Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

İkinci Bölüm 2016/22180 E. K.

AYM 2020-06-10 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

GİZLİLİK TALEBİ KABUL

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

M.O. BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2016/22180)

Karar Tarihi: 10/6/2020

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 21/10/2016 tarihinde yapılmıştır.

3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön

incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyeti dışındaki

iddialar yönünden kısmi kabul edilemezlik kararı verilmiş, başvurunun

tutuklamanın hukukiliğine ilişkin kısmının kabul edilebilirlik incelemesinin

Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına

(Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık görüşünü bildirmiştir.

6. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı süresinde beyanda

bulunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

7. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve

Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve belgeler

çerçevesinde olaylar özetle şöyledir:

8.Türkiye 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî bir darbe teşebbüsüyle

karşı karşıya kalmış, bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü

hâl ilan edilmesine karar verilmiş ve olağanüstü hâl 19/7/2018 tarihine kadar

birçok kez uzatılmıştır. Kamu makamları ve yargı organları -olgusal temellere

dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye'de çok uzun yıllardır faaliyetlerine

devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel

Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu

değerlendirmişlerdir (Aydın Yavuz ve

diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, §§ 12-25).

9. Darbe teşebbüsü sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe

girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile

FETÖ/PDY'nin kamu kurumlarındaki örgütlenmesinin yanı sıra eğitim, sağlık,

ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmasına yönelik

olarak Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından soruşturmalar yürütülmüş; çok

sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbirleri uygulanmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 51; Mehmet Hasan Altan (2) [GK], B. No:

2016/23672, 11/1/2018, § 12).

10. Başvurucu, en son Danıştay tetkik hâkimi olarak görev

yapmıştır.

11. Darbe teşebbüsü sonrasında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı

tarafından başlatılan soruşturma kapsamında başvurucu 18/7/2016 tarihinde

gözaltına alınmıştır.

12. Başvurucu 20/7/2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet

Başsavcılığında ifade vermiştir. Başvurucunun ifade alma işlemi sırasında

müdafii de hazır bulunmuştur. Başvurucu ifadesinde özetle öğretim hayatı

boyunca FETÖ ile irtibatlı ve iltisaklı okulda ve dershanede okumadığını,

yurtlarında veya evlerinde kalmadığını, 2006 yılında başladığı üniversite

eğitiminin ilk altı ayında akrabasında kaldığını, sonrasında arkadaşlarıyla ev

kiraladığını, 2010 yılında mezun olduğunu, aynı yıl sınavı kazandığını ve hâkim

adayı olarak mesleğe başladığını, bu süreden önce olduğu gibi bu süreden

sonrada örgüt ile bağlantısının olmadığını, Bank Asya hesabının olmadığını,

2014Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde bir görevinin veya

ziyaretinin olmadığını, Adalet Akademisinde herhangi bir görevinin olmadığını,

yurt dışına hiç çıkmadığını belirtmiştir.

13. Başsavcılık başvurucuyu silahlı terör örgütüne üye olma

suçundan tutuklanması istemiyle 21/7/2016 tarihinde Ankara 7. Sulh Ceza

Hâkimliğine sevk etmiştir. Başvurucu müdafi huzurunda yaptığı savunmasında

önceki anlatımlarına benzer beyanlarda bulunmuştur.

14. Başvurucu, Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliğince yapılan

sorgusunun ardından 21/7/2016 tarihinde silahlı terör örgütüne üye olma

suçundan tutuklanmıştır. Tutuklama kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Şüpheliler Ü.A., R.T., M.O.(Başvurucu),

M.Y., H.A., B.B.A., B.Ö. ve A.A. üzerlerine atılı bulunan Silahlı Terör

Örgütüne Üye Olma suçunu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını

gösteren dosya kapsamında somut delillerin bulunması, yakın tehdidin halen

devam ediyor olması, şüphelilerin kaçma ve delilleri karartma ihtimallerinin

bulunduğu, bu nedenlerle adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağından, 2802

Sayılı Yasanın 94, CMK’nun 100. maddesi ile ilgili düzenlemeler ile AİHS 5.

maddesindeki tutuklama şartları kapsamında, isnat olunan suç ile orantılı

olarak tedbir kapsamında şüphelilerin CMK.nun 101. maddeleri uyarınca

şüphelilerin ayrı ayrı tutuklanmalarına ... [karar verildi.]"

