Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

Genel Kurul 2013/9880 E. K.

AYM 2015-11-11 Genel Kurul
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

GENEL KURUL

KARAR

NURCAN YOLCU BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/9880)

Karar Tarihi: 11/11/2015

R.G. Tarih ve Sayı: 31/12/2015-29579

GENEL KURUL

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1.

Başvuru, boşanma davası sonrasında velayet hakkı tanınan çocuğun soyadını

değiştirme talebiyle açılan davanın reddedilmesi nedeniyle aile hayatına saygı

hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2.

Başvuru, 31/12/2013 tarihinde Isparta 1. Asliye Hukuk Mahkemesi vasıtasıyla

yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi

neticesinde başvurunun Komisyona sunulmasına engel teşkil edecek bir

eksikliğinin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. Birinci

Bölüm Birinci Komisyonunca, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından

yapılmasına karar verilmiştir.

4.

Bölüm Başkanı tarafından 19/3/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve

esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

5.

Adalet Bakanlığına (Bakanlık) başvuru konusu olay ve olgular bildirilmiş,

başvuru belgelerinin bir örneği görüş için gönderilmiştir. Bakanlığın 23/5/2014

tarihli görüş yazısı 14/6/2014 tarihinde başvurucu vekiline tebliğ edilmiş olup

başvurucu tarafından Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunulmamıştır.

6.

Birinci Bölüm tarafından 14/10/2015 tarihinde yapılan toplantıda başvurunun,

niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması gerekli

görüldüğünden Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 28. maddesinin

(3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar verilmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR

A. Olaylar

7.

Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit

edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:

8.

Başvurucu Isparta Aile Mahkemesinin E.2009/931, K.2011/427 sayılı ilamı ile

boşanmış ve müşterek çocuğun velayeti annesi olan başvurucuya verilmiştir.

9.

Başvurucu, Isparta 2. Asliye Hukuk Mahkemesine verdiği 5/3/2012 tarihli dilekçe

ile 21/6/1934 tarihli ve 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 4. maddesinin ikinci

fıkrasında yer alan “Evliliğin feshi veya

boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya

seçeceği adı alır.” şeklindeki düzenlemenin Anayasa Mahkemesinin

8/12/2011 tarihli ve E.2010/119, K.2011/165 sayılı kararı ile iptal edildiğini

ve bahsedilen iptal hükmü sonrasında velayeti annesine verilen çocuğun

soyadının anne tarafından değiştirilmesinin önünde bir engel kalmadığını

belirterek çocuğunun soyadının, boşandığı eşinin soyadı olan “Ünsal” yerine “Yolcu” olarak değiştirilmesine karar verilmesini talep

etmiştir.

10.

Isparta 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27/11/2012 tarihli ve E.2012/84,

K.2012/305 sayılı kararı ile 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni

Kanunu’nun 321. maddesi uyarınca, sahih nesepli

çocuğun babanın soyadını taşıyacağı, boşanma veya ölüm üzerine velayetin anneye

geçmesinin çocuğun soyadında değişikliğe neden olamayacağı ve babanın soyadı

veya çocuk reşit olduktan sonra kendi soyadı usulüne uygun olarak açacağı bir

dava sonucunda verilecek kararla değişmedikçe çocuğun soyadının da

değişmeyeceği gerekçesiyle başvurucunun davasının reddine karar verilmiştir.

11.

İlk Derece Mahkemesi kararı temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 18. Hukuk

Dairesinin 30/4/2013 tarihli ve E.2013/4648, K.2013/7110 sayılı kararı ile İlk

Derece Mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu belirtilmek suretiyle

onanmış, karar düzeltme talebi aynı Dairenin 4/11/2013 tarihli ve E.2013/11995,

K.2013/14687 sayılı kararı ile reddedilmiş, ret kararı 2/12/2013 tarihinde

başvurucu vekiline tebliğ edilmiştir.

12.

31/12/2013 tarihinde bireysel başvuruda bulunulmuştur.

B. İlgili Hukuk

13.

4721 sayılı Kanun’un “Soyadı”

kenar başlıklı 321. maddesi şöyledir:

“Çocuk, ana ve baba

evli ise ailenin; (…) soyadını taşır. Ancak, ana önceki evliliğinden dolayı

çifte soyadı taşıyorsa çocuk onun bekârlık soyadını taşır.”

14.

4721 sayılı Kanun’un “Adın değiştirilmesi”

kenar başlıklı 27. maddesi şöyledir:

“Adın değiştirilmesi,

ancak haklı sebeplere dayanılarak hâkimden istenebilir.

