Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

Genel Kurul 2019/10634 E. K.

AYM 2021-07-01 Genel Kurul
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

GENEL KURUL

KARAR

ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2019/10634)

Karar Tarihi: 1/7/2021

R.G. Tarih ve Sayı: 8/7/2021-31535

GENEL KURUL

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru; milletvekili seçilerek dokunulmazlık hakkını

kazanan başvurucu hakkında yargılamaya devam edilmesinin seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkını, başvurucunun sosyal medya hesabından yaptığı bir

paylaşım gerekçe gösterilerek terör örgütünün propagandasını yapma suçundan

cezalandırılmasının ise ifade özgürlüğünü ihlal ettiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvurucu 8/4/2019 ve 3/3/2021 tarihlerinde iki ayrı

başvuru yapmıştır.

3. Başvurular, başvuru formlarının ve eklerinin idari

yönden yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. Başvurular, aralarında kişi yönünden irtibat bulunduğu

anlaşıldığından birleştirilmiş ve incelemeye 2019/10634 numaralı bireysel

başvuru dosyası üzerinden devam edilmiştir.

7. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet

Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir.

8. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda

bulunmuştur.

9. Birinci Bölüm tarafından 9/6/2021 tarihinde yapılan

toplantıda, niteliği itibarıyla Genel Kurul tarafından karara bağlanması

gerekli görüldüğünden başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) 28.

maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca Genel Kurula sevkine karar

verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

10. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

olaylar özetle şöyledir:

A. Çözüm Süreci

ve Hendek Olayları

11. Anayasa Mahkemesinin Ayşe Çelik (B. No:

2017/36722, 9/5/2019, §§ 10-13) kararında çözüm süreci ve hendek

olaylarına ilişkin arka plan bilgisi şu şekilde verilmiştir:

"10. Türkiye'de uzun süredir devam

eden, PKK'nın neden olduğu şiddetin ve terör olaylarının sona erdirilmesi

amacıyla Hükûmet tarafından ... demokratik açılım adı verilen bir süreç

başlatılmıştır. Çözüm süreci olarak da isimlendirilen ... süreçte şiddet ve

terör olayları önemli ölçüde azalmıştır. Güvenlik güçlerinin daha sonra

yayımlanan raporlarına bakılırsa bu dönemde PKK terör örgütü bazı şehirlerde

silah ve mühimmat yığınağı yapmış, 2015 yılının ortalarından itibaren terör ve

şiddet bu kez şehirlerde baş göstermiştir.

11.

Şırnak'ın Cizre, İdil,

Silopi ilçeleri; Hakkâri'nin Yüksekova ilçesi; Diyarbakır'ın Silvan, Sur ve

Bağlar ilçeleri; Mardin'in Dargeçit, Nusaybin ve Derik ilçeleri ile Muş'un

Varto ilçesinde PKK terör örgütü tarafından cadde ve sokaklara hendekler

kazılarak barikatlar kurulmuş ve buralara patlayıcılar yerleştirilerek bu

yerleşim yerlerinin bir kısmında öz yönetim adı altında hâkimiyet kurulmaya

çalışılmıştır. Yaklaşık on ay süren şiddet olayları daha sonra hendek olayları

olarak isimlendirilmiştir. Hendek operasyonları, Türk Silahlı Kuvvetleri ve

Emniyet Genel Müdürlüğünce PKK mensuplarına karşı ortak olarak

gerçekleştirilen, başta Sur, Cizre ve Nusaybin olmak üzere on bir şehirde

yürütülen askerî operasyonlardır.

12. Güvenlik güçleri, anılan yerlere

halkın giriş ve çıkışını engellemek isteyen terör örgütü mensuplarına operasyon

düzenlemiş ve çatışmaya girmiştir. Bu operasyonların gerçekleştirildiği

bölgelerin bazılarında sokağa çıkma yasakları uygulanmış ve bazıları geçici

süreyle askerî güvenlik bölgesi ilan edilmiştir. Bu kapsamda terör örgütü

üyelerinin yakalanarak halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla

anılan il ve ilçelerin bir kısmında sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş fakat

güvenlik güçlerince yürütülen operasyonların sona ermesinin ardından söz konusu

yasaklar kaldırılmıştır.

13. Aylarca devam eden bu operasyon ve

çatışmalar sırasında yaşanan kayıpların büyüklüğü konusunda 2016 yılının Mayıs

ayında bazı resmî görevlilerin açıklamalarına göre en az 2.500 terörist

öldürülmüş, 480 güvenlik görevlisi de şehit olmuş, ayrıca 4.000'in üzerinde

güvenlik görevlisi de yaralanmıştır. Açık kaynaklarda yer alan, resmî olmayan

ve doğrulanmamış bazı açıklamalara göre 100'ün üzerinde sivil hayatını

kaybetmiş, 1.000'in üzerinde sivil ise yaralanmıştır. Buna ilave olarak en az 400

bin kişinin çatışma bölgelerinden başka bölgelere göç etmek zorunda kaldığı

ileri sürülmüştür. Kesin rakamların yer aldığı resmî bir açıklama bulunmadığı

gibi bu konuda güvenilir ve bağımsız herhangi bir rapor da Anayasa Mahkemesinin

bilgisine sunulmamıştır."

B. Somut Olaya İlişkin Bilgiler

12. Başvurucu 1965 doğumlu olup olayların meydana geldiği

tarihte İzmit Seka Devlet Hastanesinde doktor olarak görev yapmakta ve aynı

zamanda T24 isimli internet gazetesinde yazılar yazmaktadır. Bunun yanında başvurucu

2003-2007 yılları arasında İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği

(MAZLUMDER) Kocaeli şube başkanlığı ve 2007-2009 yılları arasında aynı Derneğin

genel başkanlığı görevlerini yürütmüştür. Çözüm sürecinde Kocaeli Barış

Platformu sözcüsü olarak görev yapan başvurucu 6/1/2017 tarihli ve 29940

mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan 679 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında

Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (679 sayılı KHK) ile

kamu görevinden çıkarılmıştır.

13. Başvurucu, Twitter isimli sosyal medya

platformundaki hesabından 20/8/2016 tarihinde yazarlarından olduğu T24 internet

haber sitesinin “PKK: Devlet Adım Atarsa Barış 1 Ayda Gelir” başlıklı

bir haberini "Bu çağrı hakkıyla değerlendirilmeli, bu işin sonu yok..!

'Öcalan devreye girerse olur' diyorlar" yorumuyla paylaşmıştır.

Başvurucunun yargılandığı tarihte ve hâlen yayında olan haberde, elinde uzun

namlulu silah bulunan ve yüzleri görünmeyen -kamu makamlarınca terör örgütü

üyesi oldukları değerlendirilen- üç kişinin fotoğrafına yer verilmiştir. Haber

içeriği şu şekildedir:

"PKK, Kürt sorununda gelinen

aşamayı ve bundan sonraki süreci değerlendirdiği bir açıklama yayımladı.

Açıklamada, Kürt sorununun çözümü için devletin adım atması gerektiği ve adım

atılması halinde 1 ayda barışın geleceği öne sürüldü.

Açıklamada, Kürt sorununun

araçsallaştırma ve oylama konusu yapılmaktan çıkarılması halinde Türkiye'deki

halklarla kardeşlik içinde çözüm özleminin gerçekleştirileceği ifade edildi.

HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken,

PKK'nın açıklamasını İmralı Heyeti olarak tarihi bir fırsat olarak

değerlendirdiklerini belirterek, tüm kesimlere gerekli sorumlulukları alma

çağrısı yaptı. Baluken, İmralı Heyeti’nin ‘çözüm sürecinin yeniden başlama

umudu’na ilişkin görüşlerini pazartesi günü yapacakları basın açıklamasıyla

aktaracaklarını da belirtti.

'Türk devleti ve AKP hükümetinin bir

çözüm politikası geliştirmesi halinde, Kürt sorunu bir ay gibi kısa bir sürede

çözülür ve Türkiye'ye barış gelir' ifadesi kullanılan açıklamada 'Atılacak

adımlar ve karşılıklı taahhütler çerçevesinde üzerimize düşen sorumlulukları

her bakımdan yerine getirmeye hazırız' dendi.

Açıklamada, 'Dolmabahçe Mutabakatı'nın

reddedilmesi ve örgüt lideri Abdullah Öcalan’a tecritte olması' eleştirildi.

Bülent Arınç: HDP ve Kandil çok kötü

niyetliydi

Kürt sorununa çözüm arayışları sürecinde

rol alan eski Başbakan Yardımcısı ve TBMM Başkanı Bülent Arınç, PKK/KCK

açıklamasından yaklaşık bir ay önce BBC'ye yaptığı açıklamada, süreçte 'HDP ve

Kandil'in çok kötü niyetli olduğu' görüşünü dile getirmişti. Arınç, özetle

şunları söylemişti:

'Buradaki hedefimiz şuydu: silahlı terör

örgütünü, silahlarından arındırmak; eylem yapmaktan vazgeçirmek, sivil hayatın

içine dahil etmek ve terör örgütlerinin en büyük sermayesi olan dağa çıkan

gençleri dağa çıkmaktan vazgeçirmek ve dağdakileri de indirmek. Bütün bunlarla

biz iyi niyetle bir çözüm sürecine başlamıştık. Bu kademe kademe devam edecek,

güven arttırıcı önlemler diyebileceğimiz bazı tedbirlerle de sonuca

ulaşabilecektik. Gerçekten de süreç geliştikçe mesela terör örgütünün lideri

Abdullah Öcalan, yani şu an hükümlü olarak İmralı'da bulunan kişinin giden

gelenler marifetiyle olumlu mesajlar verdiğini, bu mesajların belki

birincisinin de 2013 Nevruz'unda okunan mesajdı. ‘Silahları bırakacaksınız,

ülkeyi terk edeceksiniz, bundan sonra fikir ve siyaset konuşsun’ dedi. Bizim de

istediğimiz buydu. Sembolik bazı çıkışlar başladı ama örgüt hayır dedi ve

kalmaya devam etti...

Biz burada çok iyi niyetliydik. HDP ve

Kandil çok kötü niyetliydi. Bu çok açık. Her fırsatı kollayarak, bu büyük toplu

terör olayları olmasa bile, bireysel olarak çok kötü işler yapıyorlardı.

Bunların bir kısmına belki çözüm süreci zarar görmesin diye göz yumuluyordu.

Ama büyük bir kısmı da adli olay olması sebebiyle müsaade edilmiyordu.

Bu süreçte bir kırılma noktası olarak;

siz de söylediniz en son 28 Şubat’ta HDP'li milletvekilleriyle Yalçın Akdoğan,

Mahir Ünal ve Efkan Ala'nın da birlikte olduğu; sanırım Kamu Güvenliği

Müsteşarı'nın da olduğu bir toplantı yapıldı. Bu bir mutabakat değildi. Burada

anlaşılan şuydu: HDP tarafı kendi düşüncelerini ortaya koyacak, hükümet de ne

yapılması gerektiği konusunda kendi düşüncesini ortaya koyacaktı. Yoksa ortak

bir metin üzerinde konuşulmuş ve anlaşılmış değildi.

Niyetimiz iyiydi ama devam etmedi. Bitti

mi derseniz, bitmedi. Cumhurbaşkanı'nın tabiriyle buzdolabında kaldı. Ne zaman

biter, tek taraflı olarak silahlarını bırakırlar, patlayıcılarını bırakırlar,

Türkiye'den dışarı çıkarlar ve ta o başta geldiğimiz noktaya bugün samimi

olarak geldiklerini fiilen gösterirlerse o zaman şüphesiz yeni bir süreç, yeni

bir isimle yeni argümanlarla yeniden başlayabilir. Terörün bitmesi için bence

siyasi bir karara ihtiyaç var."

14. Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucunun sözü edilen

20/8/2016 tarihli sosyal medya paylaşımı ile birlikte başka bazı paylaşımları

nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçunu işlediği gerekçesiyle

hakkında soruşturma başlatmış ve aynı suçtan 4/8/2017 tarihinde iddianame

düzenlemiştir. İddianamede başvurucunun 20/8/2016 tarihli haber paylaşımıyla

"adeta PKK/KCK terör örgütünün sözcülüğünü yaptığı, terör örgütünün

isteklerini yayınlayarak meşrulaştırmaya çalıştığı" iddia edilmiştir.

15. Yargılamayı yürüten Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi

(Mahkeme) 21/2/2018 tarihinde başvuruya konu 20/8/2016 tarihli sosyal medya

paylaşımı nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan başvurucunun

2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmiştir. Mahkeme,

başvurucunun iddianameye konu edilen diğer paylaşımlarının ise terör örgütünün

propagandasını yapma suçunun unsurlarını oluşturmadığını belirtmiştir.

Mahkemenin gerekçeli kararındaki değerlendirmelerin eldeki başvuruyla ilgili

kısmı şu şekildedir:

"Sanığın kendi adına olan sosyal

paylaşım sitesi üzerinden 20 Ağustos 2016 tarihinde www.t24.com.tr isimli

internet sitesinde yazmış olduğu yazıyı paylaştığı, bu paylaşım incelendiğinde

3 adet teröristin elinde AK-47 uzun namlulu tüfekleriyle fotoğrafı ve bu

fotoğrafın yanında 'PKK: Devlet adım atarsa barış 1 ayda gelir' sözünün yazılı

olduğu anlaşılmaktadır.

Belirtilen paylaşımın içeriği ve

yanındaki görsel dikkate alındığında sanığın PKK/KCK terör örgütünün

propagandası mahiyetinde fotoğrafa yer vererek, silahlı terör örgütü PKK'nin

şiddet, cebir içeren yöntemlerini övücü ve teşvik edici şekilde propagandasını

yaptığı açıktır.

Her ne kadar sanık söz konusu paylaşımı

devletin bir dönem uyguladığı çözüm süreci nedeniyle yaptığını, kendisinin

insan hakları savunucusu olduğunu beyan etmiş ise de tüm dosya kapsamı ile

sanığın beyanı birlikte değerlendirildiğinde sanığın beyanının suçtan

kurtulmaya yönelik olduğu sonucuna varılarak savunmaya itibar edilmemiştir.

Sanığın yukarıda belirtilen delil ve

gerekçe ile sübut bulan eylemine uyan 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi

gereğince, bu paylaşımın çözüm süreci bittikten çok sonra ve devlet güçlerinin

ülkenin güneydoğu bölgesinde terörle mücadelesinin sürdüğü dönemlerde yapılması

ve sanığın televizyon programlarında açıklamalar yapan ve bu sebeple bir hedef

kitlesine sahip olması muhtemel olan bir kişi olduğu da göz önüne alındığında

taktiren ve teşdiden cezalandırılmasına karar verilmiş; sanığın internet

ortamında kendisine ait sosyal medya hesabında propaganda eylemini

gerçekleştirdiği sabit olmakla verilen ceza 3713 sayılı kanunun 7/2-2.cümlesi

gereğince artırılmış; sanığın iddianamede yer alan diğer paylaşımlarının müsnet

suç unsurlarını taşımadığı kanaatine varılmakla hakkında TCK 43/1 maddesi

uygulanmamış, sanığın yargılama sürecindeki tutumları, saygılı davranışları

lehine takdiri indirim nedeni sayılmış ve yapılan yargılama sonucu mahkememizce

ulaşılan hukuki ve vicdani kanaate göre aşağıdaki şekilde hüküm

kurulmuştur."

16. Mahkûmiyet hükmüne karşı başvurucu tarafından istinaf

kanun yoluna başvurulmuştur. Hükmün istinaf incelemesi devam ederken başvurucu

24/6/2018 tarihinde Halkların Demokratik Partisinden (HDP) Kocaeli milletvekili

seçilmiştir.

17. İstinaf incelemesini yapan İstanbul Bölge Adliye

Mahkemesi 3. Ceza Dairesi 7/12/2018 tarihinde istinaf başvurusunun esastan

reddine kesin olarak karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"...Hak ve özgürlüklerin kötüye

kullanılması yasağına, 1982 Anayasasının 14. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin

ise 17. maddelerinde yer verilmiştir. Anayasamızın 14/1 maddesinde 'Anayasada

yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez

bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti

ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.' şeklinde temel

ilkeyi ortaya koyduktan sonra, aksine davranışlara ilişkin müeyyidelere

mevzuatta yer verilmiştir. Nitekim seçimden önce bu madde kapsamında suç

işleyen milletvekili, Anayasanın 83/2 maddesinde öngörülen yasama

dokunulmazlığından yararlanamayacaktır. Kanun koyucu, hangi suçların bu madde

kapsamında olduğunu tahdidi olarak saymamıştır. Kapsamı belirleme görevi

uygulayıcıya aittir.

Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü

bozmak, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların bu kapsamda

kaldığında kuşku yoktur. Ancak, bu suçları işlemek amacı ile oluşturulan

silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 14. madde kapsamında

değerlendirilip değerlendirilmeyeceği hususunda Yargısal içtihatlara

bakıldığında; Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih 2002/1 Esas, 2008/1 Karar

sayılı kararında; Düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. maddesi kapsamında

kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini, ancak her düşünce

açıklamasının değil, demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike

oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu değerlendirilmelidir,

sonucuna varmıştır.

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 22.09.2016

tarih ve 2015/8449 Esas, 2016/4723 karar sayılı ve benzer içtihatları ile

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yerleşik içtihatlarında, terör örgütü propagandası

suçunun Anayasanın 14. madde kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğuna vurgu

yapılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da Becker/Belçika, B. No: 214/56,

27.3.1962 tarihli karında, 'demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve

süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır.' demek suretiyle

14. maddenin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir. Avrupa

Sözleşmesinin 17. maddesindeki hak ve özgürlüklerin, yine hak ve özgürlükleri

kullanarak ortadan kaldırılmasını yasaklanacağına ilişkin düzenleme,

Anayasamızın ilgili maddesindeki kanun koyucunun amacı yargısal karar ve

doktrindeki görüşler değerlendirildiğinde; ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve

anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemlerin Anayasanın 14. maddesi

kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması niteliğinde görüldüğünden, demokratik

yönetimlerde halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli üyelerin bu

sisteme sadakat yemini ettikleri ve koruma yükümlülükleri de bulunduğu

gözetildiğinde, demokratik sisteme yönelik eylemlere katılmaları halinde

Milletvekili dokunulmazlığından istifade edememesi Anayasanın lafzına ve ruhuna

uygun olacağının kabulü karşısında, yargılamaya devam edilmesinde bir

isabetsizlik olmadığı görülmektedir.

...

Mahkemenin kararında usule ve esasa

ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde

herhangi bir eksiklik olmadığı, ispat bakımından değerlendirmenin yerinde

olduğu anlaşıldığından, istinaf başvurusunda bulunan sanık müdafiinin ileri sürdüğü

nedenler yerinde görülmemiş olmakla, CMK'nın 280/1-a maddesi uyarınca istinaf

başvurusunun esastan reddine,

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme

halinde düşmesinin, bu husustaki kesin mahkeme kararının genel kurula

bildirilmesine bağlanmış bulunmasına (Anayasa 84/2. m.) ve TBMM üyesi hakkında,

seçimden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesinin,

üyelik sıfatının sona ermesinden sonra mümkün bulunmasına (Anayasa 83/3 m.)

nazaran, Anayasanın 83/3 maddesi gereğince sanık hakkında verilen ceza hükmünün

yerine getirilmesinin üyelik sıfatının sona ermesine bırakılmasına..."

18. Başvurucu, istinaf kararından 1/4/2019 tarihinde

haberdar olduğunu belirterek 8/4/2019 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuş ve

başvurusu 2019/10634 numaralı başvuru dosyasına kaydedilmiştir.

19. Söz konusu bireysel başvurudan sonra başvurucu

4/11/2019 tarihinde Mahkemeye başvurarak 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı

Kanun gereğince temyiz yoluna başvurma imkânının tanındığı gerekçesiyle infazın

durdurulmasını talep etmiştir. Mahkeme 4/11/2019 tarihli ek kararıyla başvurucu

hakkındaki hükmün infazının durdurulmasına ve dosyanın talep doğrultusunda

temyiz incelemesi yapılması için Yargıtaya gönderilmek üzere İstanbul Bölge

Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesine gönderilmesine karar vermiştir.

20. Temyiz incelemesini yapan Yargıtay 16. Ceza Dairesi

28/1/2021 tarihinde oyçokluğuyla mahkûmiyet kararını onamıştır. Kararın ilgili

kısmı şöyledir:

"Anayasamızın 14/1 maddesinde

'Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve Milletiyle

bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik

Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.'

şeklinde temel ilke ortaya konulduktan sonra aksine davranışlara ilişkin

müeyyidelere mevzuatta yer verilmiştir. Nitekim seçimden önce bu madde

kapsamında suç işleyen milletvekili, Anayasanın 83/2. maddesinde öngörülen

yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır. Kanun koyucu, hangi suçların bu

madde kapsamında olduğunu tahdidi olarak saymamıştır. Kapsamı belirleme görevi

uygulayıcıya aittir. Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, Anayasal

düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların bu kapsamda kaldığından kuşku

yoktur. Ancak, bu suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör örgütünün

propagandasını yapma suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında değerlendirilip

değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır. Bu maddede 2001 yılında yapılan

değişiklikle Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri

yıkmak 'amacı ile kullanılamayacağı' hükmü yerine, bu hak ve özgürlükleri

yıkmayı 'amaçlayan faaliyetler' olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir.

Yapılan değişiklikle madde metninde yer verilen 'faaliyet' deyiminin sadece

eylemi mi yoksa düşünce açıklamasını da içerip içermediği sorunun özünü teşkil

etmektedir. Doktrinde 'faaliyetin' eylemi içerdiğini ileri süren görüşler

olduğu gibi eylem ve söylemi içerdiğini ifade eden yazarlar da mevcuttur.

Nitekim Feyzioğlu; 'Bu düzenleme, fiil ya da suç tipini değil amacı esas

almaktadır.' görüşünü savunarak farklı bir bakış açısı sergilemiştir.

Yargısal içtihatlara bakıldığında;

Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih 2002/1 Esas, 2008/1 Karar sayılı kararında;

düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. maddesi kapsamında kötüye kullanma

olarak değerlendirilebileceğini, ancak her düşünce açıklamasının değil,

demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce

açıklamalarının bu kapsamda olduğunun değerlendirilmesi sonucuna varmıştır.

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yerleşik

içtihatlarında, terör örgütü propagandası suçunun Anayasanın 14. maddesi

kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğuna vurgu yapılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da

Becker/Belçika, B. No: 214/56, 27.3.1962 tarihli kararında 'demokratik sisteme

yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde

kullanılmalıdır.' demek suretiyle Anayasanın 14. maddesinin Devlete verdiği yetkinin

çerçevesini çizmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17.

maddesindeki hak ve özgürlüklerin yine hak ve özgürlükleri kullanarak ortadan

kaldırılmasının yasaklanacağına ilişkin düzenleme, Anayasamızın ilgili

maddesindeki kanun koyucunun amacı yargısal karar ve doktrindeki görüşler

değerlendirildiğinde; ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik

suç oluşturan söylem ve eylemlerin Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın

kötüye kullanılması niteliğinde görüldüğünden, demokratik yönetimlerde halkın

iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli üyelerin bu sisteme sadakat

yemini ettikleri ve koruma yükümlülükleri de bulunduğu gözetildiğinde,

demokratik sisteme yönelik eylemlere katılmaları halinde milletvekili

dokunulmazlığından istifade edememesi Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun

olacağının kabulü karşısında yargılamaya devam edilerek hüküm kurulmasında ve

ayrıca sanığın, çözüm sürecinin bitmesinin üzerinden çok zaman geçmesinden ve

hendek olaylarının sona ermesinden sonra yaptığı suça konu 20 Ağustos 2016

tarihli paylaşımında yazdığı mesaj, örgüt mensuplarının silahlı fotoğrafının

görsel olarak kullanıldığı, örgütün cebir ve şiddet içeren eylemlerini meşru

gösteren ve teşvik eden ifadeler içerdiği anlaşılan ve PKK silahlı terör

örgütünce yayımlanan bir açıklamanın yer aldığı habere link vermesi, böylece

açıklamanın sahiplenilmesi, PKK terör örgütünün meşru gösterilmeye çalışılması

şeklindeki eyleminin bağlamı ve mahiyeti itibarıyla örgütün siyasi veya sosyal

etkinliğini artırmak, sesinin kitlelere duyurulmasını sağlamak, örgütün başa

çıkılması imkansız bir güç olduğu ve amacına ulaşabileceği kanaatini toplum

üzerinde oluşturmak, halkın örgüte sempatisini artırmak ve aktif desteğini

sağlamak amacı taşıdığı nazara alındığında sanığın savunmasına itibar edilmeyip

cezalandırılmasına karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.

Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin

Kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun

olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve

savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği,

özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve

çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve

Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımın kanuni bağlamda

şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanık müdafiinin temyiz

dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1.

maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle hükmün ONANMASINA...

oyçokluğuyla karar verildi."