15. Başvurucunun söz konusu tutuklama kararına itiraz etmesi

üzerine Ankara 8. Sulh Ceza Hâkimliği itirazı değerlendirmiş ve 21/9/2016

tarihli kararıyla itirazın kabülüne ve başvurucunun tahliyesine karar

vermiştir. Tahliye kararının ilgili kısmı şöyledir:

"Şüpheliler ... ile M.O.nun (Başvurucu)

üzerine atılı müsnet suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin var olduğu

ancak şüpheli M.O.nun eşinin hamile olduğu ... sabit ikametgah sahibi olması,

an itibariyle tutuklu kaldıkları süre gözetilerek Ankara 7. Sulh Ceza

Hâkimliği'nin 21/7/2016 gün ve 2016/98 sorgu sayılı tutuklama kararına yapmış

oldukları itirazın kabulü ile şüpheliler ... ve M.O. hakkındaki tutuklama

kararının kaldırılmasına ve başka suçtan hükümlü veya tutuklu değil ise derhal

salıverilmesine, şüpheliler ... ve M.O.nun CMK 109/3-a maddesi gereğince yurt

dışını çıkışının yasaklanması suretiyle adli kontrol altına alınmasına... [karar verildi.]"

16. Başvurucu 21/10/2016 tarihinde bireysel başvuruda

bulunmuştur.

17. Soruşturma aşamasında 18/10/2016 tarihinde şüpheli sıfatıyla

dinlenen U.E. özetle İstanbul'da üniversiteyi okuduğunu, burada cemaat yurdunda

ve evlerinde kaldığını, 2010 yılında mezun olduktan sonra Ankara'ya adli ve

idari yargı sınavlarına hazırlanmak için geldiğini ve örgütün sınavlara

hazırlık evinde kaldığını, hâkim adayı olarak mesleğe başladığında da bu

evlerde kalmaya devam ettiğini, kimlerle birlikte bu evlerde kaldığını, kendi

evleriyle irtibatlı bir başka evde kimlerin kaldığını, birlikte yaptıkları

sohbet, yemek organizasyonlarında neler konuşulduğunu, evlerde kimlerin ne

görevleri olduğunu, evlerin sorumlularının kimler olduğunu anlattıktan sonra

aşağıdaki ifadelere yer vermiştir:

"... Ayrıca ben bizim dönemden bu yapıya

müzahir olduğunu bildiğim diğer şahısların isimlerini de söylemek istiyorum.

Bunlardan ... ve M.O. Emek mahallesinde aynı evde oturmaktaydı. (...)"

18. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17/9/2018 tarihli

iddianamesiyle başvurucu hakkında silahlı

terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası

açılmıştır. İddianamede başvurucuyla ilgili yapılan değerlendirmeler şöyledir:

"Şüphelinin adı geçen örgütle irtibatlı

olduğu gerekçesiyle HSYK tarafından meslekten çıkarıldığı ve bu kararın

kesinleştiği,

Alınan kararlar doğrultusunda yapılan

aramalarda ayrıntıları tutanaklarda belirtilen dijital materyaller (cep

telefonu ve bilgisayar) dışında suç unsurunun

ele geçmediği, dijitallerle ilgili imaj alma işlemlerinin yapılıp emanete

kaydının yapıldığı ancak raporun henüz dosyaya girmediği, gelince mahkemeye

gönderileceği,

Cumhuriyet Başsavcılığımız bylock bürosunca

düzenlenen 14/9/2018 tarihinde evrak ve ekindeki belgelerde; şüphelinin bylock

kaydının bulunmadığının belirtildiği, Ankara İl Emniyet Müdürlüğüne veri havuzu

sorgulama raporunun düzenlenmesi için yazılan talimatın henüz dönmediği, HTS

analiz çalışmaları neticesinde düzenlenen raporda; şüphelinin kullandığı

telefon ile; haklarında FETÖ kapsamında soruşturma yürütülen bir kısım

kişilerle görüşmesinin bulunduğunun belirtildiği ancak bu kişilerin genellikle

yargı mensubu olduğu ve örgütün üst düzey yöneticisi olduklarına dair de bir

tespite yer verilmediği,

Şüphelinin 7. Dönem İdari Yargı Yıllık Kurulu

Üyesi olarak adaylık döneminde görev aldığı,

Şüpheliyle ilgili ifadelerden; U.E.