Adın değiştirildiği

nüfus siciline kayıt ve ilân olunur.

Ad değişmekle kişisel

durum değişmez.

Adın

değiştirilmesinden zarar gören kimse, bunu öğrendiği günden başlayarak bir yıl

içinde değiştirme kararının kaldırılmasını dava edebilir.”

15.

2525 sayılı Kanun’un Anayasa Mahkemesinin 8/12/2011 tarihli ve E.2010/119,

K.2011/165 sayılı kararı ile iptal edilen 4. maddesinin ikinci fıkrasının

birinci cümlesi şöyledir:

“Evliliğin feshi veya

boşanma hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya

seçeceği adı alır.”

IV. İNCELEME VE GEREKÇE

16.

Mahkemenin 11/11/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun

31/12/2013 tarihli ve 2013/9880 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği

düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

17.

Başvurucu, boşanma davası sonrasında müşterek çocuğun velayetinin kendisine

verildiğini, babanın çocukla kişisel ilişki kurma talebinde dahi bulunmayıp

boşanma sonrasında çocukla ilgilenmediğini, Isparta 2. Asliye Hukuk Mahkemesine

verdiği dilekçe ile 2525 sayılı Kanun’un 4. maddesinin ikinci fıkrasında yer

alan “Evliliğin feshi veya boşanma

hallerinde çocuk anasına tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya

seçeceği adı alır.” şeklindeki düzenlemenin Anayasa Mahkemesinin

8/12/2011 tarihli ve E.2010/119, K.2011/165 sayılı kararı ile iptal edildiğini

ve bahsedilen iptal hükmü sonrasında velayeti annesine verilen çocuğun

soyadının anne tarafından değiştirilmesinin önünde bir engel kalmadığını

belirterek çocuğunun soyadının, boşandığı eşinin soyadı olan “Ünsal” yerine “Yolcu” olarak değiştirilmesine karar verilmesi talebiyle

dava açtığını fakat davasının reddedildiğini, velayeti kendisinde olan

çocuğunun soyadını değiştirememesi ve babanın soyadı belirleme hakkının

bulunmasına rağmen velayet hakkına sahip olan annenin bu haktan istifade

edememesi nedeniyle Anayasa’nın 10. ve 20. maddelerinde tanımlanan haklarının

ihlal edildiğini iddia etmiştir.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

18.

Başvurunun incelenmesi neticesinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşıldığından başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

19.

Başvurucu, boşanma davası sonrasında velayeti kendisine verilen çocuğunun

soyadını değiştirme talebiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın

10. ve 20. maddelerinde tanımlanan haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

20.

Bakanlık görüş yazısında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına

göre soyadının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 8. maddesinin

koruma alanında olduğunun, Anayasa Mahkemesi tarafından da benzer konuların

Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında değerlendirildiğinin, AİHM tarafından benzer

ihlal iddialarına ilişkin incelemelerde Sözleşme’nin 8. maddesinin ayrımcılığı

yasaklayan 14. madde ile birlikte ele alındığının ve bunun yanı sıra birçok

uluslararası sözleşmede kadın ve erkeğin evlenirken, evlilik süresince ve

evliliğin sona ermesi hâlinde eşit hak ve yükümlülüklere sahip olması

gerektiğine işaret edildiğinin, ayrıca Anayasa Mahkemesinin 8/11/2011 tarihli

ve E.2010/119, K.2011/165 sayılı kararı kapsamında da evliliğin feshi veya boşanma

hâllerinde çocuk annesine tevdi edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya

seçeceği soyadını alacağı hükmünü taşıyan 2525 sayılı Kanun’un 4. maddesinin

ikinci fıkrasının Anayasa’nın 10. ve 41. maddelerine aykırı olduğundan bahisle

iptal edilmiş olduğunun yapılacak değerlendirmede göz önünde bulundurulması

gerektiği ifade edilmiştir.

21.

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 45.

maddesinin (1) numaralı fıkrası hükümlerine göre Anayasa Mahkemesine yapılan

bir bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için kamu gücü tarafından

müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış

olmasının yanı sıra Sözleşme ve Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerin

kapsamına girmesi gerekir. Bir başka ifadeyle Anayasa ve Sözleşme’nin ortak

koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul

edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün değildir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

22.

Anayasa’nın “Özel hayatın gizliliği”

kenar başlıklı 20. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:

“Herkes, özel

hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel

hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.