21. Yargıtay kararının -istinaf mahkemesi kararının

bozulması gerektiğine ilişkin- karşıoy yazısının ilgili kısmı şöyledir:

"...Sonuç olarak;

1- Sanık Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun 24

Haziran 2018 tarihinde yapılan 27. Dönem milletvekili genel seçimlerinde

Kocaeli milletvekili olarak seçildiği, T.C Anayasası'nın 83/2. maddesinde

milletvekilleri yönünden ceza soruşturması ve kovuşturmasının hangi suretle

yapılabileceğine yönelik kuralları belirlediği, Buna göre; T.C Anayasası'nın

83/2. maddesinde 'Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir

milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez,

tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden

önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar

bu hükmün dışındadır...' şeklinde düzenlemeyi getirdiği, Sanık hakkında

düzenlenen iddianamenin düzenlenmesinde 'Terör Örgütü Propagandası Yapmak'

suçundan cezalandırılmasının talep edildiği, sanık hakkında milletvekili

seçimlerinden önce soruşturmaya başlanıldığı, iddianamenin tanzimi ile

kovuşturma aşamasına da geçildiği anlaşılmış ise de, yargılamaya konu suçlar

yönünden suç üstü halinden bahsedilmesinin mümkün bulunmaması ve sanığın

yargılandığı suçların T.C Anayasası'nın 14. maddesinde belirtilen 'Devletin

ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü bozmayı ve insan haklarına dayanan

demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan' suçlar içerisinde

yer almadığı, sanık hakkında yargılama devam ettiği, Bölge Adliye Mahkemesi

aşamasında ve Yargıtay 16. Ceza Dairesi temyiz incelemesi yaptığı sırada

milletvekilliğinin devam ettiği göz önüne alınarak, Kocaeli 2. Ağır Ceza

Mahkemesinin 2017/490 Esas sayılı dosya üzerinde T.C Anayasası'nın 83/2.

maddesinin 1. cümlesi uyarınca kovuşturma şartının ortadan kalktığı, 5271

sayılı CMK.nun 223/8. maddesinde '...soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması

şartı bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşırsa;

gerçekleşmesini beklemek üzere durma kararı verilir.' hükmü de dikkate alındığında

sanık hakkındaki CMK 223/8 maddesi gereğince kovuşturmanın yapılması şarta

bağlı tutulması nedeniyle Meclisin dokunulmazlığı kaldırma kararının

gerçekleşmesini beklemek üzere durma kararı verilmesi gerektiği,

2-Yargıtay 16. Ceza Dairesinin

14.03.2017 tarih ve 2016/7430 Esas, 2017/3637 Karar sayılı kararında; '...3713

sayılı Kanunun 7/2. fıkrasında tanımlanan terör örgütünün propagandasını yapma

suçunun unsurları 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı kanunun 8. maddesi ile

değiştirilerek 'Terör örgütünün, cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini

meşru gösterecek veya övecek şekilde' propagandasını yapmayı yaptırıma

bağlamıştır. Propaganda suçunun oluşması için; Terör örgütü ile ilgili bir

öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtma, benimsetme ya da yayma

amacıyla yapılmasının yanında terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren

yöntemlerini meşru göstermeli veya bu yöntemleri övmeli ya da bu yöntemlere

başvurmayı teşvik edecek şekilde yapılması gerekmektedir.' içtihatları

gereğince sanığa isnat edilen eylemin unsurlarının oluşması bakımından sanığın

suç kastının tespiti,

3-Kabule göre, sanığın eylemi TMK 7/2

değil, TMK 6/2 maddesinde düzenlenen 'Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya

tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere

başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya

yayınlayanlar...' şeklinde düzenlenen suç kapsamında kaldığı, mahkemenin

kabulüne göre sanığın TMK 7/2 değil, TMK 6/2. maddeye göre cezalandırılması

gerektiği göz önüne alınarak öncelikle usul yönünden ve esasa geçildiği

takdirde de suç vasfı ve suç unsurları yönünden kararın bozulması gerektiği

düşüncesinde olduğumuzdan çoğunluk görüşüne katılmamaktayız."

22. Başvurucu, Yargıtay kararından 19/2/2021 tarihinde

haberdar olduğunu belirterek 3/3/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuş ve

başvurusu 2021/7794 numaralı başvuru dosyasına kaydedilmiştir.

23. Hakkındaki mahkûmiyet kararının 17/3/2021 tarihinde

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda okunmasıyla başvurucunun

milletvekilliği düşmüştür.

24. Başvurucunun milletvekilliğinin düşmesi üzerine

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucu hakkındaki mahkûmiyet kararının

infazını başlatmış ve başvurucu 2/4/2021 tarihinde Sincan 2 No.lu F Tipi Yüksek

Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. Savcılık tarafından

düzenlenen müddetnameye göre başvurucunun koşullu salıverilme tarihi 13/2/2023,

hak ederek tahliye tarihi ise 29/9/2023'tür.

IV. İLGİLİ

HUKUK

A. Ulusal Hukuk

1. Mevzuat

25. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele

Kanunu'nun "Terör örgütleri" kenar başlıklı 7. maddesinin

ilgili kısmı şöyledir:

"(Değişik ikinci fıkra: 11/4/2013-6459/8 md.) Terör

örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya

övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını

yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır..."

2. Yüksek

Mahkeme Kararları

26. Anayasa'nın 14. maddesinin yorumuyla ilgili olarak

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15/10/2008 tarihli ve E.2008/6292, K.2008/11012

sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"... 3713 sayılı Terörle Mücadele

Kanunu'nun 'Terör Tanımı' başlıklı 1. maddesinde yer alan 'Terör; cebir ve

şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden

biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki,

sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle

bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını

tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele

geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini,

kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya

kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.'

biçimindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, 14. madde kapsamındaki suçları,

sadece 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 4. Kısım 4 ve 5. Bölümlerindeki

suçlarla sınırlamanın doğru olamayacağı,

... dolayısıyla iddianamede gösterilen

hukuki nitelendirmenin geçerli olduğu ve iddianamede anlatılan suçun da 'Yasa

dışı Örgüt Propagandası Yapmak' olduğu gözetildiğinde, sanığın eyleminin

Anayasanın 83/2. maddesi ikinci cümlesi yollamasıyla 14. madde kapsamında

değerlendirilmesi ve mahkemenin yargılamaya devam ederek sonucuna göre hüküm

kurması gerektiği gözetilmeden, ..."

27. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 28/1/2019 tarihli ve

E.2018/4803, K.2019/647 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"...

Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması

yasağına, 1982 Anayasasının 14. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ise 17.

maddelerinde yer verilmiştir. Anayasamızın 14/1. maddesinde 'Anayasada yer alan

hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez

bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti

ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.' şeklinde

temel ilkeyi ortaya koyduktan sonra, aksine davranışlara ilişkin müeyyidelere

mevzuatta yer verilmiştir. Nitekim seçimden önce bu madde kapsamında suç işleyen

milletvekili, Anayasanın 83/2 maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından

yararlanamayacaktır. Kanun koyucu, hangi suçların bu madde kapsamında olduğunu

tahdidi olarak saymamıştır. Kapsamı belirleme görevi uygulayıcıya aittir.

Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, Anayasal düzene ve bu düzenin

işleyişine karşı suçların bu kapsamda kaldığında kuşku yoktur...

...

Somut olayda; sanığın, herkese açık olan

sosyal medya hesabından iddianamede yer alan söz ve resimleri paylaştığı iddia

olunması karşısında bu eylemin sabit olması halinde, iddianamede unsurları

gösterilen halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme ve devletin kurum ve

organlarını alenen aşağılama suçlarının oluşabileceği, atılı silahlı terör

örgütünün propagandası suçunun unsurlarının oluşmayacağı değerlendirildiğinde,

sübut bulma ihtimali olan suçların Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14.

maddesinde örgörülen; 'Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri,

devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına

dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan

faaliyetler' kapsamında sayılmalarına yasal olanak bulunmamaktadır..."

28. Terör örgütü propagandası yapma suçuyla ilgili olarak

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 4/2/2008 tarihli ve E.2007/9370, K.2008/617 sayılı;

23/3/2012 tarihli ve E.2012/1746, K.2012/3869 sayılı; 6/6/2012 tarihli ve

E.2012/3935, K.2012/7390 sayılı; 17/10/2012 tarihli ve E.2010/8012,

K.2012/11648 sayılı; 1/11/2012 tarihli ve E.2011/5005, K.2012/77966 sayılı;

12/11/2012 tarihli ve E.2011/5895, K.2012/12886 sayılı; 7/2/2013 tarihli ve

E.2011/5809, K.2013/1743 sayılı; 16/12/2013 tarihli ve E.2013/647, K.2013/16150

sayılı; 16/12/2013 tarihli ve E.2012/6784, K.2013/16205 sayılı kararlarının

ilgili kısmı şöyledir:

"... Milletvekilliği Genel

Seçimlerinde milletvekili seçildiği anlaşılmış ise de; dosya kapsamına göre,

sanığa yüklenen ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olan suçun, Türkiye

Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesinde gösterilen

temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğindeki suçlardan olduğu,

yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında kalan bu suç bakımından

yargılamanın yürütülmesine ve temyiz incelemesine engel bir durumun

bulunmadığı...

[anlaşılmıştır.]"

29. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç

işleme suçuyla ilgili olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27/4/2016 tarihli ve

E.2015/8819, K.2016/2657 sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir:

"... Sanık hüküm tarihinden sonra

7/6/2015 tarihinde yapılan milletvekili genel seçiminde Şanlıurfa ilinden

milletvekili seçilmiş ise de yargılama konusu suçun niteliği itibariyle Türkiye

Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesinde öngörülen Devletin Ülkesi ve Milletiyle

Bölünmez Bütünlüğünü Bozmaya yönelik olduğu, seçimden önce soruşturmaya

başlanarak hüküm kurulduğu, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83.

maddesinin 2. fıkrası 2. cümlesi kapsamında ve yasama dokunulmazlığı dışında

kaldığı belirlenerek yapılan incelemede; ..."

30. Terör örgütüne üye olma suçuyla ilgili olarak

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24/12/2013 tarihli ve E.2013/2670, K.2013/16582

sayılı; 24/12/2013 tarihli ve E.2012/10057, K.2013/16583 sayılı kararlarının

ilgili kısmı şöyledir:

"... Milletvekilliği Genel

Seçimlerinde milletvekili seçildiği anlaşılmış ise de; dosya kapsamına göre,

sanığa yüklenen ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olan suçun, Türkiye

Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesinde

gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğindeki

suçlardan olduğu, yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında kalan bu suç

bakımından yargılamanın yürütülmesine ve temyiz incelemesine engel bir durumun

bulunmadığı...

[anlaşılmıştır.]"

31. Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti

Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen

engellemeye teşebbüs suçuyla ilgili olarak Yargıtay 9. Ceza Dairesinin

9/10/2013 tarihli ve E.2013/9110, K.2013/12351 sayılı kararının ilgili kısmı

şöyledir:

"... Milletvekilliği Genel

Seçiminde İstanbul ilinden milletvekili seçildiği anlaşılmış ise de; dosya

kapsamına göre; sanığa yüklenen ve seçimden önce de soruşturmasına başlanılmış

olan suçun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve

14/2. maddesinde gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması

niteliğindeki suçlardan olduğu, yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında

kalan bu suç bakımından kovuşturma yapılmasına engel bir durumun bulunmadığı... [anlaşılmıştır.]"

32. 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri

Yürüyüşleri Kanunu'na aykırılık suçuyla ilgili olarak Yargıtay 9. Ceza

Dairesinin 16/12/2012 tarihli ve E.2012/8209, K.2012/16000 sayılı kararının

ilgili kısmı şöyledir:

"... sanıklara atılı ve seçimden önce

işlenen suçun, işleniş şekli ve niteliği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti

Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesi kapsamında kalan

suçlardan olmadığı, sanıkların hüküm tarihinden sonra 12 Haziran 2011 tarihinde

yapılan 24. dönem Milletvekili Genel Seçiminde milletvekili seçildikleri

anlaşıldığından, sanıklar hakkında yasama dokunulmazlığı nedeniyle Anayasanın

83/2. maddesi uyarınca işlem yapılmasının gerekmesi ..."

33. Yargıtay; 2911 sayılı Kanun'a aykırılık (Yargıtay 9.

Ceza Dairesinin 16/12/2012 tarihli ve E.2012/8209, K.2013/16000 sayılı;

11/9/2014 tarihli ve E.2013/11051, K.2014/8994 sayılı kararları), suç işlemeye

tahrik (Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 9/9/2019 tarihli ve E.2018/4806,

K.2019/5116 sayılı kararı), 21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat

Varlıklarını Koruma Kanunu'na aykırılık (Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 5/7/2018

tarihli ve E.2016/2482, K.2018/7585 sayılı kararı), hakaret (Yargıtay 12. Ceza

Dairesinin 11/9/2012 tarihli ve E.2012/20471, K.2012/18227 sayılı; Yargıtay 18.

Ceza Dairesinin 19/9/2018 tarihli ve E.2016/5134, K.2018/11428 sayılı

kararları) ve yaralama (Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 12/3/2018 tarihli ve

E.2017/4047, K.2018/4207 sayılı kararı) suçlarının Anayasa'nın 14. maddesi

kapsamında olmadığını belirtmiştir.

B. Uluslararası

Hukuk

1. Avrupa

Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi

34. 16/5/2005 tarihli Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi

Sözleşmesi'nin (Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi) giriş bölümünde aşağıdaki

ifadeler yer almaktadır:

"Avrupa Konseyi'nin üye devletleri

ve imzacılar olarak;

Terörizmi önlemek için etkin önlemler

almayı ve özellikle, terör suçlarını işlemeyi alenen tahrike, terörist saflara

katmaya ve eğitime karşı mukabelede bulunmayı arzu ederek;

...

Bu Sözleşmenin mevcut ifade özgürlüğü ve

örgütlenme özgürlüğüne ilişkin ilkeleri değiştirme niyetinde olmadığını kabul

ederek;

Terörist eylemlerin doğası veya

koşulların gereği olarak, halkı sindirmek veya bir hükümeti veya uluslararası

örgütü bir eylemi yerine getirmeye veya yerine getirmekten kaçınmaya haksız

olarak zorlamak veya bir ülkeyi veya uluslararası bir örgütü ciddi biçimde

istikrarsız hale getirmek veya temel siyasal, anayasal, ekonomik ve toplumsal

yapılarını yıkmak amacını güttüklerini hatırda bulundurarak;

Aşağıdaki hususlarda

anlaşmışlardır."

35. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin "Terminoloji"

kenar başlıklı 1. maddesinin (1) numaralı fıkrası şu şekildedir:

"(1) Bu

Sözleşmenin amaçları açısından, 'terör suçu' Ek'te sıralanan antlaşmalardan

birinin kapsamına giren ve bu antlaşmalarda tanımlanan suçlar anlamına

gelir."

36. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin "Terör

suçunun işlenmesine alenen teşvik" kenar başlıklı 5. maddesi şu

şekildedir:

"1)

Bu Sözleşmenin amaçları açısından, 'bir terör eylemini işlemeye alenen teşvik',

terör suçunun işlenmesini kışkırtmak niyetiyle, böyle bir eylemin dolaylı olsun

veya olmasın terör suçlarını savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi

tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılması veya başka bir şekilde

erişilebilir hale getirilmesi anlamına gelir.

2) Her bir taraf, 1. paragrafta

tanımlandığı şekilde, yasadışı olarak ve kasten işlendiği durumlarda, terörizm

suçunu işlemeyi alenen teşviki ulusal mevzuatı açısından cezai suç olarak ihdas

etmek üzere gerekli olabilecek tedbirleri alacaktır."

37. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin "Terörist

saflara katma" kenar başlıklı 6. maddesi şu şekildedir:

"1) Bu Sözleşmenin amaçları

açısından, 'terörist saflara katma' bir başka kişiyi terörist bir eylemi

işlemeye veya bu eylemin işlenmesine katılmaya veya bir veya daha fazla suçun

bir dernek veya grup tarafından işlenmesine katkıda bulunmak amacıyla bir

dernek veya gruba katılmaya teşvik etmek anlamına gelmektedir.

2) Her bir taraf, 1. paragrafta

tanımlandığı şekilde, yasadışı olarak ve kasten bir suç işlendiği durumda,

terörist saflara katmayı ulusal mevzuatı açısından cezai suç olarak ihdas etmek

üzere gerekli olabilecek tedbirleri alacaktır."

38. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin "Terör

suçunun işlenip işlenmemesi arasında fark bulunmaması" kenar başlıklı

8. maddesi şu şekildedir:

"Bir eylemin Sözleşmenin 5 ila 7.

maddelerinde belirtilen suçlardan birini teşkil etmesi için, bu eylemin bilfiil

gerçekleşmiş olması gerekmeyecektir."

39. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin "Koşullar

ve güvenceler" kenar başlıklı 12. maddesi şu şekildedir:

"l) Her bir Taraf, İnsan Hakları ve

Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Sözleşme, Uluslararası Medeni ve Siyasi

Haklar Sözleşmesi ve uluslararası hukuk uyarınca diğer yükümlülüklerinde yer

aldığı şekilde ve o Tarafa uygulanabildiği durumlarda, insan hakları

yükümlülüklerine, özellikle ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve din

özgürlüğüne saygı göstererek bu Sözleşmenin 5 ila 7 ve 9. maddelerde yer alan

konuların suç haline getirilmesinin ihdasını, uygulanmasını ve yerine

getirilmesini sağlayacaktır.

2) Bu Sözleşmenin 5 ila 7 ve 9.

maddelerde yer alan konuların suç haline getirilmesinin ihdası, uygulanması ve

yerine getirilmesinde ayrıca, izlenen meşru amaçlar ve demokratik toplum

açısından gereklilik göz önünde bulundurularak orantılılık ilkesine bağlı

kalınacak ve her türlü keyfilik, ayrımcılık veya ırkçı muamele dışında

tutulacaktır."

40. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin açıklayıcı

raporunda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik

oluşturacak mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesi'ne (AİHS/Sözleşme) uygun olduğu hatırlatılmıştır (açıklayıcı raporda

bkz. § 91). Açıklayıcı raporda, daha sonra terör suçlarının işlenmesine dolaylı

teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin

önemine değinilmiştir:

"95. Bu hükmü [Terör Suçunun

İşlenmesine Alenen Tahrik (Madde 5)] kaleme alırken, CODEXTER [Sözleşme’nin

uygulanmasının değerlendirmesi mekanizması olan Terörizmle Mücadelede Uzmanlar

Komitesi], Parlamenter Asamblenin (Görüş no. 255 (2005), paragraf 3 vii ve

devamı) ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin (doküman BcommDH (2005) 1,

paragraf 30 sonu) bu hükmün, terör şiddetine dolaylı tahrik oluşturabilecek

'bir eylemin failini öven mesajları veya mağdurların aşağılanması, terörist

örgütlere mali kaynak isteyen veya diğer benzeri davranışları' kapsayabileceği

hususundaki görüşlerini dikkate almıştır.

96. Daha kazuistik olana göre bu hüküm

daha genel nitelikte bir formül kullanmakta ve Tarafların terör suçlarını

savunan mesajların yayılmasını veya farklı bir şekilde kamuya sunulmasını

cezalandırmasını gerektirmektedir. Bu hükmün uygulanması bakımından, bunun

doğrudan veya dolaylı yollardan yapılıp yapılmadığı önem taşımamaktadır.

97. Doğrudan tahrik, çoğu hukuk

sisteminde bir şekilde suç teşkil ettiğinden özel bir soruna yol açmamaktadır.

Dolaylı tahriki bir suç haline getirmenin amacı uluslararası hukukta veya

eylemde mevcut olan boşluğu bu alanda hükümler ekleyerek telafi etmektir.

98. Bu hüküm, suçun tanımı ve uygulaması

bakımından Taraflara belirli miktarda takdir yetkisi tanımaktadır. Örneğin, bir

terör suçunu gerekli ve haklı göstermek dolaylı teşvik suçunu oluşturabilir.

99. Ancak, uygulanmasında iki şartın

karşılanmasını gerektirmektedir: ilk olarak, bir terör suçunun işlenmesi

hususunda özel bir kastın varlığı gerekir, aşağıda verilen 2. paragraftaki

diğer bir gerekliliğe göre de tahrik hukuka aykırı bir şekilde ve kasten

işlenmelidir.

100. İkinci olarak, böyle bir eylemin

sonucu, bu tip bir suçun işlenmesi tehlikesine neden olmalıdır. Böyle bir

tehlikeye neden olup olmadığı değerlendirilirken, yazarın ve mesajın

muhatabının niteliği yanında suçun hangi bağlamda işlendiği AİHM’nin oluşturduğu

içtihat anlamında dikkate alınacaktır. Tehlikenin önemi ve inandırıcılığı iç

hukukun gereklerine uygun olarak ele alınmalıdır.

…

104. Kamuya bir mesajın sunulması için,

çeşitli araçlar ve teknikler kullanılabilir. Örneğin, basılı yayınlar veya diğerlerinin

erişebileceği yerlerde yapılan konuşmalar, kitle iletişim araçları veya

elektronik imkânların, özellikle, mesajların e-posta ile yayılması veya sohbet

odalarında, haber grupları veya tartışma ortamında materyallerin değişimi gibi

imkânları sunan internetin kullanımı.

105. AİHM içtihatları ilave rehberlik

sunmaktadır. Bu bağlamda, CODEXTER (doküman CODEXTER (2004)19) için hazırlanan

AİHM’nin ilgili içtihatlarının derlemesine müracaat edilmelidir."

2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İçtihadı

41. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Sürek ve

Özdemir/Türkiye ([BD], B. No: 23927/94 ve 24277/94, 8/7/1999) kararına konu

olayda başvurucuların PKK liderlerinden biriyle yapılan bir röportajı ve dört

örgütün ortak bildirisini yayımlamaları nedeniyle terörist örgütlerin

bildirilerini yayımlama ve bölücü propaganda yapma suçlarından mahkûm

edilmelerinin başvurucuların ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir.

AİHM kararının ilgili kısmı şöyledir:

"61. … Mahkeme ilk olarak, söz

konusu ropörtajların yasa dışı bir örgütün bir üyesiyle yapılmış olması

gerçeğinin başvuranların ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahaleyi haklı

göstermeyeceğine dikkat çeker; ayrıca ropörtajların içerisinde resmi politikaya

karşı getirilen ağır eleştiriler vardır ve Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan

rahatsızlıkların kaynağı ve sorumluluğuna ilişkin olarak tek taraflı bir

yaklaşım benimsenmektedir. Röportajlarda kullanılan kelimelerden mesajın

uzlaşmazlık olduğu ve PKK’nın hedefleri garantiye alınmadıkça yetkililerle anlaşma

olmayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Ancak metinler bir bütün olarak ele

alındığında kin ve düşmanlığa tahrik ettiği söylenemez. Mahkeme, ropörtajların

bu şekilde yorumlanabilecek bölümleri üzerinde dikkatle durmuştur. Ancak

Mahkemeye göre, 'Bizden topraklarımızdan çıkmamız istenirse, bunu hiçbir zaman

kabul etmeyeceğimiz bilinmelidir' veya 'Bizim tarafımızda tek bir kişi kalana

kadar savaş devam edecek' veya 'Türkiye Devleti bizi topraklarımızdan atmak

istiyor. İnsanları köylerinden çıkarıyor' veya 'Bizi yok etmek istiyorlar' gibi

ifadeler, karşı tarafın amaçlarına ulaşma kararlılığının ve bu açıdan

liderlerinin gösterdiği tavırların bir yansımasıdır. Bu açıdan bakıldığında,

ropörtajlar Türkiye’nin güneydoğusundaki resmi politikaya muhalefetin ardındaki

itici güçlerin psikolojisine ilişkin olarak kamuoyunu aydınlatmak ve bu

ihtilafta yer alan çıkarları değerlendirmek açısından haber niteliği

taşımaktadır. Mahkeme, doğal olarak, yetkililerin bölgedeki güvenlik durumunu

kötüleştirebilecek kelimeler ve eylemler üzerinde önemle duracağının

farkındadır, çünkü bu bölge yaklaşık 1985 yılından beri çok sayıda kişinin

hayatını kaybetmesi ve bölgede olağanüstü halin kurulmasıyla sonuçlanan ve PKK

üyeleriyle güvenlik güçleri arasında meydana gelen rahatsız edici durumlarla

karşı karşıya kalmıştır. Mahkemeye göre, anılan davada yerel yetkililerin

Türkiye’nin güneydoğusunda süregelen durumla ilgili olarak halkı farklı bir

perspektiften, bu perspektif her ne kadar hoş olmasa da, bilgilendirmeleri

hususunda gereken dikkati göstermedikleri görüşündedir. Daha önce de

belirtildiği üzere, ropörtajlarda ifade edilen görüşler, şiddete tahrik olarak

değerlendirilemez; şiddete tahrik etmeye meyilli olarak da yorumlanamaz.

Mahkemenin görüşüne göre, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından

başvuranları suçlamak ve cezalandırmak adına gösterilen sebepler, ilgili

olsalar da, başvuranların ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahaleleri haklı

göstermek için yeterli olarak değerlendirilemez. Bu karar, başvuranların 1991

tarihli Yasa’nın 6. Maddesi kapsamında, ortak bildirinin yayınlanmasına ilişkin

olarak, mahkum edilmeleri için de geçerlidir çünkü Mahkemeye göre metnin içinde

şiddete tahrik etme olarak yorumlanacak herhangi bir husus yoktur.

62. Mahkeme, ayrıca, Sn. Sürek’in ağır para

cezasına ve Sn. Özdemir’in ise hem para cezasına hem de altı ay hapis cezasına

çarptırıldığını ifade etmiştir. Söz konusu yayınların yer aldığı derginin tüm

kopyaları yetkililer tarafından toplatılmıştır. Bu bağlamda Mahkeme, verilen

cezaların ağırlığının yapılan müdahalenin oranı değerlendirilirken göz önüne

alınması gereken faktörler olduğuna dikkat çeker.

