incelenmesinde veya her tahliye talebinin değerlendirilmesinde duruşma

yapılması ceza yargılaması sistemini işlemez hâle getirebilecektir. Bu nedenle

Anayasa'da öngörülen inceleme usulüne ilişkin güvenceler, duruşma yapmayı

gerektirecek özel bir durum olmadığı sürece tutukluluğa karşı yapılacak

itirazlar için her durumda duruşma yapılmasını gerektirmez (Firas Aslan ve Hebat Aslan, § 73).

(b)

İlkelerin Olaya Uygulanması

206. İzmir 4. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından 26/8/2016 tarihinde

başvurucunun sorgusu yapılmış, başvurucu -müdafiiyle

birlikte- sorgu sırasında hem kendisine isnat edilen suçlamalara karşı hem de

Savcılık tarafından yapılan tutuklama talebine karşı savunmalarını sözlü olarak

ifade etmiştir.

207. Başvurucunun tutuklanmasından sonra gerek tahliye talebinde

bulunması üzerine gerekse resen yapılan tutukluluk incelemelerinin duruşmasız

olarak gerçekleştirildiği, başvurucunun bu süreç içinde hâkim/mahkeme önüne

çıkarılmadığı görülmektedir. Başvurucunun tutuklama ve tutukluluğun devamı

kararlarına yönelik itirazları da itiraz mercilerince dosya üzerinden yapılan

incelemeler sonucunda karara bağlanmıştır. Başvurucu tutuklandıktan sonra ilk

kez 14/2/2018 tarihinde hâkim önüne çıkmıştır. Buna göre başvurucu 1 yıl 5 ay

18 gün hâkim önüne çıkmamıştır.

208. Anayasa Mahkemesi; daha önce verdiği kararlarda,

tutukluluğa itiraz incelemesinin başvurucunun dinlenmesinden 1 ay 28 gün sonra

duruşmasız olarak yapılmasının Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrasını

ihlal etmediğini belirtmiştir (Mehmet

Haberal, § 128).

209. Ayrıca Anayasa Mahkemesi

Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 326-359) kararında; 15 Temmuz 2016

tarihinde yaşanan darbe teşebbüsü ve sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl

döneminde ortaya çıkan koşulları dikkate alarak darbe teşebbüsü ile FETÖ/PDY ve

terörle ilgili suçlardan dolayı tutuklanan kişilerin tutukluluk incelemelerinin

belirli bir süre duruşmasız olarak yapılmasının Anayasa'nın 19. maddesinin

sekizinci fıkrasıyla bağdaşmasa da olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği

dönemde temel hak ve özgürlüklerin güvence rejimini düzenleyen Anayasa'nın 15.

maddesi kapsamında meşru görülebileceğini belirtmiştir.

210. Anayasa Mahkemesi yakın zamanda verdiği Erdal Tercan ([GK], B. No: 2016/15637, 12/4/2018) kararında

da bu kapsamda yaptığı incelemede, darbe teşebbüsünden sonraki süreçte darbe

teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olan, FETÖ/PDY veyaterörle

bağlantılı suçlardan tutuklanan kişilerin tutukluluk incelemelerinin 18 aya

kadar hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılmasının olağanüstü hâl döneminde

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını ihlal etmediği sonucuna varmıştır (Erdal Tercan, § 246).

211. Somut olayda başvurucu darbe teşebbüsünü gerçekleştiren

FETÖ/PDY terör örgütüne üye olma suçlamasıyla tutuklanmıştır. Bu bağlamda

tutuklama konusu suçun niteliği ve koşulları ile tutukluluğun hâkim önüne

çıkarılmaksızın devam ettirildiği 1

yıl 5 ay 18 günlük süre dikkate alındığında anılan kararlardaki sonuçtan

ayrılmayı ve farklı bir değerlendirme yapmayı gerektiren bir durum

bulunmamaktadır.

212. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun tutukluluğa itiraz

incelemesinin duruşmasız olarak yapıldığı iddiasına ilişkin olarak bir ihlalin

olmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının

açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

2. Adil Yargılanma

Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddialar

a. Savunma Hakkının İhlal

Edildiğine İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

213. Başvurucu; ceza infaz kurumunda avukatlarıyla olan görüşme

süresinin kısaltılması, avukatlarıyla yaptığı görüşme notlarının kaydedilmesi ve

soruşturma dosyasına müdafiinin erişiminin

engellenmesi nedenleriyle savunma hakkının kısıtlandığını ileri sürerek adil

yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

214. Bakanlık, başvurucunun bu bölümdeki iddialarının açıkça

dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir.

215. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundakine

benzer beyanlarda bulunmuştur.

ii. Değerlendirme

216. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesi

şöyledir:

"Başvuruda bulunabilmek için olağan kanun

yollarının tüketilmiş olması şarttır."

217. 6216 sayılı Kanun'un "Bireysel

başvuru hakkı" kenar başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı

fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem,

eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının

tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir."

218. Yukarıda belirtilen Anayasa ve Kanun hükümleri gereğince

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen hak ihlallerinin derece

mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek ikincil nitelikte bir

kanun yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için öncelikle olağan kanun

yollarının tüketilmesi zorunludur (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403,

26/3/2013, §§ 16, 17).

219. Somut olayda başvurucu, soruşturma süreci devam ederken

bireysel başvuruda bulunmuş; sonrasında hakkında kamu davası açılmıştır.