Millî güvenlik, kamu

düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması

veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya

birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu

sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili

kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve

eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur.

Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat

içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.”

23.

Anayasa’nın “Ailenin korunması ve çocuk

hakları” kenar başlıklı 41. maddesi şöyledir:

“Aile, Türk

toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.

Devlet, ailenin huzur

ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının

öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı

kurar.

Her çocuk, korunma ve

bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla

kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.

Devlet, her türlü

istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.”

24.

Sözleşme’nin “Özel ve aile hayatına saygı

hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi şöyledir:

“(1) Herkes özel ve

aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

(2) Bu hakkın

kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla

öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin

ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya

ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir

tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.”

25.

Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik”

başlıklı 10. maddesinin birinci, ikinci, dördüncü ve beşinci fıkraları

şöyledir:

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî

düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım

gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler

eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla

yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak

yorumlanamaz.

…

Hiçbir kişiye,

aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve

idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak

hareket etmek zorundadırlar.”

26.

Sözleşme’nin “Ayrımcılık yasağı”

başlıklı 14. maddesi şöyledir:

“Bu Sözleşme’de

tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din,

siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa

aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı

hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”

27.

Başvuru konusu olayda başvurucu, velayeti kendisine tevdi edilen çocuğun

soyadını değiştirme talebinin reddedilmesi nedeniyle anayasal haklarının ihlal

edildiğini iddia etmektedir.

28.

Velayet, reşit olmayan çocuklarının bakım ve gözetimi konusunda anne ve babaya

verilen hak ve yükümlülüklerden oluşan bir müessese olup bu bağlamda çocuğun

bakım ve eğitimi, kanuni temsili, mal varlığının yönetimi ve çocuğun

menfaatlerinin korunması için hukuki temel oluşturmaktadır. Yakın bir geçmişe

kadar anne ve babanın çocukları üzerindeki hâkimiyet hakkı olarak görülen

velayet, günümüzde hem bir yükümlülük hem de bir hak olarak kabul görmektedir.

29.

Bakanlık görüşünde isim hakkının, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında

değerlendirildiği yönünde görüş bildirilmiştir.

30.

Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi

varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup bu

düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı,

Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence

altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme

ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir. Bireyin

yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir unsuru hâline gelen, birey

olarak kimliğin belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri ve vazgeçilmez,

devredilmez, kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik hakkı olan soyadının da

kişinin manevi varlığı kapsamında olduğu açıktır. Cinsiyet, doğum kaydı gibi

kimlik bilgileri ve aile bağlarıyla ilgili bilgiler ile bunlarda değişiklik ve

düzeltme yapılmasını isteme hakkının yanı sıra isim hakkı da Anayasa Mahkemesi

tarafından, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir (AYM,

E.2011/34, K.2012/48, 30/3/2012; E.2009/85, K.2011/49, 10/3/2011). Bununla

birlikte somut başvuruda olduğu gibi velayet hakkı tevdi edilen çocuğun

soyadının başvurucunun kendi soyadı ile değiştirilmesi yönündeki talebi,

velayet hakkı ve bu kapsamdaki yetkilerin kullanımı ile ilgili olduğundan

Anayasa’nın 20. maddesi kapsamında ele alınması gereken bir hukuki değerdir.

31.

Çeşitli hukuk sistemlerinde koruma, bakım ve gözetim hakkı veya benzer

terimlerle ifade edilen velayet hakkı kapsamında, çocuğun soyadını belirleme

hakkı da yer almakta olup söz konusu hukuki değer velayet hakkının ifası ve bu

bağlamda aile bağlarının sürdürülmesi noktasındaki fonksiyonu nedeniyle aile

hayatına saygı hakkının sağladığı güvence kapsamında yer almaktadır.

32.

Aile yaşamına saygı hakkı, Anayasa’nın 20. maddesinin birinci fıkrasında

güvence altına alınmıştır. Madde gerekçesi de dikkate alındığında resmî

makamların özel hayata ve aile hayatına müdahale edememesi ile kişinin ferdî ve

aile hayatını kendi anladığı gibi düzenleyip yaşayabilmesi gereğine işaret

edildiği görülmekte olup söz konusu düzenleme Sözleşme’nin 8. maddesi

çerçevesinde korunan aile yaşamına saygı hakkının Anayasadaki karşılığını

oluşturmaktadır. Ayrıca Anayasa’nın 41. maddesinin “Anayasa’nın bütünselliği

ilkesi” gereği özellikle aile yaşamına saygı hakkına ilişkin pozitif

yükümlülüklerin değerlendirilmesi bağlamında göz önünde bulundurulması gerektiği

açıktır.