63. Mahkeme, medya mensupları tarafından

ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına eşlik eden 'görev ve sorumlulukların'

ihtilaflı ve gergin ortamlarda özel önem taşıdığını vurgular. Bu yüzden de

Devlete karşı şiddet kullanma yoluna giden örgüt temsilcilerinin görüşleri

yayınlanırken medya, şiddeti tahrik eden ve kin güden konuşmaların yapıldığı

bir araç olarak görülmesin diye, daha fazla özen gösterilmelidir. Aynı zamanda,

bu tür görüşler böyle sınıflandırılamayacağı için, Sözleşmeci Devletler, ceza

hukukunun ağırlığını medya üzerine taşıyarak, toprak bütünlüğü veya ulusal

güvenliğin korunmasının veya suç ve asayişsizliğin önlenmesinin halkın bu hususlarda

haber alma hakkını kısıtladığını ifade edemezler.

64. Yukarıda bahsedilen görüşlerin

ışığında Mahkeme, başvurucuların suçlanmasının ve cezalandırılmasının izlenen

amaçla orantılı olmadığı, bu yüzden de demokratik bir toplumda gerekli olmadığı

kararına varmıştır. Bu sebepten dolayı da Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali söz

konusudur."

42. AİHM; Nedim Şener/Türkiye (B. No: 38270/11,

8/7/2014) kararında başvurucunun iki kitabın yazımına katkıda bulunduğu

gerekçesiyle terör örgütüne üye olma suçundan açılan ceza soruşturması

çerçevesinde bir yıldan daha fazla bir zaman boyunca tutuklu olarak kaldığını,

dolayısıyla başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından koruma altına

alınan ifade özgürlüğünün kullanımına bir müdahale olduğunu değerlendirmiş ve şu

tespitlerde bulunmuştur:

"115. Demokratik toplum kavramının

tam kalbinde bulunan siyasi tartışmaların serbestliği ilkesi aynı zamanda,

kamuya açık olarak ifade edilen görüşleri terör eylemleri yapmayı veya şiddete

başvurmayı övücü şekilde olmadığı sürece yasaklanan örgütlerin de görüşlerini

serbestçe açıklayabilmelerini gerektirmektedir: Kamuoyu, bir çatışma veya

gerilim halinin farklı şekillerde yorumlanması hakkında bilgi edinme hakkına

sahiptir; bu bağlamda yetkililer, kendi çekinceleri her ne olursa olsun, bütün

tarafların görüşlerini açıklamalarına imkân tanımak zorundadır. Yasaklanmış bir

örgütün yayınlarının şiddete başvurmayı teşvik etme riski taşıyıp taşımadığını

değerlendirebilmek için, öncelikle söz konusu yayının Mahkemenin içtihatları

anlamında içeriği ve hangi bağlamda yayınlandığı dikkate alınmalıdır (aynı

yönde bk. Gözel ve Özer/Türkiye, No. 43453/04 et 31098/05, par. 56, 6 Temmuz

2010).

116. Bu bağlamda, açıklanan görüşler

şiddeti teşvik etmiyorsa bir başka ifadeyle, söz konusu görüşler şiddet

yollarına başvurmayı veya kanlı eylemleri tavsiye etmiyorsa taraftarlarının

hedeflerini gerçekleştirmek için terör eylemleri yapılmasını haklı

göstermiyorsa ve yine belli kişilere karşı derin ve akıl dışı bir kin saikiyle

şiddet yoluna başvurmayı teşvik edecek şekilde yorumlanamıyorsa sözleşmeci

devletler, 10. maddenin 2. fıkrasında sayılan amaçları, yani ulusal güvenliğin,

toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması

ve suç işlenmesinin önlenmesi amaçlarını ileri sürerek bile kamuoyunun bu

görüşleri öğrenme hakkını kısıtlayamaz (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No.

24762/94, par. 60, 8 Temmuz 1999).

117. Mahkeme, denetleme yetkisini

kullanırken, ihtilaf konusu müdahaleyi davanın tamamının ışığı altında

incelemelidir. Bu incelemede, başvurana atfedilen sözlerin içeriği yanında,

hangi bağlamda bunları kullandığı ve bu sözlerin gerçek etkilerinin neler

olduğu dikkate alınmaktadır. Şiddet eylemlerine yol açma ihtimali olmayan ve

davanın gerçek koşulları dikkate alındığında, soyut bir şekilde ifade

edildiğinde, şiddete başvurmayı teşvik etme ihtimali olmayan söylemleri

demokratik bir toplumda cezalandırmak gereği yoktur (aynı yönde bk. Gül ve

diğerleri/Türkiye, No. 4870/02, par. 41 ve 42, 8 Haziran 2010)."

43. AİHM; daha önce yargı kararlarıyla terör örgütü

olduğu tespit edilmiş bir örgütün bildiri ve açıklamalarını yayımladığı için

suçlanıp mahkûm edilen dergi editörü, yazı işleri müdürü ve sahiplerinin

başvurularıyla ilgili kararlarında, yazılarda şiddet kullanımının, silahlı

direniş veya ayaklanmanın teşvik edilmediği ve kin güden bir söylem

içermediğini belirten gerekçelerle Türkiye aleyhine ihlal kararları vermiştir

(diğerleri arasında bkz. Çapan/Türkiye, B. No: 71978/01, 25/7/2006; Gözel

ve Özer/Türkiye, B. No: 43453/04, 31098/05, 6/7/2010; Kanat ve

Bozan/Türkiye, B. No: 13799/04, 21/10/2008; İmza/Türkiye, B. No:

24748/03, 20/1/2009).

44. Ulusal ve uluslararası hukuka ilişkin daha fazla

kaynak için bkz. Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri [GK], B. No:

2018/17635, 26/7/2019, §§ 46-59; Meki Katar [GK], B. No: 2015/4916,

3/10/2019, §§ 18-35; Sırrı Süreyya Önder [GK], B. No: 2018/38143,

3/10/2019, §§ 23-39.

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

45. Mahkemenin 1/7/2021 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Seçilme ve

Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

46. Başvurucu, dava devam ederken milletvekili seçildiği

hâlde Anayasa'nın 83. maddesi uyarınca dokunulmazlıktan yararlandırılmayıp

hakkında durma kararı verilmemesini şikâyet etmiştir. Başvurucunun bu başlık

altındaki değerlendirmeleri özet olarak şöyledir:

i. Yasama dokunulmazlığından yararlandırılmamasının

sebebi Yargıtayın Anayasa'nın 83. maddesinin yollama yaptığı 14. maddeye ilişkin

öngörülebilir olmayan yorumudur. Anayasa'nın 14. maddesi de öngörülebilir bir

hukuk kuralı değildir. Başvuru konusu Yargıtay kararında da 14. maddeye ilişkin

içtihatta fikir birliğinin sağlanamadığı ifade edilmiştir.

ii. Anayasa'nın 83. maddesi ile Anayasa'nın 14. maddesi

beraber okunmalıdır. Anayasa'nın 83. maddesinde Anayasa'nın 14. maddesindeki durumların

hükmün dışında olduğu ifade edilmiştir. Oysa yasama dokunulmazlığı ceza

muhakemesiyle ve suçlarla ilgili olmasına karşın Anayasa'nın 14. maddesinde

herhangi bir suçtan söz edilmemektedir.

iii. Anayasa'nın 14. maddesinde geçen kavramların birçoğu

belirsiz olup tanımlanmaları çok güç olduğundan 83. maddenin ikinci fıkrasının

atıf yaptığı durumların neler olduğu yorum yolu ile de belirlenemez. Kıyas

yoluyla, ceza yasalarında düzenlenmiş suçlardan bazılarının 14. maddede yer

alan kavramlara tekabül ettiği ileri sürülse bile ceza hukukunda kıyas yasağı

bulunmaktadır. Dolayısıyla 14. maddeye dayalı istisna uygulamaları her durumda

yasal dayanaktan yoksundur.

iv. Anayasa'nın 14. maddesinde 2001 yılında yapılan

değişikliklerle hakkın kötüye kullanımı "faaliyetler" ile

sınırlandırılmıştır. Bu değişikliğin gerekçesinde de fikir ve düşüncelerin

değil eylemlerin kötüye kullanma olarak nitelenmesinin amaçlandığı

belirtilmiştir. Terör örgütünün propagandasını yapma suçu düşünce açıklamasını

suç hâline getirdiğinden Anayasa'nın 14. maddesinde belirtilen "faaliyetler"

kavramı kapsamına girmez. Doktrindeki yaygın bir görüşün aksine propaganda

suçunun faaliyet kapsamında değerlendirilmesi de öngörülemez niteliktedir.

v. AİHM'e göre mahkemeler içtihatlarında ani ve

öngörülemez bir değişikliğe gittikleri yahut yasayı yanlış bir biçimde

genişleterek uyguladıkları takdirde kanunun öngörülebilirliği ölçütü

karşılanmış olmaz. Başvuru konusu Yargıtay kararı bazı içtihatlarla

desteklenmeye çalışılmış ise de bahsi geçen AİHM ve Anayasa Mahkemesi

kararlarının konu ile hiçbir ilgisi bulunmadığı gibi söz konusu kararlar,

Yargıtay kararında iddia edilenin tam tersi saptamalar içermektedir. Yargıtay

kararında dayanılan Anayasa Mahkemesinin 29/1/2008 tarihli kararında düşünce

açıklamalarının Anayasa'nın 14. maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak kabul

edilebileceği ancak her düşünce açıklamasının değil demokratik yaşam için doğrudan

açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu

değerlendirilmiştir. Anılan Anayasa Mahkemesi kararı, milletvekili

dokunulmazlığı ile hatta ceza hukuku ile ilgili değildir. Bahsi geçen karar bir

parti kapatma davasında verilen bir karardır. Bu davada Anayasa Mahkemesi,

Yargıtayın iddiasının tersine ifade özgürlüğünün geniş bir şekilde yorumlanması

gerektiğini vurgulamıştır.

vi. Somut olayda milletvekili seçilmiş olmasına rağmen

Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay, Anayasa'nın 83/2. maddesine dayanarak

başvurucunun işlediği iddia edilen suçun Anayasa'nın 14. maddesi kapsamında

kaldığı gerekçesiyle yargılamasına devam etmiştir. Ancak bu yasal çerçeve

öngörülebilir olmadığı gibi ilgili yargısal içtihatlar bu iddiayı desteklememektedir.

vii. Anayasa Mahkemesi Kadri Enis Berberoğlu (2)

([GK], B. No: 2018/30030, 17/9/2020) kararında seçilmiş milletvekilinin yasama

faaliyetine katılmasına yönelik müdahalelerin Anayasa'nın 67. maddesinin

ihlaline neden olacağını ifade etmiştir. Eldeki başvuruda da milletvekillerinin

yasama işlevlerine müdahale edilmesini önlemek amacıyla tanınmış bulunan yasama

dokunulmazlığına müdahale edilerek Anayasa'nın 67. maddesi ihlal edilmiştir.

viii. Başvurucu; bir milletvekili ve insan hakları

savunucusu olarak parlamento içinde ve dışında kaçırma, çıplak arama, işkence

vb. ağır insan hakları ihlallerini dile getirmesi nedeniyle iktidarın hedefi

hâline gelmiştir. Başvurucunun hakkındaki ceza mahkûmiyetinin bu ortamda

hukukun bütün ilkelerinin yok sayılarak onanmasının siyasi bir amaç taşıdığı

açıktır. Bu nedenle başvurucunun siyasi faaliyette bulunma hakları siyasi

amaçla müdahale edilmek suretiyle ihlal edilmiştir.

47. Bakanlık görüşünde;

i. Anayasa'nın 67. maddesindeki seçme, seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkının AİHS’e ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinde yer

alan seçim hakkına nazaran daha geniş düzenlendiği ifade edilmiştir.

Anayasa'daki düzenlemenin aksine AİHS’e ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin

devlete seçme ve seçilme hakkının yanında siyasi faaliyette bulunma hakkını

sağlama şeklinde açıkça bir yükümlülük yüklememesi nedeniyle başvurucunun

şikâyetinin Anayasa ile korunan bir hak (siyasi faaliyette bulunma hakkı)

kapsamında kalmasına rağmen AİHS ile korunan bir hak kapsamında kalıp kalmadığının

konu bakımından yetki değerlendirmesi yapılırken dikkate alınması gerektiği

belirtilmiştir.

ii. Somut olayda başvurucunun hakkındaki ceza davası

devam ederken yasama organı seçimlerine girdiği, milletvekili olarak seçildiği,

bu görevine başladığı ve milletvekilli olmaktan kaynaklanan tüm hak ve

imkânlardan yararlandığı, bu bağlamda başvurucunun seçilme hakkının

engellendiğine ilişkin herhangi bir iddiasının bulunmadığı vurgulanmıştır. Bir

milletvekili hakkında soruşturma açılması veya yargılama yapılmasının onun

parlamento çalışmalarına katılmasına herhangi bir engel niteliği taşımadığı,

başvurucunun da hakkında yürütülen ceza davası nedeniyle siyasi faaliyetlere

katılamadığına veya bu hakkının engellendiğine ilişkin herhangi bir iddiaya

başvuru formlarında yer vermediği ifade edilmiştir.

iii. Anayasa'nın 14. maddesinde belirlenen temel ilkelere

aykırılık içeren suçların neler olduğunun sayılmadığı ve bu durumun

uygulayıcılara yani soruşturma ve kovuşturma makamlarına bırakıldığı

belirtilmiştir. Her ne kadar bu durum uygulamaya bırakılmışsa da devletin ülke

bütünlüğü aleyhine veya Anayasa'nın öngördüğü siyasi düzeni değiştirmeye

yönelik suçların bu kapsamda değerlendirilmesi gerekeceğinin doktrin tarafından

kabul edildiği ifade edilmiştir.

iv. Derece mahkemelerince, başvurucuya isnat edilen terör

örgütünün propagandasını yapma suçunun milletvekili seçilmeden önce

soruşturmasına başlandığının ve Anayasa'nın 14. maddesinde belirtilen temel

ilkelere aykırılık içeren suçlardan olduğunun tespit edildiği belirtilmiş; söz

konusu uygulamanın Anayasa'nın ilgili hükümlerine uygun olduğu ve çatışan

haklar arasında adil denge gözetilerek karar verildiği vurgulanmıştır.

48. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında,

hakkındaki mahkûmiyet kararının istinaf mahkemesince onaylanmasından sonra

temyiz yolu kapalı olmasına rağmen Mecliste okunmadığını, yaklaşık on ay

beklendiğini ve yapılan kanun değişikliği sonucu temyiz yolunun açılmasıyla

birlikte Yargıtayın verdiği onama kararından çok kısa bir süre sonra Mecliste

okunduğunu ifade ederek bu keyfîliğin ve hükmün hangi şartlarda Meclis

tarafından okunacağının da öngörülebilir olmadığını ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

49. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, § 16). Başvurucunun bu

başlık altındaki şikâyetlerinin "Anayasa'nın Temel hak ve hürriyetlerin

kötüye kullanılamaması" kenar başlıklı 14. ve "Yasama

dokunulmazlığı" kenar başlıklı 83. maddesinin ışığında ve bir bütün

olarak Anayasa'nın 67. maddesinde koruma altında bulunan seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

50. Anayasa'nın "Seçme, seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakları" kenar başlıklı 67. maddesinin birinci

fıkrasının ilgili kısmı ve dördüncü fıkrası şöyledir:

"Vatandaşlar, kanunda gösterilen

şartlara uygun olarak ... seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti

içinde siyasi faaliyette bulunma ... hakkına sahiptir.

Bu hakların kullanılması kanunla

düzenlenir."

51. Anayasa'nın "Temel hak ve

hürriyetlerin kötüye kullanılamaması" kenar başlıklı 14. maddesi

şöyledir:

"(Değişik: 3/10/2001-4709/3 md.)

Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden

hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan

haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan

faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete

veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini

veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan

bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette

bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir."

52. Anayasa'nın "Milletin temsili" kenar

başlıklı 80. maddesi şöyledir:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi

üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti

temsil ederler."

53. Anayasa'nın "Yasama dokunulmazlığı"

kenar başlıklı 83. maddesi şöyledir:

"Türkiye Büyük Millet Meclisi

üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri

düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka

bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan

sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç

işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz,

sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü

hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14

üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam

durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek

zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi

hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine

getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince

zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında

soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına

bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi

parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar

alınamaz."

54. Anayasa'nın "İptal istemi" kenar başlıklı

85. maddesi şöyledir:

"Yasama dokunulmazlığının

kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine 84 üncü maddenin birinci,

üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması hallerinde, Meclis

Genel Kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde ilgili

milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın, Anayasaya, kanuna veya

İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir.

Anayasa Mahkemesi, iptal istemini onbeş gün içerisinde kesin karara

bağlar."

a. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

55. Bakanlık; AİHS’e ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinde

devlete seçme ve seçilme hakkının yanında siyasi faaliyette bulunma hakkını

sağlama şeklinde bir yükümlülük yüklenmediğini, bu nedenle Anayasa Mahkemesinin

konu bakımından yetkili olmadığını ileri sürmüştür.

56. Anayasa'nın 67. maddesinde; seçme, seçilme ve

bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkı

güvence altına alınmıştır. Çoğulcu demokratik rejimlerin vazgeçilmez unsurları

olarak kabul edilen siyasi partiler millî iradenin oluşumu, anayasal rejimin

işleyişi ve siyasal düzenin varlığı için belirleyici rol oynayan kuruluşlardır.

Parlamenter demokraside halk ile yönetim arasındaki bağlantıyı ve parlamentonun

siyasi meşruiyetini, demokratik usul ve esaslara göre belirlenen seçimler

aracılığıyla halkın temsilcisi olarak seçilen milletvekilleri gerçekleştirir (Mustafa

Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 127; Sebahat Tuncel (2),

B. No: 2014/1440, 26/2/2015, § 39). Bu sebeple seçimler ve siyasi haklar,

Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik devletin vazgeçilmez

unsurlarıdır (AYM, E.2002/38, K.2002/89, 8/10/2002; Sebahat Tuncel, B.

No: 2012/1051, 20/2/2014, § 65; Kadri Enis Berberoğlu (2), § 56).

57. Siyasi haklar seçimlerde oy kullanma, aday olma ve

seçilme haklarının yanında siyasi faaliyette bulunma hakkını da kapsar.

Anayasa'nın 67. maddesinin birinci ve ikinci fıkrasında yer alan haklar

demokrasiyi hayata geçirme hedefi ile doğrudan bağlantılıdır (Mustafa Ali

Balbay, § 110; Mustafa Hamarat [GK], B. No: 2015/19496, 17/1/2019, §

45; Ömer Faruk Eminağaoğlu, B. No: 2015/7352, 26/9/2019, § 52; Kadri

Enis Berberoğlu (2), § 57).

58. Yasama yetkisinin sahibi olan parlamento ve onun

mensubu olan milletvekilleri anayasal sınırlar içinde toplumda var olan farklı

siyasi görüşlerin temsilcileridir. Serbest seçimlerle halk adına karar alma

yetkisi verilen milletvekillerinin asli görev alanı parlamento faaliyetleri

olup bunların parlamentodaki görevlerini yürütmeleri, üstün kamusal yarar ve önem

içermektedir (Mustafa Ali Balbay, § 128; Sebahat Tuncel (2), §

41; Kadri Enis Berberoğlu (2), § 58).

59. Yukarıdaki değerlendirmeleri gözönüne alan Anayasa

Mahkemesi daha önce verdiği kararlarda seçilme hakkının sadece seçimlerde aday

olma hakkını değil aynı zamanda ilgilinin seçildikten sonra milletvekili

sıfatıyla temsil yetkisini fiilen kullanabilmesini de kapsadığını kabul

etmiştir. Bu nedenle seçilmiş milletvekillerinin yasama faaliyetine katılmasına

yönelik sınırlamalar onların seçilme haklarına ve dolayısıyla siyasi faaliyette

bulunma hakkına yönelik birer müdahale teşkil eder. Böylelikle

milletvekillerinin yasama faaliyetine katılmasına yönelik müdahaleler Anayasa

Mahkemesinin konu bakımından inceleme alanına girer (Mustafa Ali Balbay,

§§ 125-134; Sebahat Tuncel, §§ 63-71; Kadri Enis Berberoğlu (2),

§§ 56-60).

60. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine

ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Genel Olarak

Yasama Dokunulmazlığı

61. Kamu otoritelerinin kanuna dayalı olarak ve anayasal

açıdan meşru birtakım amaçlarla siyasi faaliyetlere çeşitli sınırlamalar

getirmesi mümkündür. Ancak milletvekillerinin yasama faaliyetleri Anayasa'da

özel olarak koruma altına alınmıştır. Anayasa koyucu bu hükümlerle halkın

siyasi iradesinin engellenmemesini ve hakkın özünün etkisiz hâle

getirilmemesini hedeflemiştir (Kadri Enis Berberoğlu (2), § 60; Mustafa

Ali Balbay, § 129; Sebahat Tuncel (2), § 42; Kadri Enis

Berberoğlu (3) [GK], B. No: 2020/32949, 21/1/2021, § 72).

62. Somut olayda ise kısa bir süre sonra milletvekili

olacak olan başvurucunun yaptığı bir sosyal paylaşım mesajı ile terör örgütünün

propagandasını yapma suçunu işlediğinden bahisle 4/8/2017 tarihinde hakkında

kamu davası açılmıştır. Kocaeli Ağır Ceza Mahkemesi başvurucunun üzerine atılı

suçtan mahkûmiyetine karar vermiş, başvurucu karara karşı istinaf kanun yoluna

başvurmuştur. İstinaf incelemesinin sürdüğü sırada başvurucu 24/6/2018

tarihinde milletvekili seçilmiş ve hakkındaki yargılamanın Anayasa'nın 83.

maddesinin ikinci fıkrası uyarınca durması için dosyasının bulunduğu İstanbul

Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesine başvurmuştur. Daire, başvurucunun

yargılamanın durması talepleri ile birlikte istinaf başvurusunun esastan

reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucunun kesinleşen cezası infaz

aşamasında iken 7188 sayılı Kanun ile temyiz hakkı getirilmesi üzerine

başvurucu, temyize başvurmuş; temyiz incelemesini yapan Yargıtay, başvurucunun

yargılamanın durması talebi ile esasa ilişkin itirazlarını reddederek

mahkûmiyet kararını onamıştır. Kararın 17/3/2021 tarihinde TBMM Genel Kurulunda

okunmasıyla başvurucunun milletvekilliği düşmüştür. O hâlde eldeki başvuruda

Anayasa Mahkemesi önüne getirilen şikâyetleri çözümleyebilmek için yasama

dokunulmazlığı kurumuna daha yakından bakmak gerekmektedir.

63. Demokratik temsil değerlerinin hayata geçirilebilmesi

bakımından oldukça önemli güvenceler olan yasama bağışıklıkları yüzyıllar süren

anayasal mücadeleler sonucunda elde edilmiş anayasal kazanımlardır (AYM,

E.2017/124, K.2018/9, 14/2/2018) . Bu güvencelerden yasama dokunulmazlığı,

Meclisin rızası olmaksızın gözaltına alma ve tutuklama gibi ağır müdahaleler de

dâhil olmak üzere ceza muhakemesi işlemlerinin uygulanmasına karşı suç

işledikleri iddia edilen parlamento üyelerine tanınmaktadır. Hukukumuza ilk kez

1876 Kanun-i Esasisi'nin 79. maddesi ile giren yasama dokunulmazlığı kurumu,

geçirdiği bazı değişikliklere karşın 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu hariç

sonraki anayasaların tamamında korunmuştur (Kadri Enis Berberoğlu (2), §

73).

64. Anayasa'nın 83. maddesinde hükme bağlanmış olan

yasama dokunulmazlığı mutlak bir güvence olmayıp milletvekilinin parlamentodaki

fiziki katılımını imkânsız kılacak zamansız ceza hukuku tasarruflarından geçici

olarak koruma sağlar. Anayasa'nın 83. maddesine göre milletvekilliği statüsünün

sona erdiği yahut aksi yönde bir parlamento kararının verildiği andan itibaren

herkes gibi milletvekili de yargılanabilir (Kadri Enis Berberoğlu (2),

§§ 74, 75).

65. Bu türden bir dokunulmazlığın iç içe geçen iki tür

işlevi vardır: Yasama dokunulmazlığı ile ilgili kuralların varlığı her şeyden

önce temsilî demokrasi ilkesini koruma ihtiyacına dayanmaktadır. Dokunulmazlık

asıl olarak milletvekillerine bir ayrıcalık sağlamayı değil onların şahsında

yasama işlevinin korunmasını ve böylece kamu yararının sağlanmasını amaçlar

(AYM, E.2017/124, K.2018/9, 14/2/2018; Kadri Enis Berberoğlu (2), § 75).

İkinci olarak yasama dokunulmazlığı özellikle Mecliste azınlıkta kalan ve

muhalif milletvekillerinin keyfî bir ceza kovuşturması ile geçici bir süre için

de olsa yasama çalışmalarını yapmaktan alıkonulabilmesinin önüne geçmeyi

amaçlar ve halkın seçilmiş temsilcileri olarak gereksiz müdahale kaygı ve

baskısı taşımaksızın demokratik işlevlerini güvenceli bir biçimde ve gereği

gibi yerine getirebilmelerini sağlar. Böylece milletvekillerinin halkın iradesini

Meclise tam olarak yansıtarak millî iradenin eksiksiz gerçekleşmesi sağlanmaya

çalışılır (AYM, E.1994/21, K.1994/40, 21/3/1994; Kadri Enis Berberoğlu (2),

§ 74).