Anayasa Mahkemesince bireysel başvurunun karara bağlandığı tarih itibarıyla

başvurucu hakkındaki kovuşturmanın devam ettiği görülmektedir. Başvurucunun

başvuru formunda dile getirdiği suçlamaya esas olguların kendisine

bildirilmediği, böylelikle isnadı (suçu) öğrenme hakkının ihlal edildiğine

ilişkin şikâyetlerini yargılamada ve sonrasında temyiz aşamalarında ileri

sürebilme ve bu aşamalarda inceletme imkânı bulunmaktadır. Bu çerçevede derece

mahkemelerinin yargılama ve temyiz süreçleri beklenmeden soruşturma sürecindeki

adil yargılanma hakkı ihlali şikâyetlerinin başvurucu tarafından bireysel

başvuruya konu edildiği görülmüştür.

220. Açıklanan gerekçelerle ilk derece mahkemeleri ve temyiz

mercileri önünde devam eden başvuru yolları tüketilmeden temel hak ve

özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasının bireysel başvuru konusu yapıldığı

anlaşıldığından başvurunun bu kısmının

başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Makul Sürede

Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

i. Başvurucunun İddiaları

221. Başvurucu, yargılamanın uzun sürdüğünü belirterek adil yargılanma

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve tazminat talep etmiştir.

222. Bakanlık bu konuda görüş bildirmemiştir.

ii. Değerlendirme

223. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesi

şöyledir:

"Başvuruda bulunabilmek

için olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şarttır."

224. 6216 sayılı Kanun'un "Bireysel

başvuru hakkı" kenar

başlıklı 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"İhlale neden olduğu

ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve

yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce

tüketilmiş olması gerekir."

225. Anılan Anayasa ve Kanun hükümlerine göre bireysel başvuru

yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş

olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının

anayasal ödevi olup bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak

ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu nedenle

temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine ilişkin iddiaların öncelikle hukuk

sisteminde mevcut idari merciler ve/veya derece mahkemeleri önünde ileri

sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve bir çözüme

kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, § 16).

226. 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun'un 20. maddesiyle

9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı

Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'a eklenen geçici 2.

maddeye göre Anayasa Mahkemesine yapılan ve münhasıran bu maddenin yürürlüğe

girdiği 31/7/2018 tarihi itibarıyla Anayasa Mahkemesinde derdest olan yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı

iddiasıyla ilgili bireysel başvuruların Komisyon

tarafından incelenerek karara bağlanması öngörülmüştür.

227. Anayasa Mahkemesi Ferat Yüksel (B. No: 2014/13828, 12/9/2018) kararında;

yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç

veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018

tarihinden önce gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Adalet

Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığına (Tazminat Komisyonu)

başvuru imkânının getirilmesine ilişkin yolu ulaşılabilir olma, başarı şansı

sunma ve yeterli giderim sağlama kapasitesinin bulunup bulunmadığı yönlerinden

inceleyerek bu yolun etkililiğini tartışmıştır (Ferat Yüksel, § 26).

228. Ferat Yüksel kararında özetle anılan başvuru

yolunun kişileri mali külfet altına sokmaması ve başvuruda kolaylık sağlaması

nedenleriyle ulaşılabilir olduğu, düzenleniş şekli itibarıyla ihlal iddialarına

makul bir başarı şansı sunma kapasitesinden mahrum olmadığı vetazminat

ödenmesine imkân tanıması ve/veya bu mümkün olmadığında başka türlü telafi

olanakları sunması nedenleriyle potansiyel olarak yeterli giderim sağlama

imkânına sahip olduğu hususunda değerlendirmelerde bulunulmuştur (Ferat Yüksel, §§ 27-34). Bu gerekçeler

doğrultusunda Anayasa Mahkemesi ilk bakışta ulaşılabilir olan ve ihlal

iddialarıyla ilgilibaşarı şansı sunma ve yeterli

giderim sağlama kapasitesi olduğu görülen Tazminat Komisyonuna başvuru yolu

tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı

sonucuna vararak başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul

edilemezlik kararı vermiştir (Ferat Yüksel,

§§ 35, 36).

229. Mevcut başvuruda, söz konusu karardan ayrılmayı gerektiren

bir durum bulunmamaktadır.

230. Açıklanan gerekçelerle başvurunun diğer kabul edilebilirlik

koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının

tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. 20/9/2015 tarihli tutuklama kararı yönünden sulh ceza hâkimliklerinin

doğal hâkim, bağımsız ve tarafsız hâkim ilkelerine aykırı olduğuna ilişkin

iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. 20/9/2015 tarihli tutuklama kararı yönünden soruşturma

dosyasına erişimin kısıtlanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

3. 20/9/2015 tarihli tutuklama kararı yönünden Tutuklamanın

hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA ,

4. 20/9/2015 tarihli tutuklama kararı yönünden tutuklanma

dolayısıyla ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

5. 26/8/2016 tarihli tutuklama kararı yönünden tutukluluk incelemelerinin

hâkim/mahkeme önüne çıkarılmaksızın yapılması nedeniyle kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

6. 26/8/2016 tarihli tutuklama kararı yönünden tutukluluğun

makul süreyi aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

7. 26/8/2016 tarihli tutuklama kararı yönünden soruşturma

dosyasına erişimin kısıtlanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğine ilişkin iddianın süre aşımı

nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

8. 26/8/2016 tarihli tutuklama kararı yönünden makul sürede

yargılanma hakkının (adil yargılanma hakkı) ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle

KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

9. 26/8/2016 tarihli tutuklama kararı yönünden savunma hakkının

kısıtlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın başvuru yollarının tüketilmemiş

olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasına ilişkin olarak

Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

10/1/2019 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Burhan ÜSTÜN

Üyeler

:

Serdar

ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Hicabi DURSUN

Kadir ÖZKAYA

Raportör

:

Fatih

HATİPOĞLU

Başvurucu

:

Gültekin AVCI

Vekili

:

Av. Muzaffer

UZLAŞ