33.

Aile yaşamındaki temel ilişkiler kadın ve erkek ile ebeveyn ve çocuk arasındaki

ilişkilerdir. Resmî evlilik birlikleri kural olarak aile hayatı kapsamında

güvence altına alınmakta olup evlilik içinde doğan çocuklar da kendiliğinden

evlilik ilişkisinin bir parçası sayılırlar. Bu çerçevede, çocuğun doğumundan

itibaren çocuk ve ebeveyn arasında aile yaşamı anlamına gelen bir bağ

kurulduğunun kabulü gerekir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Gluhakovic/Hırvatistan, B. No: 21188/09, 12/4/ 2011,

§§ 54, 60). Başvuru konusu olayda başvurucunun çocuğu evlilik içinde dünyaya

gelmiş olup hukuken mevcut olan ailenin bir parçasıdır. Bu bağlamda boşanma

davası sonucunda velayet hakkı kendisine tevdi edilmiş olan başvurucu ile

çocuğu arasındaki söz konusu ilişki aile yaşamının kurulması için yeterlidir.

34.

Anayasa’nın 10. maddesi “ayrımcılık yasağı”

biçiminde düzenlenmemiş olsa bile eşitlik ilkesinin, anayasal bağlamda her

durumda dayanılacak normatif bir değer taşıması nedeniyle ayrımcılık yasağının

da etkili bir şekilde hayata geçirilmesi gerekir (AYM, E.1996/15, K.1996/34,

23/9/1996). Başka bir deyişle eşitlik ilkesi somut bir ölçü norm olarak

ayrımcılık yasağını da içerir (Tuğba Arslan,

B. No: 2014/256, 25/6/2014, § 108).

35.

Eşitlik ilkesi, hem başlı başına bir hak hem de diğer

insan hak ve özgürlüklerinden yararlanılmasına hâkim, temel bir ilke olarak

kabul edilmekte olup Anayasa’nın 10. maddesi eşitlik ilkesinden faydalanacak

kişi ve ilkenin kapsamı konusunda bir sınırlama getirmemiştir. Anayasa’nın 11.

maddesinde yer alan “Anayasa hükümleri,

yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve

kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” hükmü uyarınca

Anayasa’nın “genel esaslar”

bölümünde düzenlenen eşitlik ilkesinin sayılan organlar, kuruluşlar ve kişiler

açısından da geçerli olduğu açıktır. Bunun yanı sıra Anayasa’nın 10. maddesinin

son fıkrasında yer alan “Devlet organları ve

idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak

hareket etmek zorundadırlar.” hükmü gereğince yasama, yürütme ve

yargı organları ve idari makamlar eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağına uygun

davranmakla yükümlüdürler.

36.

Anayasa’nın 10. maddesinin birinci fıkrasında “dil,

ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep”

sebeplerine dayanılarak ayrım yapılamayacağı belirtildikten sonra fıkranın

devamında “benzeri sebeplerle” de

ayırım gözetilmeyeceği belirtilmiştir. Bu kapsamda Anayasa’nın ismen saydığı

farklı muamele türlerini daha önemli gördüğü ve bu türlerde yapılan

muamelelerin ancak “çok önemli gerekçeler”

ileri sürüldüğü takdirde haklı kılınabileceği açıktır. Farklı muamele ne kadar

ciddi kabul edilirse devletin bu farklı muameleyi haklı kılmak için daha önemli

gerekçeler sunması gerekir. Başka bir deyişle potansiyel olarak ciddi bir

ayrımcılık söz konusu olduğunda genellikle devlete tanınan takdir alanı daha

dar olacaktır (Tuğba Arslan, §§

145, 146). Cinsiyete dayalı ayrımcılık da uluslararası metinlerde ve Anayasa’da

açıkça yer verilen önemli bir ayrımcılık temelidir.

37.

Anayasa’da ayrımcılık yasağının bir tanımı yapılmamakla birlikte, Anayasa

Mahkemesi içtihadında sıklıkla, “Anayasa’nın

10. maddesinde yer verilen eşitlik ilkesi hukuksal durumları aynı olanlar için

söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür.

Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı

işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını

önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı

kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin ihlali yasaklanmıştır. Yasa

önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına

gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik

kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı

hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa’da öngörülen eşitlik

ilkesi zedelenmez.” şeklindeki tespitlere yer verildiği

görülmektedir (AYM, E.2009/47, K.2011/51, 17/3/2011).

38.

AİHM içtihadında ise ayrımcılık yasağı, nesnel ve makul bir gerekçe olmaksızın,

konuyla ilgili olarak benzer durumda olan kişilere farklı muamelede bulunulması

şeklinde tanımlanmaktadır. Sözleşme’nin 14. maddesinin diğer bağımsız maddeler

tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasında

ayrımcılığa karşı koruma sağladığını, ancak her farklı muamelenin bu maddeye

aykırı olmayacağını, eş değer ya da benzer bir konumdaki diğer bireylere

imtiyazlı muamele yapıldığının ve bu farkın ayrımcılık teşkil ettiğinin

kanıtlanmasının gerekli olduğunu, bu kapsamda farklı bir muamelenin 14. maddeye

aykırı olması için nesnel ve makul bir nedeninin olmaması gerektiğini, böyle

bir nedenin varlığının demokratik toplumlarda geçerli olan ilkelere göre değerlendirileceğini,

bu bağlamda Sözleşme’nin güvenceye aldığı bir hakkın kullanımındaki farklı bir

muamelenin meşru bir amacı olmasının da yeterli olmadığını, bunun yanı sıra

kullanılan yöntem ile gerçekleştirilmesi istenilen amaç arasında makul bir oransal

bağ olmasının da zorunlu olduğunu belirten Mahkeme, taraf devletlerin, benzer

durumlar arasındaki farklılıkların hangi hâllerde farklı bir muameleyi gerekli

kıldığını belirlemede bir dereceye kadar takdir hakkına sahip olduğunu, bununla

birlikte önemli bir ayrımcılık temeli olan cinsiyete dayalı farklı bir

muamelenin Sözleşme’ye uygun olduğunun kabul

edilebilmesi için çok geçerli nedenler sunulması gerektiğini vurgulamaktadır (Ünal Tekeli/Türkiye, B. No: 29865/96,

22/2/2009, §§ 49-53; Zarb Adami/Malta, B.

No: 17209/02, 20/6/2006, § 71).

39.

Bu nedenle, yaradılış ve işlevsel özelliklerin zorunlu kıldığı kimi ayırımlar

haklı bir nedene dayandığı ölçüde eşitliği bozmadığı hâlde, sadece cinsiyete

dayalı ayrımlar eşitlik ilkesine açık bir aykırılık oluştururlar (AYM,

E.2010/119, K.2011/165, 8/12/2011).

40.

Velayet hakkı kapsamındaki yetkiler dâhilinde olan çocuğun soyadının

belirlenmesi hususu evliliğin feshi veya boşanma bağlamında, 2525 sayılı

Kanun’un Anayasa Mahkemesinin 8/12/2011 tarihli ve E.2010/119, K.2011/165

sayılı kararı ile iptal edilen 4. maddesinin ikinci fıkrasının birinci

cümlesinde düzenlenmiş ve ilgili hükümde, evliliğin feshi veya boşanma

hâllerinde çocuğun -anasına tevdi edilmiş olsa bile- babasının seçtiği veya

seçeceği adı alacağı belirtilmiştir. Esasen söz konusu düzenlemenin 17/2/1926

tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi’nin

152. maddesinde yer alan, kocanın evlilik birliğinin reisi olduğu kabulüne

dayandığı anlaşılmaktadır. 4721 sayılı Kanun ile kocanın evlilik birliğinin

reisi olduğuna dair söz konusu düzenleme kaldırılmış ve eşlerin oturacakları

konutu birlikte seçecekleri, birliği beraberce yönetecekleri, eşlerden her

birinin, ortak yaşamın devamı süresince ailenin sürekli ihtiyaçları için

evlilik birliğini temsil edecekleri yönünde düzenlemeler getirilmek suretiyle

eşlerin evlilik birliğinde eşit hak ve yükümlülüklere sahip olduğu kabul

edilmiştir.

41.