66. Anayasal bir kurum olan yasama dokunulmazlığı

milletvekillerinin bir engelle karşılaşmadan yasama faaliyetlerine serbestçe

katılmalarını sağlamaya yönelik bir koruma mekanizması sunduğundan bunun

temsilî demokrasinin işleyişi bakımından önemli bir işleve sahip olduğu kabul

edilmektedir. Bu sebeple anayasa yargısına hâkim olması gereken hak eksenli

yaklaşım yasama dokunulmazlıklarına ilişkin anayasal kuralların yorumlanması

için de geçerli olmalıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında bu

yaklaşımının bir sonucu olarak Anayasa'nın 83. maddesine getirilen istisnaların

-Anayasa'nın 67. maddesinde güvence altına alınan seçme, seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkı da dikkate alındığında- dar ve özgürlük lehine

yorumlanması gerektiğini ifade etmiştir (Mustafa Ali Balbay, § 114; Mehmet

Haberal, B. No: 2012/849, 4/12/2013, § 99; Kadri Enis Berberoğlu (2),

§ 91).

ii. Dokunulmazlık

Kapsamına Giren Yargılama İşlemleri

67. 1982 Anayasası'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasına

göre yasama dokunulmazlığının kapsamını TBMM üyelerinin seçimlerinden önce veya

sonra işledikleri herhangi bir suç isnadıyla “tutulamama”, “sorguya

çekilememe”, “tutuklanamama” ve “yargılanamama”

oluşturmaktadır. Ceza muhakemeleri hukuku terminolojisinde "tutma"

şeklinde bir kurum bulunmamaktadır. Ancak Anayasa'da hem “tutuklama” hem

de “tutma” tabirlerine yer verilmiştir. Maddenin lafzi ve amaçsal yorumu

çerçevesinde “tutma” ile kastedilenin tutuklama dışında yakalama dâhil

parlamento üyelerinin yasama çalışmalarına katılmasını engelleyebilecek

nitelikte olan hareket hürriyetini sınırlayıcı diğer her türlü tedbir olduğu söylenebilir.

Bu sebeple yakalama tedbirine de dokunulmazlık kapsamı içinde yer verilmiştir.

68. Dokunulmazlık kapsamındaki bir başka soruşturma

işlemi ise kişinin soruşturma ya da kovuşturma konusu olayla ilgili olarak

bildiklerini hâkime anlatması şeklinde tanımlanabilecek olan sorgudur.

Bununla birlikte yasama dokunulmazlığının varlığı hâlinde yapılmasına Anayasa

tarafından engel konulan sorguya çekmenin savcılık ve kollukça alınabilecek

olan ifadeyi de kapsadığı konusunda şüphe yoktur. Bundan başka anayasa koyucu,

milletvekilinin uzun süre meşgul edilerek yasama görevinden alıkonulmasına

neden olacak tutuklama tedbirini de yasama dokunulmazlığını kabul eden bütün

ülkeler gibi dokunulmazlık kapsamında görmüştür. Bu kapsamda yasama

dokunulmazlığı kapsamında getirilen son yasak ise milletvekilinin ceza

muhakemesinde temyiz ve istinaf mercileri dâhil hiçbir ceza yargılama makamınca

yargılanamamasıdır.

iii. Müdahalenin

Varlığı

69. Başvurucu 24/6/2018 tarihinde yapılan 27. Dönem

Milletvekili Genel Seçimi'nde milletvekili seçilmiştir. Dolayısıyla

başvurucunun genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olduğu konusunda kuşku

bulunmamaktadır. Bununla birlikte başvurucunun durumunun Anayasa'nın 83.

maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen istisna kapsamında olduğu gerekçesiyle

yargılamaya devam edilmiş ve hakkında verilen mahkûmiyet kararı onanarak

kesinleşmiştir. Dolayısıyla başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma

hakkına yargılamaya devam edilmesiyle birlikte müdahale edilmeye başlandığını

kabul etmek gerekmiştir.

iv. Müdahalenin

İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

70. Somut olayda İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi ve

Yargıtay 16. Ceza Dairesi, başvurucunun milletvekili seçilmesi nedeniyle

hakkındaki yargılamanın durması talebini "terör örgütü propagandası suçunun

Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğu"

gerekçesiyle reddetmiştir. Yargı organlarının birbirinin benzeri olan

değerlendirmeleri özet olarak şu şekildedir:

i. Seçimden önce "Anayasa'nın 14. maddesi

kapsamında" suç işleyen milletvekili, Anayasa'nın 83/2 maddesinde

öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamaz. Bununla birlikte kanun

koyucu, hangi suçların bu madde kapsamında olduğunu tahdidi olarak saymamıştır.

Kapsamı belirleme görevi uygulayıcıya aittir.

ii. Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak,

anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların bu kapsamda kaldığında

kuşku yoktur. Ancak bu suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör

örgütünün propagandasını yapma suçunun Anayasa'nın 14. maddesi kapsamında

değerlendirilip değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır.

iii. Anayasa'nın 14. maddesinde 2001 yılında yapılan

değişiklikle Anayasa'da yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri

yıkmak "amacı ile kullanılamayacağı" hükmü yerine, bu hak ve

özgürlükleri yıkmayı "amaçlayan faaliyetler" olarak

kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. Yapılan değişiklikle madde metninde yer

verilen "faaliyet" ifadesinin sadece eylemi mi içerdiği yoksa

düşünce açıklamasını da içerip içermediği tartışmalıdır. Doktrinde faaliyetin

eylemi içerdiğini ileri süren görüşler olduğu gibi eylem ve söylemi içerdiğini

ifade eden yazarlar da mevcuttur.

iv. Anayasa Mahkemesi 29/1/2008 tarihli (E.2002/1,

K.2008/1) bir kararında; düşünce açıklamalarının Anayasa'nın 14. maddesi

kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceği ancak her düşünce

açıklamasının değil demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike

oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu sonucuna varmıştır.

Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yerleşik

içtihatlarında ise terör örgütü propagandası suçunun Anayasa'nın 14. maddesi

kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğuna karar verilmiştir.

v. Sözleşme'nin 17. maddesinde, hak ve özgürlüklerin,

yine hak ve özgürlükler kullanılarak ortadan kaldırılması yasaklanmaktadır.

Ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve

eylemler Anayasa'nın 14. maddesi kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması

niteliğindedir. Demokratik yönetimlerde halkın iradesinin tecelli ettiği

parlamentoda görevli üyeler bu sisteme sadakat yemini etmiştir ve aynı zamanda

sistemi koruma yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu sebeple demokratik sisteme

karşı eylemlere katılmaları hâlinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edememeleri

Anayasa'nın lafzına ve ruhuna uygun olacaktır.

71. Buna karşılık başvurucu, kanunilik şartını taşımayan

Anayasa'nın 14. maddesine ilişkin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ve İstanbul

Bölge Adliye Mahkemesinin yorumlarının Anayasa'nın 83. maddesinde özel olarak

koruma altında bulunan yasama dokunulmazlığı ilkesine ve Anayasa'nın 67.

maddesinde yer alan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına açık bir

aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

72. Yukarıda tespit edilen müdahale, Anayasa'nın 13. maddesinde

belirtilen ölçütlere uygun olmadığı müddetçe Anayasa'nın 67. maddesinin

ihlalini teşkil edecektir. Bu denetim sırasında Anayasa Mahkemesi öncelikle

müdahalenin kanunilik şartına uyup uymadığını inceleyecektir.

(1) Kanunlar

Tarafından Öngörülme

73. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimini

düzenleyen Anayasa'nın 13. maddesinde hak ve özgürlüklerin “ancak kanunla”

sınırlanabileceği temel bir ilke olarak benimsenmiştir. Anayasa’nın 26. maddesi

kapsamında korunan bir hakka yapılan bir müdahalenin kanunilik şartını

sağladığının kabul edilebilmesi için Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrası

uyarınca söz konusu müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunması zorunludur

(kanunilik şartına başka bağlamlarda temel ilkelerin vurgulandığı kararlar için

bkz. Tuğba Arslan [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014, § 82; Halk Radyo

ve Televizyon Yayıncılık A.Ş. [GK], B. No: 2014/19270, 11/7/2019, § 35; Sevim

Akat Eşki, B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 36; Hayriye Özdemir, B.

No: 2013/3434, 25/6/2015, §§ 56-61).

74. Anayasa Mahkemesi daha önce pek çok kez temel hak ve

özgürlüklerin sınırlandırılmasında kanunilik ölçütünün ilk olarak şeklî bir

kanunun varlığını gerekli kıldığını belirtmiştir (Tuğba Arslan, § 96; Fikriye

Aytin ve diğerleri, B. No: 2013/6154, 11/12/2014, § 34). Anayasa'nın temel

hak ve özgürlüklere müdahale eden şeklî anlamda bir kanunun varlığını şart

koşmasının sebebi bunu biçimsel anlamda hukuk devletinin hem aracı hem de

öncülü olarak görmesi nedeniyledir. Gerçekten de bir yasama işlemi olarak kanun

TBMM'nin iradesinin ürünüdür ve TBMM tarafından Anayasa’da öngörülen kanun

yapma usullerine uyularak yapılan işlemlerdir. Bu anlayış temel hak ve

özgürlükler alanında önemli bir güvence sağlar (Eğitim ve Bilim Emekçileri

Sendikası ve diğerleri [GK], B. No: 2014/920, 25/5/2017, § 54; Halk

Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş., § 36). Bu sayede yürütme ve yargı

organlarının yasamanın çizdiği ilke ve sınırlara bağlı kalması, hukuk düzeninde

Anayasa'nın öngördüğü usule uygun olarak çıkarılan kanunların alt kademelerinde

yer alan düzenlemelerle temel hak ve özgürlüklerin kolaylıkla

sınırlandırılabilmesinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Anayasa Mahkemesi temel

hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında şeklî anlamda bir kanunun yokluğunu

Anayasa’ya aykırılığın ağır bir biçimi olarak kabul etmektedir (Tuğba

Arslan, § 98)

75. Bununla birlikte temel hak ve özgürlüklere doğrudan

Anayasa metnine dayanılarak gerçekleştirilen müdahalelerin kanunilik şartını

sağlamadığı -kategorik olarak- ileri sürülemez. Somut olayda başvurucunun

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına Anayasa'nın 14. maddesi uyarınca

müdahale edilmiştir. Derece mahkemeleri kanun koyucu tarafından kabul edilmiş

olan bir kanun metnini yorumlayıp uygulayarak değil doğrudan Anayasa hükmüne

dayanarak başvurucunun Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan

yasama dokunulmazlığından faydalanamayacağına karar vermiştir. Eldeki başvuruda

olduğu gibi müdahaleye imkân veren kuralın bir kanun hükmü değil de doğrudan

doğruya normlar hiyerarşisinde daha üstte yer alan ve kanunlara göre temel hak

ve özgürlüklere çok daha yüksek güvence sağlayan Anayasa'nın bir kuralı olması

da mümkündür. Bu çerçevede önemle vurgulamak gerekir ki temel hak ve

özgürlüklere müdahale belirli ve öngörülebilir bir yorum ve uygulama yapmaya

elverişli olan bir anayasa normuna dayanmışsa müdahalenin kanuniliği şartı

sağlanmış olacaktır.

76. Fakat kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği

de gerektirir ve bu noktada kanunun niteliği önem kazanır. Bu anlamıyla

kanunilik ölçütü, sınırlamaya ilişkin kuralın erişilebilirliğini ve

öngörülebilirliği ile kesinliğini ifade eden belirliliğini garanti

altına alır (Metin Bayyar ve Halkın Kurtuluş Partisi [GK], B. No:

2014/15220, 4/6/2015, § 56; Eğitim ve Bilim Emekçileri

Sendikası ve diğerleri, § 55; Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş.,

§ 37). Aynı şekilde sınırlama doğrudan doğruya bir anayasa kuralına dayanıyorsa

söz konusu kuralın da belirli ve öngörülebilir olarak yorumlanıp

yorumlanamayacağının değerlendirilmesi gerekir.

77. Belirlilik, bir kuralın keyfîliğe yol açmayacak bir

içerikte olmasını ifade eder. Temel hakların sınırlandırılmasına ilişkin kanuni

düzenlemenin içerik, amaç ve kapsam bakımından belirli ve muhataplarının

hukuksal durumlarını algılayabilecekleri açıklıkta olması gerekir. Bu ilkeye

göre yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir

duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve

uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu

birtakım güvenceler içermesi gereklidir. Bir kanuni düzenlemede hangi davranış

veya olgulara hangi hukuksal sonuçların bağlanacağı ve bu bağlamda kamusal

makamlar için nasıl bir müdahale yetkisinin doğacağı belirli bir kesinlik

ölçüsünde ortaya konmalıdır. Bu durumda bireylerin hak ve yükümlülüklerini

öngörerek davranışlarını bu doğrultuda tanzim etmeleri mümkün olabilir (Hayriye

Özdemir, §§ 56, 57; Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve diğerleri,

§ 56; Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş., § 38; Metin Bayyar ve

Halkın Kurtuluş Partisi, § 57; norm denetimine ilişkin kararlarda

belirliliğe ilişkin açıklamalar için çok sayıda karar arasından bkz. AYM,

E.2009/51, K.2010/73, 20/5/2010; AYM, E.2011/18, K.2012/53, 11/4/2012).

78. Bireylerin kendilerine düşen yükümlülükleri öngörme

ve davranışlarını ayarlama imkânını vermeyen normlar hukuk güvenliği ilkesini

zedeler, bu da bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini

engeller. Hukuksal durumların takdirindeki belirsizlik, temel haklar alanında

getirilen güvencelerin işlevsiz hâle gelmesine neden olur (Sara Akgül [GK],

B. No: 2015/269, 22/11/2018, § 108). Bununla birlikte bir kuralın karmaşık

olması ya da belirli ölçülerde soyutluk içermesi, bu nedenle hukuki yardım ile

tam olarak anlaşılabilir hâle gelmesi veya kullanılan kavramların anlamlarının

hukuksal değerlendirme sonucunda ortaya çıkması tek başına hukuken

öngörülebilirlik ilkesine aykırı görülemez. Ayrıca ilgili kanuni düzenleme

temel haklara ne oranda müdahale ediyorsa söz konusu düzenlemede aranacak

belirlilik oranı da aynı doğrultuda yükselecektir (Sara Akgül, § 109; Hayriye

Özdemir, § 58).

(2) Anayasa'nın

14. Maddesinin Yorumunun Kanunilik Şartını Taşıyıp Taşımadığının

Değerlendirilmesi

(a) Anayasa'nın 83. Maddesinin İkinci Fıkrasında Yer

Alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" İbaresinin

Kapsamı Yönünden

79. Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı

Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca "ancak kanunla sınırlanabilir".

Anayasa'nın 67. maddesinin birinci fıkrasında ise söz konusu hakların

vatandaşlarca "kanunda gösterilen şartlara uygun olarak"

kullanılabileceği ifade edildikten sonra aynı maddenin üçüncü fıkrasında bir

kez daha "Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir."

denilmiştir. Anayasa'nın, 13. maddeyle tüm temel ve hak özgürlüklerin

sınırlanmasına ilişkin getirdiği "kanunilik" şartını, seçilme ve

siyasi faaliyette bulunma hakkı yönünden 67. maddedeki iki ayrı fıkrada ayrıca

belirttiği görülmektedir. Buna göre Anayasa Mahkemesinin önceki kararlarında ifade

edildiği üzere seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına yapılan

müdahalelerin kanuni dayanağının bulunması ve bu kanuni dayanağın -Anayasa'nın

2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesi ışığında yapılan yorum

çerçevesinde- belirli ve öngörülebilir olması gerekir (Sebahat Tuncel, §

71; Mustafa Ali Balbay, § 131).

80. Somut olayda milletvekili olmadan önce başlatılan

yargılamanın -başvurucunun milletvekili seçilmesine ve yasama dokunulmazlığına

kavuşmasına rağmen- Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne aykırı

olarak devam ettirildiği iddiası yukarıdaki ilkeler dikkate alınarak

incelenecektir. İlave olarak aşağıda açıklanacağı üzere yasama dokunulmazlığı,

yasama çalışmalarına katılımı temin amacı bağlamında Anayasa'nın 67. maddesinde

düzenlenen seçilme ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğü kapsamında görülen

güvencelerden biridir; bu nedenle de kanunilik ölçütünün çok daha sıkı şekilde

sağlanması gerektiği ifade edilmelidir.

81. Türk hukukunda yasama dokunulmazlığının temel

çerçevesi Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiş;

milletvekillerinin TBMM'nin kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya

çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı ve yargılanamayacağı güvencelerine yer

verilmiştir. Bununla birlikte Anayasa'da yasama dokunulmazlığı mutlak olarak

düzenlenmemiş, Anayasa'nın 83. maddesinde yasama dokunulmazlığına bazı istisna

ve sınırlamalar getirilmiştir. Buna göre dokunulmazlık kural olarak

milletvekilliği süresiyle sınırlıdır. Yine bu süre içinde seçimden önce veya

sonra herhangi bir suç işlediği iddiasıyla bir milletvekilinin

dokunulmazlığının Meclis kararıyla kaldırılabilmesi mümkündür. Öte yandan ağır

cezayı gerektiren suçüstü hâlinin bulunması durumu yasama dokunulmazlığının

istisnalarından bir başkasıdır. Son olarak Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci

fıkrasında "seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla

Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" da dokunulmazlık kapsamı

dışında tutulmuştur.

82. Belirtmek gerekir ki anayasa koyucu Anayasa'nın 83.

maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki

durumlar" ibaresi kapsamındaki suçların neler olduğunu açıkça

belirlememiş, kanun koyucu da söz konusu suçları belirleyen bir kanuni

düzenleme yapma yoluna gitmemiştir. Bu nedenle de derece mahkemeleri

yargılamaya konu edilen suçun Anayasa'nın 14. maddesi kapsamına giren bir suç

olup olmadığını kanun koyucu tarafından çıkarılmış bulunan bir kanun metnini

yorumlayıp uygulayarak değil doğrudan Anayasa hükmünü yorumlayıp uygulayarak

belirlemektedir. O hâlde derece mahkemelerinin Anayasa'nın 14. maddesine

ilişkin olarak yaptığı yorumun öngörülebilirliği ve belirliliği ifade eden

kanunilik ölçütüne uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. Norm

denetiminde olduğu gibi bireysel başvuru yolunda da Anayasa maddelerinin nihai

yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir (Kadri Enis Berberoğlu (2), §

71).

83. Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasına göre

dokunulmazlığın kaldırılmasında anılan istisnanın uygulanabilmesi için iki

şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan ilki isnat edilen suçların

soruşturmasına seçimden önce başlanmış olması, ikincisi ise isnat edilen

suçların Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlar kapsamında olmasıdır. İlk şart

olan "isnat edilen suçların soruşturmasına seçimden önce başlanılmış

olması"nın belirliliği ve öngörülebilirliği yönünden herhangi bir

sorun bulunmadığı açıktır. İkinci şart olan "Anayasanın 14 üncü

maddesindeki durumlar" ibaresinin Anayasa'nın 14. maddesi ve ilgili

kanunlar dikkate alındığında belirlilik ve öngörülebilirlik niteliğini sağlayıp

sağlamadığı incelenmelidir.

84. Anayasa'nın 14. maddesine, Anayasa'nın "Temel

Haklar ve Ödevler" başlıklı İkinci Kısım "Genel Hükümler"

başlıklı Birinci Bölüm'ünde yer verilmiştir. Bu sistematik dikkate alındığında

Anayasa'nın 14. maddesine temel hak ve özgürlüklere ilişkin bazı genel ilkeleri

belirlemek üzere yer verildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla anılan hükümlerin

yasama dokunulmazlığının dışında bırakılan suçları belirleme amacı ile

vazedilmediği açıktır.

85. 1961 Anayasası'nın yasama dokunulmazlığını düzenleyen

79. maddesinin ikinci fıkrasında sadece "ağır cezayı gerektiren suçüstü

hali" yasama dokunulmazlığının istisnası olarak kabul edilmişken 1982

Anayasası'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında "seçimden önce

soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki

durumlar" da istisna olarak öngörülmüştür. Anılan istisnanın ilave

edilmesine ilişkin gerekçede "14 üncü maddede yer alan suçlardan birini

seçimden önce işlemiş olanlar, milletvekili seçilmeden önce haklarında bu suça

ilişkin olarak soruşturmaya başlanmış ise madde hükümlerine göre

dokunulmazlıktan yararlanamayacaklardır." denilmiştir. Gerekçede

"14 üncü maddede yer alan suçlar" ifadesine yer verilmiş ise

de Anayasa'nın 14. maddesinde herhangi bir suça yer verilmemiştir. Aksine

Anayasa'nın 14. maddesinin üçüncü fıkrasında, temel hak ve hürriyetlere dair

bazı yasaklara ilişkin ilk iki fıkrada yer alan genel hükümler kastedilerek

"Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak

müeyyideler, kanunla düzenlenir." kuralı öngörülmüştür. Kaldı ki

gerekçeden farklı olarak Anayasa metninde "14 üncü maddede yer alan

suçlar" yerine "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar"

ibaresine yer verilmiştir.

86. Anayasa'nın 14. maddesinin başlığı "Temel hak

ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması" olarak belirlenmiştir. Madde

üç fıkradan oluşmaktadır. "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden

hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan

haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan

faaliyetler biçiminde kullanılamaz." biçimindeki birinci fıkra

uyarınca kötüye kullanmadan bahsedebilmek için iki şartın birlikte

gerçekleşmesi gerekir. Birincisi ortada her şeyden önce Anayasa'da yer alan

bir temel hak ve hürriyetin kullanımı söz konusu olmalıdır ve ikinci olarak

da söz konusu temel hak ve hürriyetler "devletin ülkesi ve milletiyle

bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik

Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler" biçiminde

kullanılmalıdır.

87. Kendi içinde makul bir anlam barındıran Anayasa'nın

14. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında

yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresi

yönünden yapılan yorumu ise -atfın 14. maddeye bir bütün olarak yapılması

nedeniyle- anlamsız sonuçlara neden olmaktadır. Şöyle ki bir milletvekilinin

ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan

demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerini

temel bir hak veya özgürlüğü kullanma kapsamında gerçekleştirdiği iddia

edildiğinde yasama dokunulmazlığından yararlanması mümkün değilken herhangi bir

temel hak ve özgürlük kapsamına girmeyen ve çok daha ağır suçlara vücut veren

eylemler işlediği iddia edildiğinde milletvekili yasama dokunulmazlığından

yararlanabilecektir.

88. Sonuç olarak Anayasa'nın 14. maddesinin birinci

fıkrasının metni, Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın

14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresini, dolayısıyla da Anayasa'nın

14. maddesinin birinci fıkrası kapsamına girmesi nedeniyle yasama

dokunulmazlığı dışında bırakılan suçları salt yargı organlarının

kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve

öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli değildir.

89. Anayasa'nın 14. maddesinin "Anayasa

hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve

hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde

sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde

yorumlanamaz." biçimindeki ikinci fıkrası ise hem devlete hem de

kişilere hitap etmekte ve bunların Anayasa'nın hükümlerinden birini

yorumlayarak temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasa'da

belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette

bulunmasını yasaklamaktadır. Bununla birlikte hangi suçların bu kapsamda

görülüp yasama dokunulmazlığı kapsamı dışında tutulacağını Anayasa'nın 14.

maddesinin ikinci fıkrasında yer alan genel ifadeler üzerinden belirlemek de

güçtür.

90. Anayasa'nın 14. maddesinde 2001 yılında yapılan

değişikliğin gerekçesinde "Anayasanın 14 üncü maddesi Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesinin 17 nci maddesi ile uyumlu hale getirilerek eylem ve yorum

yoluyla hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasının önlenmesine yönelik

hükümler öngörülmektedir." ifadelerine yer verilmiştir. Sözleşme'nin

"Hakları kötüye kullanma yasağı" başlığını taşıyan 17.

maddesinde ise "Bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm, bir devlete, topluluğa

veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesi veya

bunların Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlandırılmalarını

amaçlayan bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkı verdiği biçiminde

yorumlanamaz." denilmiştir. Sözleşme'nin temel hak ve özgürlüklerin

kötüye kullanılması yasağını düzenleyen bu hükmünün Anayasa'nın 14. maddesinin

ikinci fıkrası ile paralellik arz ettiği açıktır. Dolayısıyla ikinci fıkranın

anayasa koyucunun iradesine uygun bir yorumuna ulaşabilmek için AİHM'in anılan

hükme kaynak olan Sözleşme'nin 17. maddesi ile ilgili içtihatlarına bakılması

uygun bir yol olacaktır.

91. Kişi ve gruplar açısından kötüye kullanma,

bunların Sözleşme’nin tanıdığı hak ve özgürlükleri yine aynı hak ve

özgürlüklerin tahribine veya yok edilmesine yönelik olarak kullanmalarını ifade

eder. Buna karşılık devletler açısından kötüye kullanma yine aynı

şekilde temel hak ve özgürlüklerin tahribine yönelik bir girişim olabileceği

gibi ayrıca onların temel hak ve özgürlükleri, Sözleşme’nin öngördüğünden daha

geniş ölçüde sınırlamaları şeklinde de ortaya çıkabilir.

92. AİHM içtihadına göre terörün ve savaş suçlarının

teşviki ve meşru görülmesi (Roj TV A/S/Danimarka (k.k.), B. No:

24683/14, 17/4/2018); şiddetin tahrik edilmesi (Hizb ut-Tahrir ve

diğerleri/Almanya (k.k.), B. No: 31098/08, 12/6/2012); totaliter

ideolojilerin teşviki (German Communist Party (KPD)/Almanya (k.k.) (Komisyon),

B. No: 250/57,20/7/1957); nefretin tahrik edilmesi (yabancı düşmanlığı ve ırka

dayalı ayrımcılık yönünden bkz. Glimmerveen ve Hagenbeek/Hollanda (k.k.)

(Komisyon), B. No: 8348/78, 8406/78, 11/10/1979; etnik gruplara yönelik nefret

yönünden bkz. Pavel Ivanov/Rusya (k.k.), B. No: B. No: 35222/04,

20/2/2007; homofobi yönünden bkz. Molnar/Romanya (k.k.), B. No:

16637/06, 23/10/2012; dinî nefret yönünden bkz. Norwood/Birleşik Krallık

(k.k.), B. No: 23131/03, 16/11/2004); Yahudi soy kırımının inkârı (Garaudy/Fransa

(k.k.), B. No: 65831/01, 24/6/2003) Sözleşme'nin 17. maddesi kapsamında temel

hak ve özgürlüklerin kişi ve gruplarca kötüye kullanılması olarak

değerlendirilmektedir.

93. Anayasa'nın 14. maddesinin ikinci fıkrası AİHM

içtihatları ışığında yorumlandığında söz gelimi nefretin tahrik edilmesi

bağlamında 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 216.

maddesinde tanımlanan şekilde "Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep

veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi

aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden"; "Halkın bir kesimini,

sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak

alenen aşağılayan"; "Halkın bir kesiminin benimsediği dini

değerleri alenen aşağılayan" ve bu nedenle haklarında seçimlerden önce

halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama suçundan soruşturma başlatılan

milletvekillerinin yasama dokunulmazlığından yararlanamamaları gerektiği

düşünülebilir. Buna karşılık Yargıtay 16. Ceza Dairesi, yakın tarihli bir

kararında (28/1/2019 tarihli ve E.2018/4803, K.2019/647) anılan suçu Anayasa'nın

14. maddesindeki durumlar arasında görmemiştir (bkz. § 27). Anayasa

koyucunun bilinçli olarak işaret etmesi nedeniyle -yorumu için AİHM

içtihatlarını gözönüne aldığımızda- Anayasa'nın 14. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında

kaldığı ileri sürülebilecek bir suçun bile Yargıtayca bu kapsamda görülmemesi

hangi suçların anılan fıkra kapsamına dâhil olduğunun fıkranın genel

ifadelerinden hareketle belirlenebilmesinin zorluğunu göstermektedir.

94. Anayasa'nın 14. maddesinin üçüncü fıkrasında "Bu

hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler,

kanunla düzenlenir." hükmüne yer verilmiştir. Kanun koyucu ceza

kanunlarında birçok suç tipini düzenlemiş olmasına karşın bu suç tiplerinden

hangilerinin Anayasa'nın 14. maddesi kapsamında olduğu TBMM'nin iradesinin

ürünü olan bir kanun ile belirlenmiş değildir. Ceza kanunlarındaki suçlardan

hangilerinin 14. madde kapsamına dâhil edileceği ve dolayısıyla yasama

dokunulmazlığının kapsamı dışında tutulacağı Anayasa'nın 14. maddesinin birinci

ve ikinci fıkralarının genel ifadelerine verilebilecek yukarıda açıklanan

muhtemel yorumlardan hangisinin uygulayıcılar tarafından tercih edileceğine

bağlıdır.

95. Görüldüğü üzere Anayasa'nın 14. maddesi bir taraftan

temel hak ve özgürlüklerin hangi amaçlarla kullanılabileceğine, diğer taraftan

Anayasa hükümlerinin temel hak ve özgürlükleri Anayasa'nın öngördüğünden daha

geniş sınırlandıracak şekilde yorumlanmasını engellemeye ilişkin genel hükümler

ihtiva etmektedir. Maddeyle engellenmek istenilen faaliyetlerin suç teşkil eden

eylemlerle sınırlı olmadığı, maddenin suç teşkil etsin ya da etmesin belli

amaçlarla yapılacak tüm faaliyetleri içeren geniş bir kapsama sahip olduğu

anlaşılmaktadır. Asıl amacı yasama dokunulmazlığının kapsamı dışında bırakılan

suçları belirlemek olmayan Anayasa'nın 14. maddesinin genel ifadeler içeren

metninden hareketle Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan

"Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin yargı

organlarınca belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayarak anlamlı bir şekilde

yorumlanması mümkün görünmemektedir.

96. Nitekim bu konuda Anayasa Mahkemesi 1986 yılında

verdiği tek bir kararında yukarıda değinilen belirlilik ve öngörülebilirlik

yönünden ortaya çıkan sorunları çözüme kavuşturacak bir yorum imkânı

bulamamıştır (AYM, E.1985/30, K.1986/10, 18/3/1986). Yargıtayın ise Anayasa'nın

83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü

maddesindeki durumlar" ibaresinin yorumunu kimi zaman 14. maddenin

birinci, kimi zaman ikinci fıkrasına atfen belirlediği anlaşılmaktadır. Bu

durum farklı sonuçlara ulaşılmasına neden olmaktadır. Nitekim yukarıda da yer

verilen kararında Yargıtay söz konusu ibarenin kapsamını sadece Anayasa'nın 14.

maddesinin birinci fıkrasını dikkate alarak belirlediğinden, aynı maddenin

ikinci fıkrası kapsamında olduğunda kuşku bulunmaması gereken halkı kin ve

düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçunu yasama dokunulmazlığına istisna olan

suçlar arasında görmemiştir (bkz. § 27). Yargıtayın mahkeme dosyasına sunulan

kararlarından (bkz. §§ 26-33) sadece terörle bağlantılı suçları "Anayasanın

14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresi kapsamında görme eğiliminde

olduğu anlaşılmaktadır. Hâlbuki yukarıda tespit edildiği üzere 14. maddenin

kapsamı terörle bağlantılı meselelerden daha geniştir. Üstelik Yargıtay

kararlarında temel haklar kötüye kullanılmadan işlenen terörle bağlantılı

suçların yasama dokunulmazlığı kapsamında kalıp kalmadığı ile kapsam dışı

bırakılan suçların bir temel hak ve özgürlük kötüye kullanılarak işlenmesinin

zorunlu olup olmadığı açıklanmamaktadır.

97. Başvuruya konu mahkûmiyet kararını onayan Yargıtay

kararında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Anayasa'nın 14.

maddesi kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceğinin doktrinde

tartışmalı olduğu ifade edilmiştir (bkz. § 20). Yargıtayın Anayasa'nın 83.

maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki

durumlar" ibaresine ilişkin olarak Anayasa'nın 14. maddesi metni

üzerinden yaptığı yorumların da kuralda bir belirlilik ve öngörülebilirlik

sağlamaktan uzak olduğu açıktır. Görülmektedir ki ne Anayasa'nın 14. maddesinde

2001 yılında yapılan Anayasa değişikliği ne de Yargıtayın kararları söz konusu

belirsizliği ortadan kaldırmakta yeterli olmuştur.

98. Anayasa koyucu Anayasa'nın 14. maddesinin üçüncü

fıkrasında "Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında

uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir." ve Anayasa'nın seçme,

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinin üçüncü

fıkrasında "Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir." hükümlerine

yer vermiştir. Görüldüğü üzere anayasa koyucu Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci

fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar"

ibaresinin belirliliğini sağlama görevini kanun koyucuya vermiş, yorum yoluyla

14. madde kapsamına giren suçları belirlemek için yargı organına açık bir yetki

vermemiştir. Kaldı ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum

yolu ile yasama dokunulmazlığının ve dolayısıyla seçilme ve siyasi faaliyette

bulunma hakkının kapsamını belirleyemez (bu konuyla ilgili olarak bkz. Kadri

Enis Berberoğlu (2), § 89).

99. Gerçekten de Anayasa Mahkemesi, başörtüsü yasakları

nedeniyle din özgürlüğüne yapılan müdahalenin kanunilik yönünden Anayasa'yı

ihlal ettiğini belirlediği Tuğba Arslan kararından itibaren TBMM'nin

iradesi olan bir kanun bulunmaksızın temel hak ve özgürlüklerin Anayasa

Mahkemesi veya diğer mahkeme içtihatları ile sınırlanmasının mümkün olmadığını

kabul etmektedir (Tuğba Arslan § 80 vd.; Eğitim ve Bilim Emekçileri

Sendikası ve diğerleri, § 54; Halk Radyo ve Televizyon Yayıncılık A.Ş.,

§ 36; Süleyman Kurtel [GK], B. No: 2016/1808, 22/1/2021, § 56).

100. Diğer taraftan 2001 değişikliği sonrasında 14. madde

ile yalnızca temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanan kişilere karşı bir

koruma sağlanması amaçlanmamış, Anayasa ile tanınan temel hak ve özgürlüklerin

yok edilmesini veya Anayasa’da belirtilenden daha geniş şekilde

sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunan devlete karşı da koruma

sağlanmıştır. Buna göre devletin, temel hak ve hürriyetlerin “Anayasa’da

belirtilenden daha geniş şekilde sınırlanmasını amaçlaması” da artık bir

kötüye kullanma biçimi sayılacaktır. Başka bir deyişle devlet, Anayasa’da yer

alan hak ve özgürlüklerin yok edilmesini ve temel hak ve özgürlükler için

Anayasa’da gösterilen sınırlamalardan daha geniş sınırlamalar getirmesini amaç

edinen bir faaliyette bulunamayacaktır.

101. Devlet için getirilmiş bu yeni "kötüye

kullanma" yasağının varlığına rağmen mahkemelerin "Anayasanın

14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresine ilişkin olarak Anayasa'nın

14. maddesi metni üzerinden yapacağı her yorum denemesi -kuralda geçen kavram

ve ilkelerin ceza hukukunda hangi suçlara tekabül ettiklerinin mahkemelerce

objektif olarak belirlenmesinin mümkün olmaması nedeniyle- kanunilik ve kıyas

yasağı ilkelerini kaçınılmaz olarak zedeleyecek ve Anayasa koyucunun kuralda

gerçekleştirdiği 2001 yılı değişiklikleri ile ortaya koyduğu temel hak ve

özgürlüklerin Anayasa’da belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmaması yönündeki

iradesine aykırılık oluşturacaktır.

102. Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında

TBMM'nin rızası olmadıkça seçilmiş bir milletvekilinin görevi süresince hiçbir

şekilde tutulamayacağını, tutuklanamayacağını, sorgulanamayacağını

ve yargılanmayacağını belirtilmektedir. Meclis uygulaması ve

geleneği gözönünde bulundurulduğunda bir milletvekili olan başvurucunun görev

süresi esnasında, üstelik ifade özgürlüğüne müdahale edecek şekilde

-milletvekili seçilmeden önce soruşturmasına başlanmış olsa bile- yasama

dokunulmazlığının bulunmadığının yargı makamlarınca tespit edilebileceğini

makul bir şekilde öngörmesi beklenemez. Bu itibarla Anayasa'nın 14.

maddesindeki durumların kapsamını ortaya koyan yasama dokunulmazlığının

güvencelerini sağlayacak öngörülebilirlikte anayasal veya kanuni kurallar

bulunmadığı açıktır.

103. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde

Anayasa'nın 14. maddesinin üçüncü fıkrasından ve Anayasa'nın seçme, seçilme ve

siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinin dördüncü fıkrası

hükümlerinden hareketle Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan

"Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin

kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi

dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği

sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

(b) Yasama Dokunulmazlığının Bulunmadığının Yargı

Organlarınca Tespiti Yönünden

104. Görevinin başında olan ve milletvekilliği sıfatı

devam eden bir milletvekilinin bir suç isnadıyla tutulabilmesi, sorguya

çekilebilmesi, tutuklanabilmesi ve yargılanabilmesi yasama

dokunulmazlığı kalkmadan mümkün değildir. Yasama dokunulmazlığı kural olarak

Meclis kararıyla kaldırılmaktadır. Bu kuralın Anayasa'dan kaynaklanan ve

yukarıda da zikredilen iki istisnası vardır. Bunlar ağır cezayı gerektiren

suçüstü hâli ve seçimden önce soruşturmasına başlanmış olmak kaydıyla

Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlardır.

105. Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlar

kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle yasama

dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönteminde kötüye kullanmalara karşı

usule ve esasa ilişkin yeterince güvence sağlanıp sağlanmadığı incelenecektir.

Ancak bahsi geçen usulün incelenmesine geçmeden önce yasama dokunulmazlığının

Meclisçe kaldırılması yönteminde sağlanan güvencelere yakından bakmak yararlı

olacaktır.

(i) Yasama Dokunulmazlığının Meclis Kararıyla

Kaldırılması ve Usulü

106. Yasama dokunulmazlığı nispidir. Anayasa'nın 83.

maddesi “Meclis kararı olmadıkça” demek suretiyle milletvekillerinin

yasama dokunulmazlıklarının Meclis tarafından kaldırılabileceğini öngörmüştür.

Ancak hangi tür suçların yasama dokunulmazlığının kaldırılmasını gerektireceği,

hangilerinin ise gerektirmeyeceği konusu Anayasa’da belirtilmemiştir. Anayasa “suç”

ifadesini kullandığından milletvekillerinin dokunulmazlıkları her türlü suç

için mevcut olduğu gibi yine Meclisçe her türlü suç için

kaldırılabilecektir. Anayasa, Meclise yasama dokunulmazlığını kaldırıp

kaldırmamakta geniş bir takdir yetkisi vermiştir.

107. Bununla birlikte Meclisin suçlamanın ciddi olup

olmadığı yönünde bir değerlendirme yapması gerekmektedir. Söz konusu ciddiyet

düzeyinin varlığının tespiti için Anayasa ve Meclis İçtüzüğü, bir

milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması için yapılan taleplere karşı bir

dizi usule ilişkin güvenceler sağlamaktadır. Her şeyden önce adli yargı

mercileri ellerindeki kovuşturmalar için veya ancak belli ciddiyet derecesine

ulaşan soruşturmalar için fezleke düzenleyerek Bakanlığa gönderebilmektedir.

Bakanlık kendisine gelen fezlekeleri hazırlayacağı bir raporla birlikte Meclise

sunmakta ve yasama dokunulmazlığının kaldırılması talepleri Meclis Hazırlık

Komisyonu, Karma Komisyonu ve duruma göre de Genel Kurul olmak üzere üç mercide

incelenmektedir (tafsilat için bkz. TBMM İçtüzüğü mad. 131-134). Anayasa

Mahkemesinin daha önceki bir kararında ifade ettiği gibi komisyonların görevi

delilleri takdir etmek ve suçun gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak değil

suçlamanın ciddi bir nitelik taşıyıp taşımadığı yolunda bir sonuca varmaktır

(AYM, E.1994/9, K.1994/28, 21/3/1994). Anayasa ve TBMM İçtüzüğü'ne göre Meclis,

ilgili milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması dosyasının bireysel

koşullarını ve ilgili vekilin durumunu değerlendirmeli ve böylelikle vekillere

kendilerini Meclis nezdinde savunma fırsatı sağlamalıdır.

108. Nihai olarak ise dokunulmazlığı kaldırılan

milletvekilinin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 85. maddesi

uyarınca dokunulmazlığın kaldırılması kararını usul ve esas açısından Anayasa

ve TBMM İçtüzüğü'ne uygun olup olmadığı yönünden incelemektedir.

Milletvekilliğinin düşmesine ilişkin kararlara karşı Anayasa Mahkemesine

başvurma imkânının tanınmasında gözetilen amaca ilişkin olarak 1982 Anayasası’nın

yasama sürecine ait belgelerinde bir açıklama bulunmamakla birlikte yasama

dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dair kararları da konu edinen başvuru

usulünün ilk olarak düzenlendiği 1961 Anayasası’nın 81. maddesinin gerekçesinde

“Dokunulmazlığın kaldırılması ehemmiyetli siyasî ve hukukî neticeler tevlid

ettiğinden bu kararlar aleyhine Anayasa Mahkemesine müracaat yolu açık

bırakılmıştır.” ifadelerine yer verilmiştir (AYM, E.2017/152, K.2017/139,

7/9/2017 § 10) .

109. Öte yandan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına

veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararlarına karşı Anayasa

Mahkemesine başvuru usulü Anayasa'nın 85. maddesinde düzenlenmiştir. Bu

bağlamda milletvekilliğinin düşmesi kararına karşı Anayasa Mahkemesine yapılan

başvurunun niteliği, Anayasa’nın 85. maddesinin tamamını değiştiren 23/7/1995

tarihli ve 4121 sayılı Kanun'un madde gerekçesinde “…Bu düzenlemeyle getirilen

bir siyasî korumadır. Çoğunluğun yanlış bir karar vermesine karşı veya siyasî

amaç ve gerekçesiyle milletvekilinin zor durumda kalmasına karşı Anayasa

Mahkemesine müracaat hakkı tanınmasıdır. Bu ne yargı yolu ne de itirazdır.

Sadece usul yoludur.” şeklinde belirtilmiştir (AYM, E.2017/152, K.2017/139,

7/9/2017, § 11).

110. Anayasa Mahkemesi bir kararında (AYM, E.1998/38,

K.1998/50, 31/7/1998) yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin

kararların denetiminde gözetilmesi gereken usulü şu şekilde açıklamıştır:

Anayasa'nın 85. maddesinde,

dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin kararın Anayasa'ya, Yasa'ya ve İçtüzüğe

uygunluğunun denetlenmesi öngörülmüş, 2. maddesinde ise, Türkiye

Cumhuriyeti'nin bir hukuk Devleti olduğu kurala bağlanmıştır. Bu kural

uyarınca, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin kararların

denetiminde, hukuk Devletinden beklenen nesnel (objektif) ölçülerin esas

alınması gerekir.

Yasama dokunulmazlığının kaldırılması

kararının iptaline ilişkin istemin, suçlamanın ciddîliği, siyasal amaçlara

dayanmaması, üyenin şeref ve haysiyetinin korunması yönlerinden incelenmesi

gerekir.

Dokunulmazlık, yasama organı üyelerini,

görevlerini tam olarak yerine getirmelerini engelleyecek gereksiz suçlamalardan

korumak amacına yöneliktir. Ancak, yöneltilen suçlamanın ciddî olması durumunda

yargı yolunun açılması, kamu yararı ve milletvekilinin şeref ve haysiyetinin

korunması yönlerinden zorunlu bulunmaktadır.

...Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ...

günlü, ... sayılı fezlekesi ve ekinde bulunan belgelerin incelenmesinden,

M.B.ye isnad edilen suçlarla ilgili olarak adı geçen hakkında milletvekili

seçilmesinden önce kamu davası açıldığı ve dosya içindeki kanıtlardan kendisine

yöneltilen suçlamanın ciddi olduğu kanısına varılmıştır.

Dokunulmazlığın kaldırılması isteminden

karara kadar olan süreç içindeki davranışlar, dokunulmazlığın kaldırılmasına

karar veren çoğunluğun tutumu, komisyon ve Genel Kuruldaki konuşmalar,

dokunulmazlığın kaldırılmasına yol açan suçlamanın niteliği ve ciddîliği

yönünden ileri sürülen gerekçeler ve bunların doğruluğu yönünden ortaya konulan

kanıtlar, kararın alınmasındaki yöntemler incelendiğinde, dokunulmazlığın

kaldırılmasının siyasal amaç taşımadığı da anlaşılmaktadır.

111. Anayasa Mahkemesi başka kararlarında ise yukarıda

alıntılanan değerlendirmelerine benzer değerlendirmeler yapmış ve ilave olarak

"İsnadın ciddî olduğunun kabulü için ağırlığı yeterli görülmeyip,

gerçeğe uygunluğunun da araştırılması gerekir." demiştir (AYM,

E.1997/72, K.1997/74, 31/12/1997; AYM, E.1997/73, K.1997/73, 30/12/1997; ayrıca

daha önce verilmiş olan şu karara da bakılabilir AYM, E.1994/22, K.1994/41,

21/2/1994). Buna göre Anayasa Mahkemesi yasama dokunulmazlığının Meclis

tarafından kaldırılmasına ilişkin kararların denetiminde şu ölçütleri

kullanmaktadır:

i. Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin

değerlendirmeler hukuk devletinden beklenen şekilde nesnel ölçütlere göre

yapılmalıdır.

ii. Milletvekilleri görevlerini tam olarak yerine

getirmelerini engelleyecek gereksiz suçlamalardan korunmalıdır.

iii. Yöneltilen suçlamanın ancak ciddi olması durumunda

yargı yolu açılmalıdır.

iv. Dokunulmazlığın kaldırılmasında kamu yararı ve

milletvekilinin şeref ve haysiyetinin korunması yönlerinden zorunluluk

bulunmalıdır.

v. Dokunulmazlığın kaldırılmasına yol açan suçlamanın

niteliği ve ciddiliği yönünden ileri sürülen gerekçeler, bunların gerçeğe uygunluğuna

ilişkin olarak ortaya konulan kanıtlar ve kararın alınmasındaki yöntemler

incelenmelidir.

vi. Dokunulmazlığın kaldırılmasının siyasal amaç taşıyıp

taşımadığı değerlendirilmelidir.

112. Görüldüğü üzere anayasal önemi nedeniyle yasama

dokunulmazlığının Meclis tarafından kaldırılması yönteminde usule ve esasa

ilişkin önemli güvenceler öngörülmüş, önce Meclisin ilgili komisyonlarının

ve Meclis Genel Kurulunun, daha sonra da Anayasa Mahkemesinin milletvekili

hakkındaki isnatları ciddi bulması şartı aranmıştır.

(ii) Anayasa'nın 14. Maddesindeki Durumların Varlığı

Hâlinde Yasama Dokunulmazlığının Bulunmadığının Tespiti

113. Yasama dokunulmazlığının Meclisçe kaldırılması

yönteminde uyulması gereken ve Anayasa Mahkemesince belirlenen ilkelerin

başvuruya konu Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlar kapsamında görülen

bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle bulunmadığının tespiti yöntemi

bakımından da -niteliğine uygun düştüğü ölçüde- dikkate alınması gerekir. Zira

yasama dokunulmazlıklarının Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlar

kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle

bulunmadığının tespiti yönteminde Anayasa Mahkemesinin Anayasa'dan hareketle

geliştirdiği ilkelerin geçerli olmadığının ileri sürülmesi bu alanı anayasal

korumadan yoksun bırakır.

114. Yasama dokunulmazlığının Meclis kararıyla

kaldırılması kuralının iki istisnasından biri olarak düzenlenmiş bulunan ve

eldeki bireysel başvuruya konu olan, milletvekilinin seçimden önce

soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlardan

biri kapsamında işlediği suç nedeniyle yargılanmasına ilişkin olarak

Anayasa'da, kanunlarda veya TBMM İçtüzüğü'nde esasa ve usule yönelik güvenceler

içeren hükümlere yer verilmemiştir.

115. Bu çerçevede bir milletvekilinin Anayasa'nın 14.

maddesindeki durumlar kapsamında görülen suçlardan dolayı yasama

dokunulmazlığından yararlanamaması için tek koşul olarak soruşturmanın seçimden

önce başlamış olması gerektiği ifade edilmiştir. Buna göre şayet suç seçimden

sonra işlenmiş veya soruşturmaya seçimden sonra başlanmış ise yasama

dokunulmazlığının Meclisçe kaldırılmasına ilişkin hükümler uygulanacaktır.

116. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel

Müdürlüğünün istatistikleri de göstermektedir ki başlatılan her soruşturma bir

mahkûmiyetle neticelenmemektedir. Bu durumda soruşturmanın seçimden önce

başlatılmış olması koşulunun Anayasa'nın 14. maddesindeki durumların

belirsizliğine yönelik olarak yukarıda yer alan tespitler karşısında asıl amacı

milletvekillerinin demokratik işlevlerini gereği gibi yerine getirmesi olan

yasama dokunulmazlığının korunması bağlamında seçilme ve siyasi faaliyette

bulunma hakkına yönelik müdahaleler yönünden yeterli bir güvence oluşturduğunu

söylemek mümkün görünmemektedir.

117. Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasının "Ancak,

bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet

Meclisine bildirmek zorundadır." biçimindeki son cümlesinde yer

verilen zorunluluğun ise dokunulmazlığın bulunmadığının tespit edilmesinde

kurucu bir etkisi yoktur. Dolayısıyla bu hüküm yargı makamlarınca

dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti yönteminde bir güvence değildir.

118. Bunlardan başka bahsi geçen ve durumu TBMM'ye

bildirmekle yükümlü olan yetkili makamın kim olduğu da açıklanmamıştır.

Söz konusu yetkili makamın ceza soruşturması yapmaya yetkili herhangi bir

Cumhuriyet savcısı veya kovuşturma yapmaya yetkili herhangi bir mahkeme hâkimi

olabileceği anlaşılmaktadır. Yetkili hâkim veya savcının bu konuda alacağı bir

karar ile Meclisin iznine gerek kalmaksızın bir milletvekili tutuklanıp

kovuşturulabilecek, halkın oylarıyla seçilmiş bir milletvekilinin geçici bir

süre için bile olsa yasama çalışmalarını yapmaktan alıkonulabilmesinin önü

açılacaktır.

119. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 67. ve 83.

maddelerini birlikte yorumladığında yetkili hâkim veya Cumhuriyet savcısının

dokunulmazlığın bulunmadığına ilişkin böyle bir kararı verebilmesi için en

azından şu değerlendirmeleri yapmasını beklemektedir:

i. Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan

"Anayasanın 14. maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamını

ortaya koyan bir kanunun bulunup bulunmadığı,

ii. Anayasa Mahkemesinin içtihatlarında ortaya koyduğu

gibi suç isnadının milletvekilinin yasama dokunulmazlığından faydalanmasını

engelleyecek derecede ciddi olup olmadığı, milletvekilinin görevini tam olarak

yerine getirmesini engelleyecek gereksiz suçlamalardan olup olmadığı,

iii. Yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespitine

konu olan suçlamaların sırf siyasi amaçlarla yapılmış olup olmadığı ve

özellikle suçlamanın gerçek amacının bir milletvekiline adil olmayan bir

şekilde müdahale etmek ve görevini yerini getirirken özgürlük ve bağımsızlığını

tehdit etmek amacı taşıyıp taşımadığı,

iv. Bu kapsamda suçlamaya temel teşkil eden gerekçelerin

ciddiye alınması gerektiğini ortaya koyan ve olguları doğrulayan uygun bir

soruşturma yapılıp yapılmadığı,

v. Yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespitine

karar verilen eylemin yasama sorumsuzluğu kapsamına girip girmediği,

vi. Söz konusu eylemin başta ifade özgürlüğü olmak üzere

Anayasa'da koruma altında bulunan temel hak ve özgürlüklerin kapsamı içinde

olup olmadığı ve hangi sebeplerle demokratik sisteme yönelik bir tehdit ve

dolayısıyla bir hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirildiği,

vii. Anayasa’nın 14. maddesinde 2001 yılında yapılan

değişiklikle, Anayasa’da yer alan hak ve özgürlüklerin bu hak ve özgürlükleri

yıkmak “amacıyla kullanılamayacağı” hükmü yerine bu hak ve özgürlükleri

yıkmayı “amaçlayan faaliyetler” olarak kullanılamayacağı hükmü

getirilmiştir. Dolayısıyla isnat edilen suçlarda fiil, düşüncelerin açıklanması

ve yayılması biçimindeyse bunların demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın

tehlike oluşturup oluşturmadığı, gerçek bir zarara sebebiyet verip vermediği ve

son olarak başvurucunun amacının başkalarının haklarını yok etmek olup

olmadığı,

viii. Yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespitinin

milletvekilinin şeref ve haysiyetinin korunması ile parlamentonun çalışmalarını

aksatmaması yönünden gerekli olup olmadığı, dokunulmazlık kapsamında kalan

soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin -özellikle de koruma tedbirlerinin-

uygulanmasının milletvekilliği süresinin sonuna kadar veya Meclisin

dokunulmazlığın kaldırılması kararı vermesine kadar ertelenip ertelenemeyeceği,

ix. Yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti

hâlinde isnat edilen suçlamaların hukuki nitelendirmelerinin sonradan değişme

ihtimalinin yüksek olup olmadığı ve bu anlamda muhtemel yeni nitelendirmelerin

de "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan birinin

kapsamında kalıp kalmayacağı,

x. Anayasa’nın 14. maddesinin devlete verdiği yetki “demokratik

sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir

şekilde” kullanılmalıdır. Dolayısıyla bir milletvekilinin eylemlerinin

"Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan birinin kapsamında

kaldığından bahisle yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespitinin

başvurulabilecek en son çare olup olmadığı da değerlendirilmelidir.

120. Somut olayda ise derece mahkemelerinin ve Yargıtayın

dokunulmazlığın bulunmadığının tespitine ilişkin meselenin esası hakkında

yukarıda sayılan değerlendirmelerin hiçbirini yapmadığı anlaşılmaktadır. Bölge

Adliye Mahkemesi ve Yargıtay yalnızca başvurucuya isnat edilen terör örgütü propagandası

suçunun "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan birinin

kapsamında kalan suçlardan olduğunu yukarıda yer alan ölçütler bakımından

herhangi bir değerlendirme yapmadan kabul etmiştir.

121. Mahkemeler dokunulmazlığın bulunmadığının tespitine

ilişkin olarak görevlerinin yalnızca isnat edilen suçun -Anayasa Mahkemesine

göre kapsamı ve sınırları belli olmayan- "Anayasanın 14. maddesindeki

durumlar"dan birinin kapsamında kalıp kalmadığını tespit etmekle

sınırlı görmektedir. Anayasa'nın 14. maddesi sebebiyle isnat edilecek herhangi

bir suçun ağırlığı o isnadın ciddi olduğuna dair bir karine oluşturmamaktadır.

Hâlbuki yasama dokunulmazlığının Meclisçe kaldırılması usulünde isnadın

ciddiliği gerek Meclis ve gerekse Anayasa Mahkemesince denetlenmektedir.

Dokunulmazlığın Meclisçe kaldırılması usulünün iki istisnasından diğeri olan

ağır cezayı gerektiren suçüstü hâlinde ise isnadın ciddiliği hakkında kuvvetli

bir karine bulunmaktadır.

122. O hâlde eldeki başvuruya konu olaylara benzer

olaylarda da mahkemelerin görevi yargılamaya devam etmeden önce isnat edilen

suçun "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan birinin

kapsamında kalıp kalmadığını tespit etmekle sınırlı olmayıp Anayasa'nın yasama

dokunulmazlığını kaldıran diğer iki hâl için öngördüğü isnadın ciddiyetinin

bulunup bulunmadığını belirlemektir.

123. Aksi bir tutum dokunulmazlık müessesesinin mantığı

ve sağlamaya çalıştığı güvenceler ile bağdaşmadığı gibi mahkemelerin isnat

edilen suçlamaların yeterince ciddi olup olmadığı, soruşturma ve kovuşturmaların

siyasal amaçlar taşıyıp taşımadığı yahut yasama dokunulmazlığının önemi

karşısında orantısız olup olmadığı gibi esasa ilişkin yapılması gereken

değerlendirmelerin hiçbirini yapmamalarına yol açmaktadır. Bu da yargı

makamları eliyle dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti hâlinde yapılacak

itirazlardan sonuç almanın imkânsız olduğunu göstermektedir.

124. Dahası herhangi bir kanun, dokunulmazlığın

bulunmadığının tespitine yapılacak itirazlarda itiraz makamına soruşturmayı

yürüten savcı veya yargılamayı yürüten mahkemelerin yapmadıkları incelemeyi

yapma görevi de yüklememektedir. Soruşturmaya veya kovuşturmaya devam etmeden

önce bir milletvekilinin eylemi nedeniyle demokratik yaşam ve başkalarının

hakları üzerinde meydana gelen zararın veya tehlikenin ağırlığını ölçen

bağımsız yargısal bir mekanizma bulunmalıdır. Mevcut durumda ne böyle bir

mekanizma ne de savcılıkların ve mahkemelerin milletvekilinin dokunulmazlığının

bulunmadığını tespit yetkisini nasıl kullanacağını tarif eden, dahası

değerlendirme yaparken yargı makamlarına milletvekillerinin dokunulmazlığının

bulunmadığını tespit ederek seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarına

yaptıkları müdahalelerin Anayasa'ya uygun olup olmayacağını

değerlendirmelerinde yardımcı olacak araçları sunan bir kanun bulunmaktadır.

125. Yetkili adli makamlar milletvekilleri hakkında

yürüttükleri ceza soruşturma veya kovuşturmalarında niteliği, boyutu ve

ciddiyetinden bağımsız olarak yalnızca isnadın "Anayasanın 14.

maddesindeki durumlar"dan birinin kapsamında kalan suçlardan olup

olmadığına odaklandıkları için mevcut uygulama milletvekillerinin yasama

dokunulmazlıklarına bir ceza soruşturması veya kovuşturması ile yapılabilecek

keyfî ve orantısız müdahaleleri önlemeye elverişli değildir. Milletvekillerinin

gereksiz müdahale kaygı ve baskısı taşımalarına neden olacak olan bu uygulama,

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarına ağır bir müdahale biçimidir ve

dokunulmazlığın Meclisçe kaldırılması veya yargılamanın milletvekilliği

görevinin sonuna kadar bekletilmesi gibi daha güvenceli diğer başka usullere

başvurulmamasını haklı kılan sebepler bulunmadığı müddetçe başvurulmaması

gereken bir yöntemdir.

126. Şu ana kadar yapılan açıklamalar göstermektedir ki

görevinin başında olan ve milletvekilliği sıfatı devam eden bir milletvekilinin

yetkili makamın ve söz konusu yetkili makam olarak muhtemelen herhangi

bir Cumhuriyet savcısının "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan

birinin kapsamında kaldığını değerlendirdiği bir suç soruşturması nedeniyle tutulabilmesi,

sorguya çekilebilmesi ve tutuklanabilmesi davasının bulunduğu ilk

derece mahkemesi hâkiminin kararı ile yargılanması ve yargılanmasına

bağlı yargısal işlemlere veya koruma tedbirlerine maruz kalması mümkün

görünmektedir. Bahsi geçen ve sınırlı olarak sayılan her yargılama işleminin

Anayasa'nın 83. maddesinde koruma altına alınan yasama dokunulmazlığından

faydalanamaması nedeniyle milletvekillerinin aynı zamanda Anayasa'nın 67.

maddesinde yer alan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarına müdahale

oluşturduğu muhakkaktır.

127. Buna karşın mevcut hâliyle söz konusu yöntem, ilk

olarak yargı makamlarının takdir yetkisini düzenleyen ve keyfî davranışların

önüne geçebilmek için gerekli usule ilişkin bütün güvenceleri içermemektedir.

İkinci olarak ise mevcut yöntem yargı makamlarını yasama dokunulmazlığına

müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelip gelmediğini ve

orantılı olup olmayacağını değerlendirmeye zorlayan -dokunulmazlıkların

Meclisçe kaldırılması usulünde sağlanan güvence düzeyinde- bir usul ihtiva

etmemektedir.

128. Yasama dokunulmazlığının sağlanması için yeterli

güvencelerin olmadığı bir hukuk düzeninde seçmenini temsil eden ve onların

taleplerine dikkat çekerek menfaatlerini savunan halkın seçilmiş

temsilcilerinin kendileri için vazgeçilmez olan -başta ifade özgürlüğü ve

siyasi faaliyetlere katılma hakkı olmak üzere- çok sayıda temel hak ve

özgürlükleri üzerinde ciddi ve caydırıcı bir baskı oluşacak, söz konusu hak ve

özgürlüklerden serbestçe yararlanmaları mümkün olmayacaktır.

129. Oysa milletvekilliği görevi demokratik bir siyasal

hayatın bahşettiği üstün bir kamusal yarar ve öneme sahiptir. Tam da bu sebeple

milletvekilleri anayasal bir koruma alanına sahip kılınmıştır. Seçilmiş

milletvekillerinin ifade özgürlüğünü veya milletvekilliği görevini yerine

getirmek için kullandıkları diğer hak ve özgürlüklerine yapılacak ölçüsüz

müdahaleler halk iradesiyle oluşan siyasal temsil yetkisini ortadan kaldıracak,

seçmen iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecektir (Mustafa Ali Balbay,

§ 129).

130. Bu değerlendirmeler ışığında yasama

dokunulmazlığının sağlanması için yeterli güvenceler ihtiva etmeyen mevcut

sistemin yasama organına seçilmiş milletvekillerinin halkın görüşlerini

serbestçe açıklamalarını ve bu anlamda belli kişilerin veya grupların ülkenin

siyasal hayatına katılımlarını engelleyici nitelikte olduğu, bu itibarla

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının etkisini ortadan kaldırdığı

açıktır.

131. Nitekim somut olayda başvurucu, PKK terör örgütünün

Hükûmete yönelik yaptığı bir çağrıyı Türkiye'deki PKK terör örgütüne yönelik

yürüyen silahlı mücadele kapsamında meydana gelen çatışmaların sona erdirilmesi

için bir fırsat olarak gören bir haberi sırf paylaştığı için

cezalandırılmıştır.

132. Derece mahkemeleri ne başvurucunun açıklamalarının

demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturduğuna (AYM,

E.2002/1 (siyasi parti kapatma), K.2008/1, 29/1/2008), başvurucunun amacının

başkalarının Anayasa'da korunan haklarını yok etmek olduğuna ve dolayısıyla

yasama dokunulmazlığına baskın gelen bir ihtiyacın somut olayda varlığına

yönelik bir değerlendirme yapmış ne de bir milletvekilinin yasama

dokunulmazlığının kaldırılması için yapılması gereken diğer asgari

değerlendirmeleri yapma yükümlülüklerini yerine getirmiştir.

133. Gerek yasama dokunulmazlığını koruma altına alan

Anayasa'nın 83. maddesi ve gerekse temel hak ve hürriyetlerin kötüye

kullanılmasını yasaklayan Anayasa'nın 14. maddesi ancak demokrasinin korunması

bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak

yerine getirebilir. Mahkemeler söz konusu anayasal hükümleri özgürlükler lehine

yorumlamadıkları gibi onları böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule

ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmamaktadır.

134. Netice olarak milletvekili seçilmesinden ve genel

olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra yargılanmasına devam

edilerek mahkûm edilmesinin başvurucunun Anayasa'nın 67. maddesi ile korunan

haklarını ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip,

belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin

bulunmamasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır.

Yıldız SEFERİNOĞLU, Basri BAĞCI ve İrfan FİDAN ihlal

sonucuna farklı gerekçeyle katılmışlardır.

B. İfade

Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

135. Başvurucu;

i. Sosyal medyadan yaptığı paylaşımın Kürt sorununun

barışçıl bir şekilde çözümüne yönelik çağrı niteliğinde olduğunu, sorunun

çözümü için yeniden müzakere sürecinin başlatılması ve kalıcı bir barışın

tesisine ilişkin olarak örgütün yaptığı açıklamayı haberleştiren T24 haber

sitesinin bir haberini kendi hesabından "Bu çağrı hakkıyla

değerlendirilmeli, bu işin sonu yok..! 'Öcalan devreye girerse olur' diyorlar"

yorumuyla paylaşmasının ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu iddia etmiştir.

ii. AİHM içtihatlarına göre öncelikle yazının içeriğinin

ve bağlamının değerlendirilmesi, şiddete teşvik etmiyor ve nefret duygusunun

oluşmasını desteklemiyorsa ifadelerin cezalandırılmaması gerektiğini, buna

rağmen derece mahkemelerinin metnin içeriğini incelemediklerini ifade etmiştir.

İlgili AİHM içtihatlarına göre sözün kim tarafından, hangi konuda ve ne şekilde

söylendiğinin, şiddete tahrik olup olmadığının ve sözlerin şiddete yol açma

ihtimalinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

iii. Hâlen yayında olan haberde yer alan görselin haber

metninden bağımsız değerlendirilemeyeceğini, kaldı ki kendisinin söz konusu

haberi yazan, fotoğrafı çeken ya da yayımlayan kişi de olmadığını, dolayısıyla

haberin dilinden ve kullanılan görselden kendisinin sorumlu tutulamayacağını

iddia etmiştir. Hakkında varsayımsal bir temelde artırılarak erteleme hükümleri

kapsamı dışında tutulan 2 yıl 6 ay hapis cezası verilmesinin ifade özgürlüğünü

ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

iv. Yargıtay kararında, kendisi tarafından paylaşılan

haberin içeriğine ve bağlamına ilişkin hiçbir somut inceleme yapılmadığını,

yüksek mahkeme içtihatlarındaki hiçbir ilkenin uygulanmadığını, sonuca etkili

olacak hususların cevapsız bırakıldığını, bu nedenlerle gerekçeli karar

hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

136. Bakanlık görüşünde;

i. Başvurucunun PKK silahlı terör örgütünün şiddet içeren

eylem ve faaliyetlerini öven, yücelten ve teşvik eden nitelikteki paylaşımları

nedeniyle hakkında ceza davası yürütülmesi ve mahkûm olmasının ifade

özgürlüğüne yönelik yapılmış bir müdahâle olarak değerlendirilmemesi gerektiği

belirtilmiştir.

ii. Müdahale olduğu kabul edilirse öncelikle somut

başvuruda müdahalenin kanuni dayanağının ve meşru amacının bulunduğu ifade

edilmiştir.

iii. Başvurucunun PKK silahlı terör örgütünün faaliyet ve

eylemlerini kamuoyunda meşrulaştırmak amacıyla başvuruya konu haberi kendi

hesabının olduğu sosyal paylaşım siteleri üzerinden alıntılayarak paylaştığı,

"Bu çağrı hakkıyla değerlendirilmeli, bu işin sonu yok...! 'Öcalan

devreye girerse olur diyorlar'” şeklinde yorum yaptığı ve PKK silahlı terör

örgütü mensuplarının ellerinde uzun namlulu silahlarının olduğu fotoğrafı

paylaştığı belirtilerek terör örgütü ve örgütün elebaşını yücelten ve öven,

terör örgütünün şiddet ve tehdit içeren eylem ve faaliyetlerini meşrulaştıran paylaşımda

bulunduğu ifade edilmiştir.

iv. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin 5. maddesinde

terör suçunun işlenmesine alenen teşviğin cezalandırılmasının öngörülmesi ve

yakın tarihte verilen AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları dikkate alındığında

başvurucunun şiddeti teşvik eden ve bu yönde çağrıda bulunan, terörü, terörizmi

ve terör örgütü elebaşını öven ve yücelten eylemlerinin ifade özgürlüğü

kapsamında korunamayacağı belirtilmiştir.

v. Son olarak terörizmin global bir nitelik taşıdığı ve

terör gruplarının talimatıyla ülke genelinde kamu düzenini ve güvenliği bozan

eylemler gerçekleştirildiği bir dönemde -başvurucunun terörizmi öven, yücelten

ve teşvik eden paylaşımı dikkate alındığında- başvurucu hakkında hükmedilen

hapis cezasının orantılı olduğu ifade edilmiştir.

137. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı beyanında,

Bakanlık görüşünün taraflı biçimde yazıldığını ve başvuruya konu haber içeriği

hakkında hiçbir değerlendirme içermediğini belirterek genel itibarıyla başvuru

formundaki açıklamalarını tekrarlamıştır.

2. Değerlendirme

138. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013,

§ 16). Başvurucunun bu başlık altındaki iddialarının bütün hâlinde ifade

özgürlüğü kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

139. Anayasa’nın "Düşünceyi açıklama ve yayma

hürriyeti" kenar başlıklı 26. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Herkes, düşünce ve kanaatlerini

söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve

yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın

haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar...

Bu hürriyetlerin kullanılması, ... kamu

düzeni[nin], ... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir…"

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

140. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir

olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Müdahalenin

Varlığı

141. Başvurucu, sosyal medya hesabında yaptığı yorumlu

bir haber paylaşımı nedeniyle Mahkemece terör örgütünün propagandasını yapma suçundan

2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Dolayısıyla söz konusu mahkeme

kararı ile başvurucunun ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahale yapıldığının

kabul edilmesi gerekir.

ii. Müdahalenin

İhlal Oluşturup Oluşturmadığı

142. Yukarıda anılan müdahale, Anayasa’nın 13. maddesinde

belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe Anayasa’nın 26. maddesinin

ihlalini teşkil edecektir. Anayasa’nın 13. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, ...

yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve

ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, ... demokratik toplum düzeninin

... gereklerine ...aykırı olamaz."

143. Bu sebeple müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde

öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen, kanunlar tarafından öngörülme,

Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere dayanma ve demokratik toplum

düzeninin gereklerine uygunluk koşullarını sağlayıp sağlamadığının belirlenmesi

gerekir.

(1) Kanunilik

144. Milletvekili olan başvurucu hakkında, yaptığı bir

sosyal paylaşım mesajı nedeniyle 3713 sayılı Kanun'un 7. maddesinin ikinci

fıkrası gereğince yargılama yapılmış; ilk derece mahkemesince mahkûmiyet

kararı verilmiş ve başvurucu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur.

İstinaf incelemesinin sürdüğü sırada başvurucu 24/6/2018 tarihinde milletvekili

seçilmiş ve hakkındaki yargılamanın Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrası

uyarınca durması için dosyasının bulunduğu İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3.

Ceza Dairesine başvurmuştur. Daire, başvurucuya yüklenen suçun Anayasa'nın

14. maddesi kapsamında olduğunu tespit ederek başvurucunun yargılamanın

durması talepleri ile birlikte istinaf başvurusunun esastan reddine kesin

olarak karar vermiştir. Başvurucunun kesinleşen cezası infaz aşamasında iken

7188 sayılı Kanun ile temyiz hakkı getirilmesi üzerine başvurucu temyize

başvurmuş; temyiz incelemesini yapan Yargıtay, başvurucunun yargılamanın

durması talebi ile esasa ilişkin itirazlarını reddederek mahkûmiyet kararını

onamıştır.

145. Böylelikle somut olayda başvurucunun yaptığı bir

paylaşım nedeniyle 2 yıl 6 ay hapis cezasıyla mahkûm edilmesinde derece

mahkemelerince 3713 sayılı Kanun'un 7. maddesinin ikinci fıkrasına dayanıldığı

ancak bunun yanında -Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yapılan atıf

sebebiyle- Anayasa'nın 14. maddesinin derece mahkemelerince yapılan

yorumunun da yargılamaya devam edilmesine, başvurucunun cezalandırılmasına ve

dolayısıyla ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleye imkân sağladığı

anlaşılmaktadır. Bu nedenle her iki normun kanunilik şartlarını taşıyıp

taşımadığının ayrı ayrı incelenmesinde yarar vardır.

146. Öncelikle belirtilmelidir ki Anayasa Mahkemesi daha

önceki kararlarında 3713 sayılı Kanun'un 7. maddesinin ikinci fıkrasının,

müdahalelerin kanuni dayanağı olarak kabul edilebileceğine karar vermiştir

(birçok karar içinden bkz. Sırrı Süreyya Önder, § 52; Meki Katar,

§ 43; Candar Şafak Dönmez [GK], B. No: 2015/15672, 5/11/2020, § 45).

147. Buna karşılık Anayasa Mahkemesi eldeki başvuruda

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasının

incelendiği kısımda, Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında aranan "Anayasanın

14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin Anayasa'nın 14. maddesi ve

ilgili kanunlar dikkate alındığında belirlilik ve öngörülebilirlik niteliğini

sağlayıp sağlamadığını ayrıntılı biçimde incelemiş ve sonuç olarak müdahalenin

kanunilik ölçütünü karşılamaması nedeniyle Anayasa'nın 67. maddesinin birinci

fıkrasında güvence altına alınmış olan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma

hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır (bkz. 73-134 §§). Bu çerçevede

ifade özgürlüğüne yapılan müdahale bakımından da farklı sonuca varılmasını

gerektirir bir neden olmadığı kanaatine varılmış ve yaptığı bir paylaşım

nedeniyle başvurucuya yüklenen suçun Anayasa'nın 14. maddesi kapsamında

olduğu yönündeki tespitin kanuni bir dayanağının olmadığı sonucuna

ulaşılmıştır.

148. Bunun yanı sıra başvuruda sadece kanunilik ölçütünün

değerlendirilmesi ile yetinilmesi ifade özgürlüğünün kapsamına ilişkin uygulamada

yaşanan anayasal sorunların çözümü için tek başına yeterli olmayacaktır. Bu

sebeple somut başvurunun koşullarında yasama dokunulmazlığına sağlanan

güvencelerin meşru amaç ve demokratik toplum düzeninin gerekliliklerine

uygunluk ölçütlerini karşılayıp karşılamadığının tartışılmasına ihtiyaç

bulunduğu değerlendirilmiştir.

(2) Meşru Amaç

149. Başvurucunun cezalandırılmasına ilişkin kararın

terör örgütü ve terörizmle mücadele kapsamında kamu düzeninin korunmasına

yönelik önlemlerin bir parçası olduğu ve meşru bir amaç taşıdığı sonucuna

varılmıştır.

(3) Demokratik

Toplum Düzeninin Gereklerine Uygunluk

(a) Demokratik

Toplumda İfade Özgürlüğünün Önemi

150. İfade özgürlüğü kişinin haber ve bilgilere,

başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden

dolayı kınanmaması, bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli

yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına

aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğünün

demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemde olduğunu daha önce pek çok kararında

açıklamıştır (Bekir Coşkun [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, §§ 33-35; Mehmet

Ali Aydın [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, §§ 42, 43; Tansel Çölaşan,

B. No: 2014/6128, 7/7/2015, §§ 35-38).

(b) Müdahalenin

Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygun Olması

151. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik

toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir

toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı olması gerekir (Bekir Coşkun,

§§ 53-55; Mehmet Ali Aydın, §§ 70-72; AYM, E.2007/4, K.2007/81,

18/10/2007).

152. Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal

ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli

olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak

kendisini göstermesi gerekmektedir (bazı farklılıklarla birlikte bkz. Bekir

Coşkun, § 51; Mehmet Ali Aydın, § 68; Tansel Çölaşan, § 51).

Somut olayda açıklanan ifadenin kişileri terör suçlarını işlemeye teşvik

ettiğinin ortaya konulması hâlinde başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan

müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı kabul edilebilir. O

hâlde çözümlenmesi gereken mesele, derece mahkemelerinin başvurucunun

açıkladığı düşüncelerle kişileri terör suçlarının işlenmesine teşvik ettiğini

ikna edici bir biçimde ortaya koyup koymadığı olacaktır.

153. Derece mahkemeleri, bireylerin fikirlerini ifade

etme hakları ile Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen meşru

amaçlar arasında adil bir denge sağlamalıdır (Bekir Coşkun, §§ 44, 47,

48; Hakan Yiğit, B. No: 2015/3378, 5/7/2017, §§ 58, 61, 66). Derece

mahkemeleri söz konusu dengelemeyi yaparken ve ifade özgürlüğüne yapılan

müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığını

değerlendirirken belirli bir takdir yetkisine sahiptir. Şüphesiz kullanılan

sözlerin bireylere, bir kamu görevlisine ya da toplumun bir kesimine karşı

şiddete teşvik mahiyetinde olması durumunda kamu otoritelerinin ifade

özgürlüğüne müdahale konusunda takdir marjları çok daha geniştir. Ancak bu

takdir payı, Anayasa Mahkemesinin denetimindedir (Kemal Kılıçdaroğlu, B.

No: 2014/1577, 25/10/2017, § 57).

154. Anayasa Mahkemesinin görevi, bu denetimi yerine

getirirken derece mahkemelerinin yerini almak değil onların takdir yetkilerini

kullanarak verdikleri kararların Anayasa'nın 26. maddesi açısından uygunluğunu

denetlemektir. Anayasa Mahkemesi bunu yaparken eldeki başvurunun koşulları ile

beraber özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları da gözönüne almaktadır (Zübeyde

Füsun Üstel ve diğerleri, § 76; Candar Şafak Dönmez, § 50).