4721 sayılı Kanun’un velayet hakkına ilişkin 335. maddesinde, ergin olmayan

çocuğun, ana ve babasının velayeti altında olduğu, yasal sebep olmadıkça

velayetin ana ve babadan alınamayacağı belirtilmek suretiyle evlilik ilişkisi

süresince velayet hakkının ve bu kapsamdaki yetkilerin ortak kullanımına işaret

edilmiş; 336. maddesinde evlilik devam ettiği sürece ana ve babanın velayeti

birlikte kullanacağı, ortak hayata son verilmesi veya ayrılık hâlinde hâkimin

velayeti eşlerden birine verebileceği, ana ve babadan birinin ölümü hâlinde

velayetin sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa ait olduğu

hüküm altına alınmış, velayet hakkı ve içerdiği yetkilerin kullanımı noktasında

da eşlerin eşitliği prensibi yansıtılmaya çalışılmıştır.

42.

Velayet hakkı ve bu bağlamdaki yetkilerin kullanımı da dâhil olmak üzere

cinsiyetler arası eşitlik ve cinsiyete dayalı ayrımcılıkla ilgili hususlar,

insan hakları ile ilgili birçok uluslararası hukuk belgesinde de yer

almaktadır. Türkiye’nin 4/6/2003 tarihinde onayladığı, Medeni ve Siyasi Haklara

İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 23. maddesinin (4) numaralı fıkrasında taraf

devletlerin; eşlerin evlenirken, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde

eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak için gerekli tedbirleri

alacakları; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına

İlişkin Sözleşme’nin 16. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (g) bendinde ise

yine taraf devletlerin kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda

ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacakları ve özellikle kadın erkek

eşitliğine dayanılarak -aile adı, meslek ve iş seçimi dâhil- her iki eş için

geçerli, eşit kişisel haklar sağlayacakları düzenlemesine yer verilmiştir.

43.

İç hukuk ve uluslararası hukuk alanında yer verilen söz konusu düzenlemeler

paralelinde, evliliğin feshi veya boşanma hâllerinde çocuk anasına tevdi

edilmiş olsa bile babasının seçtiği veya seçeceği adı alacağını belirten 2525

sayılı Kanun’un 4. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi, Anayasa

Mahkemesinin 8/12/2011 tarihli ve E.2010/119, K.2011/165 sayılı kararı ile

iptal edilmiş ve iptal kararı gerekçesinde, kadın ve erkeğin evlilik süresince

ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmaları gereğine

yer veren uluslararası sözleşme hükümlerine de atıf yapılmak ve eşlerin,

evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve yükümlülükler

bakımından aynı hukuksal konumda oldukları, erkeğe velayet hakkı kapsamında

tanınan çocuğun soyadını seçme hakkının kadına tanınmamasının, velayet hakkının

kullanılması bakımından cinsiyete göre ayırım yapılması sonucunu doğuracağı

belirtilmek suretiyle itiraz konusu kuralın, Anayasa'nın 10. ve 41. maddelerine

aykırı görülmesi nedeniyle iptaline karar verilmiş ve söz konusu iptal kararı

14/2/2012 tarihli ve 28204 sayılı Resmî Gazete’de

yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

44.

Bu kapsamda somut başvuru açısından tespiti gereken hususlar, başvurucuya

ayrımcı bir muamelede bulunulup bulunulmadığı, bu muamele farklılığının haklı

ve objektif gerekçelere dayanıp dayanmadığı ve kullanılan yöntem ile

gerçekleştirilmesi istenilen amaç arasında makul bir oransal bağın kurulup

kurulmadığıdır.

45.

Somut başvuruda boşanma davası sonrasında velayet hakkı tanınan çocuğun

soyadını değiştirme talebiyle başvurucu tarafından açılan davanın, İlk Derece

Mahkemesinin 27/11/2012 tarihli kararı ile 4721 sayılı Kanun’un 321. maddesi

uyarınca, sahih nesepli çocuğun babanın soyadını

taşıyacağı, boşanma veya ölüm üzerine velayetin anneye geçmesinin çocuğun

soyadında değişikliğe neden olamayacağı ve babanın soyadı veya çocuk reşit

olduktan sonra kendi soyadı usulüne uygun olarak açacağı bir dava sonunda

verilecek kararla değişmedikçe çocuğun soyadının da değişemeyeceği gerekçesiyle

reddedildiği görülmektedir. Bu kapsamda başvurunun esası, çocuğun ilk soyadı

iktisabında kanunen babanın soyadının tercih edilmesi olmamakla birlikte,

başvuruya konu uygulamanın temelinde çocuğun soyadının babanın soyadı olarak

belirlenmesinin yer aldığı, bu kapsamda babanın çocuğa kendi soyadını verme

imkânı bulunduğu gibi bu imkânın evliliğin boşanma, fesih veya ölümle

neticelenmesi durumunda da herhangi bir tasarrufa gerek kalmaksızın devam

ettiği ancak haklı nedenler bulunması durumunda dahi anneye çocuğa soyadını

verme imkânı tanınmadığı görülmektedir.

46.

Eşler, evliliğin devamı boyunca ve boşanmada sahip oldukları hak ve

yükümlülükler bakımından aynı hukuksal konumda olup erkeğe velayet hakkı

kapsamında tanınan çocuğun soyadını belirleme hakkının kadına tanınmamasının,

velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete dayalı farklı bir muamele

teşkil ettiği açıktır.

47.

Söz konusu farklı muamelenin nesnel ve makul bir gerekçeye dayanıp

dayanmadığının tespiti noktasında, Mahkemece 4721 sayılı Kanun’un 321.

maddesine işaret etmekle yetinilmiş ve bu hükme istinaden yapılan, sahih nesepli çocuğun babanın soyadını taşıyacağı, boşanma veya

ölüm üzerine velayetin anneye geçmesinin çocuğun soyadında değişikliğe neden

olamayacağı ve babanın soyadı veya çocuk reşit olduktan sonra kendi soyadı

usulüne uygun olarak açacağı bir dava sonunda verilecek kararla değişmedikçe,

çocuğun soyadının da değişemeyeceği şeklindeki tespit dışında, söz konusu

tespite götüren nedenlerin açıklanmadığı, bu bağlamda erkek ve kadın eş

arasında cinsiyete dayalı olarak öngörülen farklı muamelenin

temellendirilmediği ve söz konusu kararın kanun yolu merciince de ayrıntılı bir

değerlendirmede bulunulmaksızın benimsendiği görülmektedir.

48.

Boşanma sonrası velayet hakkı tanınan ebeveynler tarafından, somut başvuruya

benzer mahiyetteki taleplerin sıklıkla yargısal kararlara konu edildiği, söz

konusu yargı kararlarının gerekçelerinde mevzuatta çocuğun velayetinin

verildiği kişinin soyadını taşıyacağı yönünde bir düzenleme bulunmadığı, 4721

sayılı Kanun’un 321. maddesinin anne ve babanın evli olması durumunda çocuğun

ailenin yani babanın soyadını taşıyacağı yönündeki düzenlemesinin Anayasa

Mahkemesi tarafından incelenerek Anayasaya aykırı görülmediği, evlilik içinde

doğan bir çocuğun erginliğe erişinceye kadar babanın soyadını taşımakla yükümlü

olduğu, boşanma ve velayet hakkı tanınmış olmasının anneye çocuğun soyadı

değişikliği için dava açma hakkı vermediği ve çocuk reşit oluncaya kadar veya

baba 4721 sayılı Kanun’un 27. maddesi uyarınca soyadını değiştirmediği sürece,

çocuğun soyadının değiştirilmesinin mümkün olmadığı yönündeki tespitlere yer verilerek

benzer bir yaklaşımın benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu karar

gerekçelerinde özellikle, velayet hakkının normal şartlarda çocuğun ergin

olmasına yani on sekiz yaşını tamamlamasına kadar devam eden geçici bir hak

olduğu, evliliğin sonradan boşanma gibi nedenlerle ortadan kalkması hâllerinde

velayet hakkının sırf anneye verilmiş olmasının çocuğun soyadının

değiştirilmesi için haklı bir neden sayılmadığı gibi hukuki mevzuatın da buna

cevaz vermediği, bir an için mevzuatın böyle bir duruma izin verdiği kabul

edilse dahi sonradan gelişen sebeplerden dolayı velayetin babaya yeniden

verilmesi hâllerinde bu kez babanın, velayet hakkına dayanarak tekrar çocuğun

soyadını değiştirmek isteyeceği, velayet hakkı kimde ise çocuk onun soyadını

taşıyacak ise babanın da bu haktan mahrum edilemeyeceği, böyle bir uygulamanın

ise nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliğini ve istikrarını zedeleyeceği

gibi çocuğun ruh hâli üzerinde de çok derin ve etkili travma yaratacağı

hususlarına yer verildiği görülmektedir (HGK, E.2013/18-1755, K.2015/1039,

13/3/2015).

49.