(c) Şiddete

Teşvik

155. Anayasa Mahkemesi, eldeki başvurunun koşulları ile

beraber özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları da gözönüne alacaktır.

Terörizm olgusu insanlık tarihi kadar eskidir ve bugün ulusal sınırları aşarak

toplum ve devlet hayatının üzerinde sosyal ve ekonomik bakımdan büyük çapta

tahribatlara sebep olmaktadır. Herhangi bir amaca ulaşmak için propagandaya

yönelik ses getirici eylemlerle insanların öldürülmesi, insanlara korku ve

dehşet salınması olan terör; bireylerin temel hak ve özgürlüklerini, özellikle

temel bir hak olan yaşam hakkını ciddi bir şekilde tehdit etmektedir (Meki

Katar, § 59; Candar Şafak Dönmez, § 59).

156. Terörizmin hukuksal bir tanımının yapılmasında kimi

zorluklar bulunmakla birlikte Anayasa Mahkemesinin asıl görevi bir başvuruya

konu olayın terör suçu kapsamında kalıp kalmadığını değerlendirmek

değildir. Bundan başka PKK örgütünün de hâlen son derece tehlikeli, güvenlik

güçleri ile çatışmalara giren bir terör örgütü olduğu konusunda herhangi bir

tereddüt bulunmamaktadır.

157. Terör örgütleri ve destekçileri, görüşlerinin toplum

içinde yayılmasını ve fikirlerinin kökleşmesini hedefler; bu amacın

gerçekleşmesine yönelik her türlü vasıtaya başvurabilir. Terörün veya terör

örgütlerinin propagandasının da söz konusu vasıtalardan biri olduğunda kuşku

yoktur. Terör, başta ifade özgürlüğü olmak üzere demokratik toplumun tüm

değerlerine düşmandır. Bu nedenle terörizmi, terörü ve şiddeti meşrulaştıran,

öven ya da bunlara teşvik eden sözler ifade özgürlüğü kapsamında görülemez (Zübeyde

Füsun Üstel ve diğerleri, § 79; Ayşe Çelik, § 43; Sırrı

Süreyya Önder, § 61; Candar Şafak Dönmez, § 61).

158. Anayasa Mahkemesi daha önce Zübeyde Füsun Üstel

ve diğerleri kararında terör örgütünün propagandasını yapma suçunun

Türk hukukundaki görünümüne ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur. İlk olarak

3713 sayılı Kanun'un 7. maddesinde yapılan değişiklik ile terör örgütünün

propagandasını yapma suçu çok sayıda ve her türde ifadeyi kapsayacak şekilde

geniş yorumlanabilecek bir fiil olmaktan çıkarılmaya, terör örgütünün şiddet ve

tehdit yöntemlerini meşru gösterme veya övme ya da bu yöntemlere başvurmayı

teşvik etme şeklinde tanımlanarak suça hukuki belirlilik kazandırılmaya

çalışılmıştır. İkinci olarak Yargıtay da Türk hukukunda terör ile bağlantılı

her tür düşünce açıklamasının değil yalnızca terör örgütlerinin cebir, şiddet

veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere

başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapılmasının suç olarak kabul

edildiğini pek çok kez ifade etmiştir (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, 115-118;

bahsi geçen Yargıtay kararları için aynı kararda bkz. §§ 54-57).

159. İçinde şiddete başvurmayı cesaretlendirici ifadeler

yer almayan, terör suçlarının işlenmesi tehlikesine yol açmayan, çeşitli

grupların şiddete başvurmaksızın ulaşmayı düşündükleri toplumsal veya siyasal

hedeflere, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin düşünce açıklamaları

-ideolojik ve katı olarak nitelendirilseler bile- terörizmin propagandası

olarak kabul edilemez. Dolayısıyla sağ veya sol ideolojilere, anarşist ve

nihilist akımlara, toplumsal ve siyasal ortama veya sosyoekonomik

dengesizliklere, etnik sorunlara, ülke nüfusundaki farklılıklara, daha fazla

özgürlük talebine veya ülke yönetim biçiminin eleştirisine yönelik düşüncelerin

-devlet yetkilileri veya toplumun önemli bir bölümü için rahatsız edici olsa

bile- açıklanması, yayılması, aktif ve sistemli bir şekilde başkalarına

aşılanması, telkin ve tavsiye edilmesi ifade özgürlüğünün koruması altındadır (Zübeyde

Füsun Üstel ve diğerleri, § 81; Ayşe Çelik, § 44; Candar Şafak

Dönmez, § 63).

160. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi’nin 5. maddesinin

birinci paragrafında, terör suçunun işlenmesi için alenen teşvik

düzenlenmiştir. Buna göre doğrudan veya dolaylı yollardan terör suçunun

işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılmasının

cezalandırılması hedeflenmektedir. Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi’nin açıklayıcı

raporuna göre Sözleşme’nin temel özgürlüklerinin sınırlandırılması

yönündeki muhtemel riskin dikkatli bir şekilde analiz edilmesi için AİHM'in

Sözleşme’nin 10. maddesinin uygulamasına ilişkin içtihatlarına ve terörizmi

övme ve terörizme teşvike ilişkin ulusal hükümlerin uygulanması

hususunda devletlerin deneyimlerine özel bir dikkat göstermek gerekmektedir

(açıklayıcı rapor, § 88). Açıklayıcı raporda şiddet içeren terör suçlarına

doğrudan veya dolaylı teşvik teşkil edecek mesajlara yönelik belirli

sınırlamaların Sözleşme’ye uygun olduğu hatırlatılmıştır (açıklayıcı rapor, §

91).

161. Açıklayıcı raporda ayrıca terör suçlarının

işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede

olduğu meselesinin önemine de değinilmiştir. Açıklayıcı raporda dolaylı

teşvikin belirlenmesinde devletlerin belirli bir takdir yetkisi olduğu ifade

edilmiş ancak bir eylemin terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren

yöntemlerine başvurmayı teşvik etme olarak kabul edilebilmesi için eylem ile

iletilmek istenen mesajın terör suçlarının işlenmesine kışkırtmak niyetiyle ve

terör suçlarının işlenmesini savunarak bir veya birden fazla suçun işlenmesi

tehlikesine yol açacak şekilde kamuoyuna yayılmasının amaçlanması gerektiği

ifade edilmiştir (açıklayıcı rapor, §§ 97-100). Terör örgütünün propagandasını

yapma suçunda örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri belirli bir

yoğunlukta savunularak başkalarınca aynı davranışın gerçekleştirilmesi amaç

edinilmektedir (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 119; Sırrı

Süreyya Önder, § 63).

162. Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında

propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade

özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma

potansiyeli olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple Terörizmin Önlenmesi

Sözleşmesi'nin açıklayıcı raporunun 100. maddesinde ifade edildiği gibi bir

propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında

belirli oranda tehlikeye neden olduğunun gösterilmesi uygun olacaktır

(diğerleri arasından bkz. Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, § 84; Ayşe

Çelik, § 47; Sırrı Süreyya Önder, § 64; Meki Katar, §

53).

163. Terörle mücadelenin zorlukları ile birlikte terör

bağlamında yapılan açıklamaların karmaşıklığı ve muğlaklığı söz konusu

olduğunda düşünce açıklamalarının şiddete teşvik mahiyetinde olup olmadığı

yönündeki değerlendirmenin ancak açıklamanın yapıldığı bağlama, açıklamada

bulunan kişinin kimliğine, açıklamanın zamanına ve muhtemel etkilerine, açıklamadaki

diğer ifadelerin tamamına bir bütün olarak bakılarak yapılması gerektiği gözden

uzak tutulmamalıdır (bir milletvekilinin açık hava toplantısında terör

örgütünün kurucusu lehine söylediği sözlerin değerlendirildiği bir karar için

bkz. Sırrı Süreyya Önder, §§ 67-87; bir televizyon programında yapılan

açıklamaların terör örgütü propagandası olduğu iddiasının değerlendirildiği bir

karar için bkz. Ayşe Çelik, §§ 49-51; içeriğinde terör propagandası

yapıldığı ileri sürülen bir kitabın toplatılmasının değerlendirildiği bir karar

için bkz. Abdullah Öcalan [GK], B. No: 2013/409, 25/6/2014, §§ 100, 101;

içeriğinde terör propagandası bulunduğu iddia edilen bir gazete makalesinin

değerlendirildiği bir karar için bkz. Ali Gürbüz ve Hasan Bayar, B. No:

2013/568, 24/6/2015, § 64; bir basın açıklamasının terör örgütünün

propagandasına dönüştüğü iddiasının değerlendirildiği bir karar için bkz. Mehmet

Ali Aydın, § 77).

(d) Somut

Olayın Değerlendirilmesi

164. Somut olayda derece mahkemelerinin gerekçeleri

incelendiğinde başvurucunun mahkûmiyetinde "örgüt mensuplarının silahlı

fotoğrafının görsel olarak kullanılmasına" ve "örgütün cebir

ve şiddet içeren eylemlerini meşru gösteren ve teşvik eden ifadeler içerdiği

anlaşılan ve PKK silahlı terör örgütünce yayımlanan bir açıklamanın yer aldığı

haberi" paylaşmasına (bkz. §§ 15, 20) dayanıldığı anlaşılmaktadır.

Başvurucu bu paylaşımı nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan

2 yıl 6 ay hapis cezasıyla mahkûm edilmiştir.

165. Öncelikle belirtmek gerekir ki -terör örgütleri veya

mensupları tarafından yapılsa dahi- herhangi bir düşünce açıklaması bu

açıklamanın içeriğinden, bağlamından ve nesnel anlamından bağımsız bir

değerlendirmeye tabi tutulup kategorik olarak ifade özgürlüğü kapsamı dışında

bırakılamaz. Bu bakımdan Anayasa Mahkemesi yukarıda belirtilen ilkeler

çerçevesinde başvurucunun cezalandırılmasına neden olan paylaşımına konu

haberin ve yorumunun içeriğini, bağlamını değerlendirecektir.

166. Bahse konu sosyal medya paylaşımında bir haber

sitesinin -hâlen erişim imkânı bulunan- bir haberinin paylaşıldığı ve söz

konusu haber içeriğinde PKK'nın bir açıklama yayımladığına ve bu açıklamada

"Kürt sorununun" çözümü için devletin adım atması ve oylama

konusu yapılmaktan çıkarılması gerektiğinin, adım atılması hâlinde "1

ayda barışın geleceğinin ve kardeşlik içinde çözüm özleminin

gerçekleştirileceğinin" belirtildiğine vurgu yapıldığı görülmektedir.

Ardından HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken'in söz konusu açıklama hakkındaki

"çözüm sürecinin yeniden başlama umudu" şeklinde görüşlerine

yer verilen haberde ayrıca PKK'nın yaptığı açıklamada "Dolmabahçe

Mutabakatı'nın reddedilmesi ve örgüt lideri Abdullah Öcalan’ın tecritte

olmasının eleştirildiği" belirtilmiştir. Haberin devamında ise eski

Başbakan Yardımcısı ve eski TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın süreçte kendilerinin

"iyi niyetli" olduğuna, buna karşın "HDP ve Kandil'in

çok kötü niyetli" olduğuna ve bu nedenle sürecin devam etmediğine

yönelik görüşlerine ayrıntılı biçimde yer verilmiştir.

167. Her ne kadar ilk derece mahkemesinin gerekçesinde

"internet sitesinde yazmış olduğu yazıyı" denmiş ise de

başvuruya konu haberi başvurucunun yazmadığı, yalnızca paylaştığı açıktır.

Diğer yandan haberde PKK'nın açıklaması aynen yayımlanmamış, yalnızca

habercilik tekniği ile açıklama özetlenerek haber değeri olduğu düşünülen ve

PKK'nın devlet yetkililerine çağrısına ilişkin kısmı alıntılanmıştır. Bundan

başka haberde çözüm sürecinin aktörlerinden muhalif bir milletvekilinin

açıklama hakkındaki görüşü ile Hükûmetin çözüm sürecinde de rol almış bir

mensubunun PKK'nın Kürt sorununun çözümüne ilişkin açıklamalarının samimi

olmadığı yönündeki değerlendirmelerine de yer verilmiştir. Böylece başvuruya

konu internet yazısında PKK terör örgütünün Kürt sorununun çözümüne ilişkin

yeni bir süreç başlatılması yönündeki -Hükûmete yönelik- çağrısı

haberleştirilirken konuyla ilgisi olduğu düşünülerek Hükûmetin ve muhalif bir

siyasetçinin görüşlerine de ayrı ayrı yer verilmiştir.

168. Söz konusu haber (bkz. § 13) incelendiğinde haberde

şiddete teşvik olarak yorumlanabilecek, doğrudan veya dolaylı yollardan terör

suçunun işlenmesi tehlikesine yol açabilecek herhangi bir ifade bulunduğu

tespit edilemediği gibi başvurucunun söz konusu haberi paylaşma biçiminde ve

haberi paylaşırken kullandığı cümlede şiddete teşvik olarak yorumlanabilecek

herhangi bir ifadeye de rastlanmamıştır. Başvurucu, söz konusu haberi ve haber

içeriğinde yer alan açıklamayı kendi siyasi perspektifini de belli ederek

"Bu çağrı hakkıyla değerlendirilmeli, bu işin sonu yok..! 'Öcalan devreye

girerse olur' diyorlar" şeklindeki yorumuyla çözüm sürecinin (bkz. §

11) tekrar başlaması gerektiğine yönelik haberde yer alan açıklamanın ciddi

biçimde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmekle yetinmiştir.

169. Bunun yanında başvurucunun paylaştığı haberde

yer verilen fotoğrafın da ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Öncelikle söz

konusu fotoğrafın başvurucunun seçimi olmadığı, paylaştığı haberde yer aldığı

hatırlanmalıdır. İkinci olarak terör örgütünün üzerlerinde üniforma ve

ellerinde silahlar bulunan mensuplarının bir fotoğrafının terör örgütünün cebir,

şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu

yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde paylaşılmasının terör örgütünün

propagandasını yapma suçunu oluşturacağında kuşku bulunmamaktadır. Buna karşın

haberde yer verilen fotoğraf, somut olayda kullanıldığı haber içeriğinden

bağımsız değerlendirilmemelidir. Diğer bir ifadeyle yukarıda yapılan

açıklamalar ışığında haberde kullanılan dilde şiddete teşvik eden bir yön

bulunmadığı gözönüne alındığında bahse konu fotoğrafın kullanılma amacının

kullanılma biçimi ve bağlamıyla birlikte değerlendirildiğinde terör örgütünün

cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterme, övme ya da teşvik

etmek değil -ulusal yayınlarda yaygın biçimde başvurulduğu gibi- bir haber

yapma tekniği olarak habere dikkat çekicilik ve inandırıcılık katmak olduğu

söylenebilir. Zira haberde yer alan fotoğrafın benzerlerine ulusal yayın yapan

yazılı ve görsel basın yayın organlarında sıkça yer verildiği görülmektedir.

170. İlk derece mahkemesi ve Yargıtay, mahkûmiyet

gerekçesinde paylaşımın yapıldığı zamana da dikkat çekmiştir. Çoğu durumda bir

açıklamanın yapılma zamanı açıklamanın bağlamının belirlenmesinde ve böylece

düşünce açıklamasının şiddete teşvik olarak yorumlanıp yorumlanamayacağında

kritik bir önemdedir. Bununla birlikte somut olayda başvurucunun "bu

paylaşımın çözüm süreci bittikten çok sonra", "devlet

güçlerinin ülkenin güneydoğu bölgesinde terörle mücadelesinin sürdüğü dönemde"

(bkz. § 15) ve "hendek olaylarının sona ermesinden sonra" söz

konusu paylaşımı yapmış olmasının paylaşımı hangi surette terör örgütlerinin

cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu

yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapılması olarak

yorumlanmasına neden olduğu açıklanmamıştır.

171. Gerçekten de gerek PKK'nın açıklamasının ve T24

internet sitesinin haberinin gerekse başvurucunun paylaşımının güvenlik

güçlerinin terör örgütü ile yürüttükleri silahlı mücadelenin yoğunlaştığı bir

dönemin ardından yapıldığı anlaşılmaktadır. Demokratik açılım sürecinin

ardından şiddetli bir çatışma dönemine girilmiş ve başvuruya konu açıklamanın

yapıldığı tarihe kadar gelen hendek olayları olarak isimlendirilen süreçte

güvenlik güçleri terör örgütünün etkinliğini önemli ölçüde kırmıştır (bkz. §

11). Terör örgütünün başvuruya konu açıklaması tam bu dönemde yayımlanmıştır.

172. Haberin "PKK, Kürt sorununda gelinen aşamayı

ve bundan sonraki süreci değerlendirdiği bir açıklama yayımladı. Açıklamada,

Kürt sorununun çözümü için devletin adım atması gerektiği ve adım atılması

halinde 1 ayda barışın geleceği öne sürüldü. Açıklamada, Kürt sorununun

araçsallaştırma ve oylama konusu yapılmaktan çıkarılması halinde Türkiye'deki

halklarla kardeşlik içinde çözüm özleminin gerçekleştirileceği ifade

edildi." biçimindeki üç cümleden ibaret olan ilgili kısmında şiddete

çağrı bulunmadığı anlaşılmaktadır.

173. Dolayısıyla gerek söz konusu haberin içeriği

yönünden ve gerekse başvurucunun paylaşımının zamanlaması yönünden terör

suçlarının işlenmesine kışkırtmak ve terör suçlarının işlenmesini savunmak

amaçlarının bulunduğu, terör suçlarının işlenmesi tehlikesine yol açıldığı

söylenemez. Böyle bir haber ve paylaşımın terör örgütünün cebir, şiddet veya

tehdit içeren yöntemlerine başvurmayı ne surette teşvik ettiği derece

mahkemelerinin gerekçelerinde gösterilebilmiş değildir.

174. Yargıtay ise başvurucunun sosyal medya paylaşımında

PKK terör örgütünce yayımlanan bir açıklamanın yer aldığı habere link vermesini

"açıklamanın sahiplenilmesi" ve "PKK terör örgütünün

meşru gösterilmeye çalışılması" olduğunu kabul etmiştir. Yargıtaya

göre terör örgütünce yayımlanan bir açıklamanın yer aldığı haberin

paylaşılmasında "örgütün siyasi veya sosyal etkinliğini artırmak,

sesinin kitlelere duyurulmasını sağlamak, örgütün başa çıkılması imkansız bir

güç olduğu ve amacına ulaşabileceği kanaatini toplum üzerinde oluşturmak,

halkın örgüte sempatisini artırmak ve aktif desteğini sağlamak" amacı

bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin bir açıklamanın şiddete teşvik olarak

nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin belirlenmesi için yukarıda değinilen

kararlarında ifade edilen kriterler somut olayla hiçbir bağlantı kurulmadan ve

öngörülen amacın dışında kullanılarak başvurucunun cezalandırılması yoluna

gidilmiştir.

175. Önemle belirtilmelidir ki bir terör örgütünün siyasi

veya sosyal etkinliğini artırdığından, sesinin kitlelere duyurulmasını, halkın

örgüte sempatisini ve aktif desteğini sağladığından bahisle bir düşünce

açıklamasına müdahale edilebilmesi için açıklamanın doğrudan veya dolaylı

yollardan terör suçunun işlenmesi tehlikesine de yol açması, şiddet yollarına

başvurmayı veya kanlı eylemleri tavsiye etmesi, terör eylemleri yapılmasını

haklılaştırması ve belli kişilere karşı derin ve akıl dışı bir kin saikiyle

şiddet yoluna başvurmayı teşvik etmesi gerekir. Buna karşılık Yargıtay

kararında bu konuda bir değerlendirme yapılmadığı gibi hâlen yayında olan

başvuruya konu haberin paylaşılmasının hangi surette örgütün başa çıkılması

imkânsız bir güç olduğu veya örgütün amacına ulaşabileceği kanaatini toplum

üzerinde oluşturduğuna ilişkin de bir belirlemede bulunulmamıştır.

176. Yargıtayın gerekçesi bağlamında ilk olarak, herhangi

bir açıklamanın sırf yasa dışı bir örgüte ait olmasının ifade özgürlüğüne

yapılan müdahaleyi otomatik olarak haklı göstermeyeceğinin altı çizilmelidir.

Bunun sebebi şiddete teşvik edici olmayan bu tür açıklamaların ülkede yürüyen

siyasi tartışmaların bir parçası olma ihtimalidir. Siyasi tartışmaların

kısıtlanması ve engellenmesi ise demokratik bir toplumun varlığını imkânsız

hâle getirir. Oysa demokrasi, terör eylemleri yapmayı ve şiddete başvurmayı

övücü veya kanunlara aykırı davranmayı teşvik edici olmadığı sürece her türlü

haber ve görüşün açıklanabilmesine imkân verir.

177. Türkiye kırk yılı aşkın bir süredir başta PKK terör

örgütü olmak üzere pek çok terör örgütünün neden olduğu sancılı süreçlerden

geçmektedir. Terör tehlikesi bu süreç boyunca her zaman siyasetin ve kamuoyunun

öncelikli konusu olmuştur. Bu sebeple demokratik bir toplumda haber niteliği

taşıdığında kuşku bulunmayan, kin ve düşmanlığı tahrik olarak

değerlendirilemeyecek olan başvuruya konu açıklamayı ve benzeri açıklamaları

herkesin bilmeye hakkı vardır. Yalnızca toplumsal ve siyasal sorunlara değil

aynı zamanda devletin terör örgütleriyle haklı mücadelesinin kapsamına ve

terörün neden olduğu şiddet sarmalının arkasındaki saik ve motivasyonun

bilinmesine ilişkin bilgilerin açıklanması ve yayılması çabalarının da ifade

özgürlüğünün kapsamında bulunabileceği gözardı edilmemelidir.

178. Yargıtayın gerekçesi bağlamında ikinci olarak

özellikle ülkemizin güneydoğusunda yoğunlaşmakla birlikte başta büyük şehirler

olmak üzere hemen her bölgede geçmişte görülen ve gelecekte görülme tehlikesi

bulunan terör eylemleri nedeniyle güvenlik durumunu kötüleştirebilecek

açıklamalara ve eylemlere müsamaha gösterilmesi düşünülemez. Gerçekten de

Anayasa Mahkemesinin birçok kararında ifade edildiği gibi Anayasa'nın 26. ve

28. maddeleri tamamen sınırsız bir ifade özgürlüğünü garanti etmemektedir.

Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sınırlamalara uyma

yükümlülüğü, ifade özgürlüğünün kullanımına hem bireyler hem de basın için

geçerli olan bazı görev ve sorumluluklar getirmektedir (Erdem Gül ve

Can Dündar [GK], B. No: 2015/18567, 25/2/2016, § 89; R.V.Y. A.Ş., B.

No: 2013/1429, 14/10/2015, § 35; Hakan Yiğit, § 50). Bu nedenle devlete

karşı şiddet kullanma yoluna giden terör örgütlerinin veya bunların üye ya da

yöneticilerinin görüşleri yayımlanırken medya özenle hareket etmelidir.

179. Basının kendisi için konulmuş sınırlamalara uyması

gerekmesine rağmen toplum ve devlet hayatını ilgilendiren meselelerde bilgi

vermesinin bir demokrasinin düzgün bir şekilde işlemesinin sağlanmasına ilişkin

temel görevi bağlamında bir zorunluluk olduğu da hatırda tutulmalıdır. Basının

anılan bilgileri ve fikirleri bildirme zorunluluğunun yanı sıra halkın da

bunları almaya hakkı vardır (İlhan Cihaner (2), B. No: 2013/5574,

30/6/2014, §§ 56-58, 82; Nihat Özdemir [GK], B. No: 2013/1997, 8/4/2015,

§§ 45-47, 57, 58). Basın özgürlüğü, kamuoyunun ilgisinde olan kişilerin fikir

ve tutumlarının keşfedilmesi ve terör gibi kamuoyunu yakından ilgilendiren

meselelere ilişkin bir kanaat oluşturulması için en iyi araçlardan birini

sağlamaktadır. Her durumda şiddet tehlikesinin baş göstermesinin söz konusu

olduğu durumlarda basın özgürlüğü ve kamuoyunun bilgilenme hakkı ile güvenliğin

sağlanmasının gerekleri arasında dikkatli bir denge kurmak özel önem arz eder.

180. Buna karşın yukarıdaki değerlendirmelerin ve

dengelemenin hiçbiri yapılmadan -içinde şiddete tahrik olarak yorumlanabilecek

ifadeler geçmeyen bir açıklamanın yer aldığı- somut başvuruya konu haberin

paylaşılmasına, açıklamanın sırf yasa dışı bir örgüte veya bir suçluya ait

olduğundan bahisle açıklamanın sahiplenilmesi olarak nitelendirilip

müdahale edilmesi ifade özgürlüğünün ihlalini oluşturmuştur. Haber niteliği

olduğu yönünde tereddüt bulunmayan terör örgütüne ait bir açıklamanın üstelik

karşıt siyasetçilerin görüşleri ile birlikte haberleştirilmesinin terör

örgütünün meşru gösterilmeye çalışılması olarak kabul edilmesi basının

temel görevlerini yerine getirmesini ve haberciliği imkânsız kılabilecektir.