Çocuğun bir aileye mensubiyetinin belirlenmesi amacıyla bir soyadı taşıması ile

nüfus kütüklerindeki kayıtların güvenilirliği ve istikrarının sağlanmasında,

çocuğun ve kamunun açık bir menfaati bulunmakla birlikte, çocuğun soyadına

ilişkin belirlemelerde yalnızca babanın soyadının esas alınması ve bunun

sürdürülmesi suretiyle öngörülen farklılık karşında, annenin soyadının çocuğa

verilmesinin söz konusu menfaatlerin tesisine nasıl bir olumsuz etkide

bulunacağının yargısal makamlarca açıklanmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanı

sıra velayetin uyarlama yapılan bir yetki olmasına bağlı olarak velayete

ilişkin değişikler sonrasında soyadının da değiştirilebilmesi yetkisi

verilmesinin, nüfus kütüklerindeki kaydın güvenilirliğini ve istikrarı

zedeleyeceği gibi çocuğun ruh hâli üzerinde de çok derin ve etkili travma

yaratacağı ileri sürülmekle birlikte ilgili yargısal makamların, çocuk reşit

oluncaya kadar veya baba 4721 sayılı Kanun’un 27. maddesi uyarınca soyadını

değiştirmediği sürece, çocuğun soyadının değiştirilmesinin mümkün olmadığı ve

bu kapsamda babanın evliliğin devamı süresince veya sona ermesi durumunda,

kendi soyadında yapacağı değişikliğin çocuğa sirayeti suretiyle çocuğun

soyadında değişikliğe neden olabileceği yönündeki tespiti karşısında, söz

konusu gerekçenin tatmin edici nitelikte olmadığı açıktır.

50.

Bu kapsamda, özellikle cinsiyete dayalı farklı bir muamelenin söz konusu olması

ve bu farklılığı haklı kılacak önemli nedenlerin ortaya konulması gereğine rağmen

belirtilen muamele farklılığını haklı gösterecek nitelik ve kapsamda bir

gerekçeye yer verilmemiş olması dikkate değerdir.

51.

Başvuruya konu yargı kararları açısından da çocuğun soyadının belirlenmesi

noktasında velayet hakkının kullanılması bakımından kadın ve erkek arasında

öngörülen farklı muamele makul şekilde gerekçelendirilmediği gibi çocuk reşit

oluncaya kadar veya baba 4721 sayılı Kanun’un 27. maddesi uyarınca soyadını

değiştirmediği sürece çocuğun soyadının değiştirilmesinin hiçbir koşulda mümkün

olmadığı tespitlerine yer verilmek suretiyle kadın eş için haklı nedenlerin

bulunması durumunda dahi çocuğun soyadını belirleme imkânı tanımayan söz konusu

uygulamanın ölçülü olduğu da kabul edilemez.

52.

Açıklanan nedenlerle Anayasa’nın 20. maddesi ile birlikte ele alınan

Anayasa’nın 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi

Yönünden

53.

Başvurucu, ihlalin tespitiyle uyuşmazlık hakkında yeniden yargılama yapılmasına

hükmedilmesini talep etmiştir.

54.

6216 sayılı Kanun’un “Kararlar”

kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Tespit edilen ihlal

bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak

için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden

yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine

tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu

gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

55.

Mevcut başvuruda Anayasa’nın 20. maddesi ile birlikte değerlendirilen

Anayasa’nın 10. maddesinin ihlal edildiği tespit edilmiş olduğundan ihlalin ve

sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın

Isparta 2. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

56.

Dosyadaki belgelerden tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.500 TL vekâlet

ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine

karar verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

gerekçelerle;

A. Başvurucunun, Anayasa’nın

10. ve 20. maddelerinin ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR

OLDUĞUNA,

B. Anayasa’nın 20. maddesi ile

birlikte değerlendirilen Anayasa’nın 10. maddesinde güvence altına alınan

ayrımcılık yasağının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. İhlalin ve sonuçlarının

ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın Isparta 2.

Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine,

D. 198,35 TL harç ve 1.500 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

E. Ödemenin, kararın tebliğini

takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay

içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği

tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına

11/11/2015

tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Burhan ÜSTÜN

Başkanvekili

:

Engin YILDIRIM

Üyeler

:

Serdar ÖZGÜLDÜR

Serruh KALELİ

Osman Alifeyyaz PAKSÜT

Recep KÖMÜRCÜ

Alparslan ALTAN

Nuri NECİPOĞLU

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz AKINCI

Erdal TERCAN

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Hasan Tahsin GÖKCAN

Kadir ÖZKAYA

Rıdvan GÜLEÇ

Raportör

:

Şebnem NEBİOĞLU ÖNER

Başvurucu

:

Nurcan YOLCU

Vekili

:

Av. Atilla ELMA