181. Yargıtayın gerekçesi bağlamında üçüncü olarak belirtmek

gerekir ki devlet yetkilileri veya toplumun büyük çoğunluğunca hoş

karşılanmaması, ifade ve basın özgürlüklerinin kapsamında olduğunda şüphe

bulunmayan ve süregelen durumlarla ilgili olarak toplumu farklı bir

perspektiften bilgilendiren haberlere ve düşünce açıklamalarına yapılan

müdahaleleri haklı göstermek için tek başına yeterli kabul edilemez. Kamu

gücünü kullanan organlar ve mahkemeler -başvuruya konu haberde yer alan

görüşler şiddete teşvik olarak vasıflandırılamayacağı için- benzer haber ve açıklamaları

ulusal güvenliğin korunması, suç ve asayişsizliğin önlenmesi gibi amaçları

gerekçe göstererek yaptırıma bağlamak suretiyle halkın bu hususlarda haber alma

hakkını kısıtlamamalıdır.

182. Başvurucu, ulusal ölçekte yayın yapan bir internet

haber sitesinde daha önce yayımlanmış bir haberi yalnızca paylaşması nedeniyle

cezalandırılmıştır. Mevcut başvurudaki paylaşımın yapıldığı tarihte başvuruya

konu edilen PKK terör örgütünün açıklamasının zaten halka açıklanmış olduğu

gözardı edilmiştir. Bu habere ilişkin olarak herhangi bir soruşturma

başlatıldığı veya tedbire başvurulduğu da tespit edilememiştir. Paylaşılması

dolayısıyla başvurucunun cezalandırıldığı haber hâlen yayındadır. Dolayısıyla

yayımlandığı 2016 yılından beri haberin hiçbir suçlama ile karşılaşmadığı da

gözetildiğinde mahkemelerin başvurucunun cezalandırılmasına ilişkin amaçlarında

varsaydıkları durumların esasında bulunmadığı anlaşılmaktadır.

183. Somut olayda ilk derece mahkemesi (bkz. § 15) "paylaşımın

içeriği ve yanındaki görseli", Yargıtay 16. Ceza Dairesi ise (bkz. §

20) "örgütün cebir ve şiddet içeren eylemlerini meşru gösteren ve

teşvik eden ifadeler içermesini" dikkate alarak başvurucuyu

mahkûm etmiştir. Derece mahkemeleri ve Yargıtay terör örgütünün cebir, şiddet

veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren, öven ya da teşvik eden

ifadelerin neler olduğunu somut biçimde belirtmemiş; açıklamanın gerçek

etkilerinin neler olduğunu dikkate almadan sırf bir terör örgütü tarafından

yapılmış olması nedeniyle içeriğinden bağımsız ve kategorik olarak terör

örgütünün propagandasını yapma suçunun oluştuğu kanaatine varmıştır.

184. Yukarıdaki açıklamalar dikkate alındığında derece

mahkemeleri ve Yargıtayın başvurucunun terör örgütünün propagandasını yapma

suçundan mahkûmiyetinin zorunlu toplumsal bir ihtiyaca karşılık

geldiğini ilgili ve yeterli bir gerekçe ile ortaya koyduğunun

kabul edilmesi mümkün olmamıştır.

185. Bu itibarla başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan

müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna

ulaşılmıştır. Anayasa'nın 26. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmesi

gerekir.

C. Başvurucunun

Diğer İddiaları

186. Başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma

hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna ulaşıldığından adil

yargılanma hakkı kapsamındaki diğer şikâyetlerinin ayrıca değerlendirilmesine

gerek görülmemiştir.

D. 6216 Sayılı

Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

187. 30/11/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin

ilgili kısmı şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal

edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde

ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir.”

188. Başvurucu; ihlalin tespiti, yeniden yargılama, maddi

ve manevi tazminata hükmedilmesi taleplerinde bulunmuştur.

189. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B.

No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl

ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi

diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine

getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına

geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına da

işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506,

7/11/2019).

190. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal

edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle

getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için

ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması,

ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan

kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların

giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması

gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

191. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için

yapılması gerekenlere hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi

gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve işlemlerden, yargısal işlemlerden veya

yasama işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının belirlenmesi uygun giderim

yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır (Mehmet Doğan, §

57).

192. Mevcut başvuruda seçilme ve siyasi faaliyette

bulunma hakkı yönünden ulaşılan ihlal 24/6/2018 tarihinde yapılan 27. Dönem

Milletvekili Genel Seçimi'nde milletvekili seçildiği hâlde başvurucu hakkında

derdest bulunan ceza davasında yargılamaya devam edilmesi ve ardından

mahkûmiyet kararı verilmesinden, ifade özgürlüğü yönünden ulaşılan ihlal ise

derece mahkemelerinin başvurucuya terör örgütünün propagandasını yapma suçundan

2 yıl 6 ay hapis cezası verilmesinden kaynaklanmıştır.

193. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı veya

mahkemenin ihlali gideremediği durumlarda Anayasa Mahkemesi 6216 sayılı

Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük’ün 79. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili

mahkemeye gönderilmesine hükmeder.

194. Anayasa Mahkemesi Kadri Enis Berberoğlu

(3) (aynı kararda bkz. § 98) kararında ihlal kararlarının gereklerinin

yerine getirilmesi usulü üzerine bazı açıklamalarda bulunmuştur. İhlal kararı

üzerine, devam eden ihlalin sonuçlarını gidermek üzere derece mahkemelerince

gerçekleştirilmesi gereken yargısal işlemlerin bütününe 6216 sayılı Kanun'un

48. maddesinde "yeniden yargılama" denilmiştir. Anayasa

Mahkemesinin yapılmasına hükmettiği yeniden yargılama kurumu usul

kanunlarındaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olup aşağıda

sayılan bazı özellikleri gösterilmiştir:

i. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırması için

yeniden yargılama yapmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar

verilmesi hâlinde ilk derece mahkemesi taraflarca başvuru yapılmasını

beklemeksizin yeniden yargılamaya ilişkin işlemleri başlatmak zorundadır (Aligül

Alkaya ve diğerleri (2), § 58; Kadri Enis Berberoğlu (2), §

134).

ii. Yeniden yargılama yapılması kararı kendisine ulaşan

derece mahkemesinin yeniden yargılama sebebinin varlığı hususunda herhangi bir

takdir yetkisi olmadığı gibi yeniden yargılama yapılacak hâllerde usul

hukukundaki yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak bir kabule

değerlik incelemesi aşaması da bulunmamaktadır (Aligül Alkaya ve diğerleri (2),

§ 58; Kadri Enis Berberoğlu (2), § 134).

iii. Zira 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2)

numaralı fıkrasının "tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir" biçimindeki birinci

cümlesi uyarınca Anayasa Mahkemesi ihlal kararı ile birlikte yeniden yargılama

yapılmasına bizzat karar vermektedir.

iv. Bu sebeple dosyanın yeniden yargılama yapmak üzere

kendisine gönderildiği derece mahkemesinin yeniden yargılama yapılması

yönünde karar alması gerekmez, derece mahkemesi doğrudan yeniden yargılama

işlemlerini başlatır (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), § 59; Kadri

Enis Berberoğlu (2), § 135).

v. Anayasa Mahkemesinin yeniden yargılama yapılmasına

karar vermesi muhakkak duruşma açılması gerektiği şeklinde anlaşılamaz. 6216

sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasının "yeniden

yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında

açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya

üzerinden karar verir" biçimindeki son cümlesi uyarınca Anayasa

Mahkemesince tespit edilen ihlalin giderimi, işin niteliğine ve ihlalin

giderimi için Anayasa Mahkemesinin yapılmasını istediği işlemlerin çeşidine

veya ilgili yargı yolunun imkân ve zorunluluklarına göre dosya üzerinden

yargısal işlemlerin yapılması biçiminde olabileceği gibi yargılamanın duruşma

açarak yeniden yapılması şeklinde de olabilir. Hangi yöntemle ihlalin

sonuçlarının giderileceği belirlenirken elbette ihlalin niteliği nazara

alınarak bir değerlendirme yapılmalıdır (Aligül Alkaya ve diğerleri (2),

§ 59).

vi. Kural olarak ilgili merci ihlal kararının niteliğini

dikkate alarak bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için gerekenleri

kendisi takdir edebilir. Ancak 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin

"İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir." biçimindeki (1)

numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi ihlal kararı ile birlikte ihlalin

ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere de hükmetmiş

ise ilk derece mahkemesi veya kamu gücünü kullanan organların "yapılması

gerekenlerin" gerekliliği veya yerindeliği konusunda bir takdir payı

bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması

için alınması gereken tedbiri veya yöntemi açıkça gösterdiğinde ilgili merci

bunun gereklerini yapmak zorundadır (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, §

82; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), § 60).

vii. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin bir ihlal kararı

kendisine ulaşan mahkemenin anayasal ve yasal yükümlülüğü, Anayasa Mahkemesinin

ihlal kararlarının uygunluğunu veya yerindeliğini sorgulamak

değil ihlalin sonuçlarını gidermek üzere ilgili usul hukukunun imkân ve

gereklilikleri çerçevesinde yargısal işlemlere başlamaktır (Wikimedia

Foundation Inc. ve diğerleri [GK], B. No: 2017/22355, 26/12/2019, § 102; Mehmet

Doğan, §§ 58, 59; Aligül Alkaya ve diğerleri (2), § 57).

viii. Son olarak 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2)

numaralı fıkrasında yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkemenin Anayasa

Mahkemesince belirleneceği ifade edilmiştir. Zira kurala göre ihlali ve

sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmasına karar

verildiğinde dosya ihlale neden olan kararı veren mahkemeye değil ilgili

mahkemeye gönderilmelidir. Bu sebeple somut başvurunun koşullarını, ihlalin

niteliğini, ihlal nedeniyle meydana gelen ve ortadan kaldırılması gereken

sonuçlara göre Anayasa Mahkemesi yeniden yargılamayı yapacak olan mahkemeyi

ilgili usul hukukunun kurallarını da gözeterek belirleme yetkisini haizdir (Kadri

Enis Berberoğlu (3), § 98).

195. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararını gönderdiği ilk derece mahkemesinin seçilme

ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile ifade özgürlüğü ihlallerinin giderimi

için yapması gereken zorunlu işlemler şunlardır:

i. Yeniden yargılama işlemlerine başlanması,

ii. Mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulması ve ceza

infaz kurumundan tahliyesinin sağlanması,

iii. Başvurucunun hükümlü statüsünün sona erdirilmesi,

iv. Yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi

(aynı yöndeki karar için bkz. Enis Berberoğlu (3), §§ 99, 100, 140).

196. Bu bağlamda ayrıca başvurucunun yasama

dokunulmazlığı kaldırıldığı takdirde devam olunacak yeniden yargılamada

ifade özgürlüğü bakımından Anayasa Mahkemesini ihlal sonucuna ulaştıran

nedenleri gideren, ihlal kararında belirtilen ilkelere uygun yeni bir karar

verilmesi gerekmektedir.

197. Bu sebeple kararın bir örneğinin yeniden yargılama

yapılmak üzere Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar

verilmiştir.

198. Diğer taraftan mevcut başvuruda seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkı yönünden ulaşılan ihlal, yasama dokunulmazlığına

ilişkin olarak Cumhuriyet savcılıklarının veya derece mahkemelerinin Anayasa'ya

uygun yorum yapmalarına imkân verecek açıklıkta bir Anayasa veya kanun hükmünün

bulunmamasından kaynaklanmıştır.

199. Anayasa'nın 14. maddesindeki durumlar

kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle yetkili adli

makamlarca yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönteminin hukuk

aleminde etkin bir şekilde uygulanabilmesi için gerek 14. maddedeki durumlar

kapsamına giren suçların belirlenmesi ve gerekse de usul ve esasa ilişkin

güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulması konusunda takdir yetkisi

yasama organına aittir.

200. Bununla birlikte böyle bir kanunun çıkartılmaması

anayasal bir boşluk meydana getirmeyecektir. Zira Anayasa'nın 83. maddesinin

ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisçe kaldırılması usulünün

tüm suçlar yönünden uygulanması mümkündür.

201. Bu itibarla başvurucunun yargılama sırasında

milletvekili olması, başvuruya konu olayın dokunulmazlığın istisnalarından

birini oluşturması ve Anayasa Mahkemesi kararının bu konudaki anayasal ve yasal

belirsizliği ortaya koyması nedeniyle kararın bir örneğinin bilgi için yasama

organına gönderilmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

202. Öte yandan somut olayda ihlalin tespit edilmesinin

başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı

açıktır. Dolayısıyla eski hâle getirme kuralı çerçevesinde ihlalin bütün

sonuçlarıyla ortadan kaldırılabilmesi için ifade özgürlüğü ile seçilme ve

siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlali nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle

giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 30.000 TL

manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

203. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi

için başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge

sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi

gerekir.

204. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 852,20 TL harç

ve 3.600 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 4.452,20 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2. İfade özgürlüğünün ihlal edildiğine ilişkin iddianın

KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. 1. Anayasa'nın 67. maddesinde güvence altına alınan

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

2. Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade

özgürlüğünün İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin seçilme ve siyasi faaliyette

bulunma hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlalinin sonuçlarının ortadan

kaldırılması için başvurucunun yeniden yargılanmasına başlanması, mahkûmiyet

hükmünün infazının durdurulması ile yeniden yapılacak yargılamada durma kararı

verilmesi şeklindeki işlemlerin yerine getirilmesi için Kocaeli 2. Ağır Ceza

Mahkemesine (E.2017/490, K.2018/80) GÖNDERİLMESİNE,

D. Kararın bir örneğinin bilgi için Türkiye Büyük Millet

Meclisi Başkanlığına GÖNDERİLMESİNE,

E. Başvurucuya net 30.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

F. 852,20 TL harç ve 3.600 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 4.452,20 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

G. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun

Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 1/7/2021 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

FARKLI GEREKÇE

Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fırkasında yer alan

ve suç soruşturma ve kovuşturmasına devam noktasında milletvekili

dokunulmazlığının kaldırılmasının gerekmediği iki halden bir tanesi olan

“Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumların” hangi suçlara tekabül ettiğine

dair yasama tarafından bir belirleme yapılmamış olmasına rağmen hükmün bu

haliyle de soruşturma ve kovuşturma mercileri tarafından uygulanabilir olduğunu

değerlendirmekteyiz.

Şüphesiz yasamanın konuya müdahil olarak belli kriterler

dahilinde 14 üncü maddenin kapsamına hangi suçların girdiğine dair bir liste

ihdas etmesi belirlilik ve öngörülebilirlik açısından daha olumlu bir seçenek

olacaktır.

Ancak bu belirlemenin yargı kararlarıyla yapılması kısmi

bir belirsizliğe neden olsa da bu durum içtihatların oluşturulması aşamasına

yönelik dönemsel bir belirsizlikten öteye geçmeyecektir.

Diğer taraftan Anayasa hükmünün muhtevasından kaynaklanan

belirsizliklerin oluşturduğu zorluklar yasama organı açısından da geçerlidir.

Yapacağı her türlü belirleme anayasal düzeyde tartışmalara konu olabilecektir.

Anayasayı nihai olarak yorumlamak Anayasa Mahkemesinin

yetkisinde olmakla birlikte, bir çok makam kurul, organ ve kişi Anayasa

hükümlerini kendi görev alanlarıyla ilgili olarak yorumlamak ve uygulamak

durumundadırlar. Yargılama mercilerinin de gerektiğinde bu yorumu yapmaları

gayet doğaldır.

Öte yandan, anayasa hükümlerinin özellikleri gereği

kanunlara kıyasla daha genel düzenlemeler olduğunda bir tereddüt

bulunmamaktadır. Onların bu nitelikleri hükümlerinin uygulanmama gerekçesi

olmamalıdır.

Konuyu aşağıdaki şekilde örneklendirmek mümkündür:

Somut olayda inceleme konusu kapsamında olmadığı için

üzerinde değerlendirme yapılmayan “ağır cezayı gerektiren suçüstü hali” durumu

ilk bakışta daha belirgin ve rahat uygulanabilir bir hüküm gibi gözükmekle

birlikte, içeriğinde bir çok müphem noktayı da barındırmaktadır. 5271 sayılı

Ceza Muhakemesi Kanununda suçüstü hali tanımlanmış olmakla birlikte bunun ağır

cezayı gerektiren versiyonu belirgin değildir.

Özellikle 2005 yılında 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun

yürürlüğe girmesi ile ağır hapis yaptırımı mevzuatımızdan çıkartılmıştır. Buna

bağlı olarak ağır hapis cezasını gerektiren fiiller bu kapsamdadır denilme

imkânı da ortadan kalkmıştır.

Ağır ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçlar ağır

cezayı gerektiren suçüstü kavramına dahildir şeklinde ki bir kabulde de bir

takım belirsizlikler olacaktır. Avukatların görevleri nedeniyle işledikleri her

türlü suçun yargılamasının ağır ceza mahkemelerinde yapılacağı dikkate

alındığında suçüstü hükümlerinin geçerli olduğu her suç ithamı avukatlar

açısından ağır cezayı gerektiren bir suçüstü hali olarak

değerlendirilebilecektir.

Dile getirilen bu belirsizlikler söz konusu hükmün

uygulanmasında bir takım zorluklar ortaya çıkartsa da, bu durum Anayasanın bu

hükmünün uygulanmama gerekçesi olamaz. Somut olay temelli gidildiğinde adam

öldürme suçu gibi bir eylemin ağır cezayı gerektiren suçüstü hali kapsamında

kalacağı hususu her türlü tereddütten varestedir.

Anayasanın 14 üncü maddesine hangi suçların gireceği

noktasının belirginleşmesinde de yargı kararlarının belirleyici olacağında bir

tereddüt bulunmamaktadır. Zira içtihat hukukunun ağırlıklı olarak uygulandığı

sistemlerde de ceza hukukunun çok önemli kavramlarındaki belirginleşme yargı

kararlarıyla sağlanmaktadır.

Benzer bir uygulama ülkemiz açısından da söz konusudur.

Bilindiği gibi bir oluşumun terör örgütü olarak kabul edilmesi noktasında yasal

olarak belirlenmiş bir usul bulunmamaktadır. Yıllardır kabul edildiği haliyle,

bir oluşuma terör örgütü nitelendirmesinin yapılması yargı kararlarıyla

olmaktadır.

İlk yargı kararı verilene kadar terör örgütü kabul

edilmeyen bir oluşumun faaliyetlerine iştirak eden kişiler açısından kısmi ve

dönemsel bir belirsizlik hatta öngörülemezlikten bahsedilse de bu durum oluşan

ilk içtihatla birlikte ortadan kalkmaktadır.

Bu noktada önemli olan husus, içtihatların üzerine inşa

edilebileceği asgari bir kanuni alt yapının mevcut olması gerekliliğidir.

Anayasanın 14 üncü maddesine bakıldığında, söz konusu

uygulamaya temel teşkil edecek yeterlilikte yasal bir takım kıstasların

bulunduğu açıktır.

Öncelikli olarak isnat edilen suçların soruşturmasına

seçimlerden önce başlanılmış olması somut ve öngörülebilir bir kıstastır. Bunun

yanında bu unsur ilgililerine objektif bir güvence de sağlamaktadır. Kötü

niyetli olarak, milletvekili seçilme ihtimali bulunan bir kişiyi elimine etmek

için ön alınarak seçim öncesi 14 üncü madde kapsamında bir soruşturma

başlatılması ihtimal dahilinde olmakla birlikte hayatın doğal akışına göre çok

mümkün gözükmemektedir.

İkinci önemli bir kriter ise soruşturma konusu

faaliyetlerin Anayasanın 14 üncü maddesinde tanımlanan durumlarla ilgili suç

nitelendirmeleriyle alakalı olma gerekliliğidir.

14 üncü madde kapsamında dile getirilen durumların

milletvekili dokunulmazlığının etkisiz kılınması bağlamında bir değerlendirme

ihtiva ettiğinden “durumlar” tabirinin bu bağlamda suçlara tekabül ettiğinde

bir tereddüt bulunmamaktadır.

Madde muhtevası da bir takım suçları önceleyen bilgiler

ihtiva etmektedir. Bu suçların devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez

bütünlüğünü bozan ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti

ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyet vasfında olduğu aşikardır.

Dahası anayasa koyucunun düzenleme içeriğinde “fiil” veya

daha önceki halinde yer alan haliyle “eylem” yerine “faaliyet” tabirini tercih

etmesi, isnatlara konu olabilecek maddi vakıaların bir yoğunluk eşiğine

ulaşması gerekliliğini de göstermektedir.

Yapılan bu değerlendirmeler çerçevesinde Anayasanın 14

üncü maddesinin uygulanması açısından yasamanın konuya müdahil olmasının mutlak

bir gereklilik olmadığı, konunun yargı kararlarıyla da belirginleştirilmeye

müsait olduğunda bir tereddüt bulunmamaktadır.

Aksi bir düşünce ile yargının bu fonksiyonu yerine

getiremeyeceğini iddia etmek ve yasamanın konuya müdahil olmasını beklemek,

Anayasanın 14 üncü maddesinin yasama tarafında yapılacak düzenlemeye kadar

uygulanamayacağı anlamına gelecektir.

Bu kabul, görevi Anayasanın lafzı ve ruhuyla

uygulanmasını temin etmek olan Anayasa Mahkemesinin varlık sebebiyle de

örtüşmeyecektir. Dahası bu durum Anayasanın üstünlüğü ilkesine de sekte

vuracaktır.

Diğer taraftan Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci

fıkrasının 14 üncü maddeye yaptığı göndermenin hayatiyet kazanması için yasa

koyucunun düzenleme yapmasını mutlak manada gerekli kılan bir Anayasa hükmü de

mevcut değildir.

Çoğunluk tarafından bu duruma gerekçe olarak gösterilen

Anayasanın 14 üncü maddesinin son fıkrası ile 67 nci maddenin üçüncü fıkraları,

doğrudan dokunulmazlığın istisnalarının belirlenmesiyle ilgili değildir. 14

üncü maddenin son fıkrası, maddede belirlenen durumlara aykırı faaliyetlerin

müeyyidelendirilmesinde kanuniliğe işaret etmektedir. 67 nci maddede ise seçme

ve seçilmeye ilişkin düzenlemelerin kanunla yapılması emredilmektedir.

Çoğunluğun görüşünün, kanuni bir düzenleme yapılmasına

kadar Anayasanın 14 üncü maddesi kapsamına girme ihtimali bulunan her itham

için dokunulmazlığın kaldırılması yolunun işletilmesi şeklinde yorumlanması

daha büyük hukuki sorunların çıkmasına neden olacaktır.

Diğer taraftan anayasa koyucu, bir çok ülkede mevcut

olmayan, Anayasanın 14 üncü maddesinde yer alan durumlarla ilgili istisnayı

getirirken dokunulmazlık kurumunun sağladığı korumadan ilgilisinin

yararlandırılmaması konusunda bilinçli bir tercih yapmıştır. Bu tercihin hayata

geçirilmesi sırasında makul bir takım kriterlerin belirlenmesi mümkün olmakla

birlikte bunların alternatif bir dokunulmazlık oluşturacak düzeye getirilmesi

anayasa koyucunun bu tercihi ile de örtüşmeyecektir.

Anayasanın 14 üncü maddesine 2001 yılında son hali

verilirken maddenin özellikle ikinci fıkrasının Avrupa İnsan Hakları

Sözleşmesinin 17 nci maddesiyle uyumlu hale getirilmesi murat edilmiştir.

Maddenin söz konusu kısmı hak ve özgürlüklerin yorumlanması ile alakalıdır.

Maddenin eylemlere dair ve dolayısıyla suç olgusuyla daha çok ilişkili olan

kısmı birinci fıkradaki düzenlemelerdir. Yargı kararlarının ağırlıklı olarak

birinci fıkra ile düzenlenen konulara dair değerlendirme yapma eğilimi bu

anlamda kendi içerisinde bir tutarlılık göstermektedir.

Kaldı ki Anayasanın 14 üncü maddesinin muhtevasından

hareketle uygulanmasının mümkün olduğu ve düzenlemenin somut olay bazlı

değerlendirmelere imkan sağladığı aşikardır.

Başvuruya konu edilen olay bağlamında konu değerlendirildiğinde;

şiddete teşvik unsuru ihtiva etmeyen, faaliyet boyutuna dahi ulaşmayan ve

Anayasanın 14 üncü maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen bir hakkın

kullanılmasını veya öngörülenden daha geniş bir şekilde sınırlandırılması

sonucunu da doğurmayan düşünce açıklaması niteliğindeki bir fiil, terör örgütü

propagandası olarak nitelendirilerek 2 yıl 6 ay hapis ile cezalandırılmıştır.

Başka bir haber sitesinden alıntılanan bir habere yapılan

kısa bir yorum niteliğindeki eylem Anayasanın 14 üncü maddesinde yer alan ve

manasında belirli bir yoğunluk düzeyini de ihtiva eden “faaliyet” boyutuna dahi

ulaşmamış, tek bir fiil düzeyinde kalmıştır.

Bu bağlamda somut olayda kanunilik unsuru gerçekleşmemiş

olduğundan çoğunluğun ulaştığı sonuca bu gerekçelerle iştirak edilmiştir.

Başkan

:

Zühtü ARSLAN

Başkanvekili

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Başkanvekili

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

Hicabi DURSUN

Celal Mümtaz AKINCI

Muammer TOPAL

M. Emin KUZ

Rıdvan GÜLEÇ

Recai AKYEL

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Yıldız SEFERİNOĞLU

Selahaddin MENTEŞ

Basri BAĞCI

İrfan FİDAN

Raportörler

:

Yunus HEPER

Denizhan HOROZGİL

Başvurucu

:

Ömer Faruk GERGERLİOĞLU

Vekilleri

:

Av. Gürkan BİÇEN

Av. Kerem ALTIPARMAK

Üye

Yıldız

SEFERİNOĞLU

Üye

Basri

BAĞCI

Üye

İrfan FİDAN