ifadesinde;

kendisinin 2011 yılında hakim adayı olarak

göreve başladığını ve yapıya ait evde kaldığını, şüphelinin de kendisiyle aynı

dönem ve yapının mensubu olduğunu, şüphelinin de yapıya ait Emek' de bulunan

evde İ.E.G., C.D., M.B. ve Ş.Y. ile birlikte kaldıklarını beyan ettiği,

şüphelinin suçlamayı kabul etmediği

anlaşılmıştır."

19.Ankara 27. Ağır Ceza Mahkemesi 2/10/2018 tarihinde

iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2018/525 sayılı dosya üzerinden

kovuşturma aşaması başlamıştır.

20.Tanık U.E.nin başvurucu ile aynı evde kaldığını iddia ettiği

kişilerin kovuşturma aşamasında talimatla alınan ifadelerinin ilgili kısımları

şöyledir:

i. M.B.: "Adalet

Akademisinde aynı dönem 50 kişilik bir grup olduğumuz için ortak alanlarda

görüşüp konuşuyorduk, bu nedenle M.O.yu tanıyorum, ayrıca Danıştay'da farklı

dairelerde olsak da aynı binada olduğumuz için tanıyorum, M.O.nun bu yapı ile

ilgili bağlantısı olduğuna şahit değilim, ben de uyandırdığı izlenim daha çok

iktidar yanlısı bir arkadaş olduğudur, ben kendisi ile aynı evde kalmadım,

nerede kaldığını da bilmiyorum."

ii. İ.E.G.: "Şüpheli benim dönem arkadaşım olur. (...) Ben

kendisiyle hiçbir zaman aynı evde kalmadım. Ben kendi evimde kalıyordum.

Sanığın ise o tarihlerde nerede ikamet ettiğini bilmiyorum. Sanıkla çok samimi

değildim. Dolayısıyla kendisinin Fetö PDY Terör örgütü ile bir irtibatının olup

olmadığını bilmiyorum. Ankara ili Emek Mahallesinde örgüte ait bir evde

kesinlikle beraber kalmadım. Ben o tarihlerde Ankara İdare Mahkemesinde

çalışıyordum. Kendisi Danıştay'daydı sadece staj döneminde kendisiyle tanıştık.

Kendisiyle özellikle buluşmamız olmadı. Ancak Danıştay da denk geldiğinde

görüşmemiz oldu".

iii. C.D.: "Sanığı 2011

yılında idari hakimlik stajı döneminden tanırım. Fetö/Pdy silahlı terör örgütü

ile irtibatına dair bilgim ve görgüm yoktur. (...) U.E.nin beyanında geçtiği

üzere ben sanıkla hiçbir zaman sanıkla aynı evde kalmadım. Staj döneminde ben

evliydim kendi evimde kalıyordum."

21. Başvurucu 22/2/2019 tarihinde Mahkemeye yazılı savunmasını

sunmuştur. Başvurucunun savunmasının ilgili kısmı özetle şöyledir:

"... Aleyhine olan beyanın gerçeği

yansıtmadığını, kolluk raporlarının lehine olduğunu, bylock ve Bank Asya

kaydının olmadığını, hayatının hiçbir dönemimde Fethullahçı ideolojiyi

benimsemediğini, sohbet toplantılarına katılmadığını, bu yönde aleyhinde tanık beyanının

olmadığını, bu kapsamda herhangi bir eylemine rastlanmadığını, hakim adaylığı

döneminde örgütün evinde kalmadığını, örgüt telkiniyle veya suç işlemek

kastıyla yıllık kurulunda görev almadığını, iradesini örgüte terk etmediğini,

aleyhe tanıkla üniversiteden tanışıklığının olmadığını kendisinin Ankara

Üniversitesi mezunu olduğunu, tanığın ise İstanbul Üniversitesi mezunu

olduğunu, staj döneminde aynı sınıfta olması nedeniyle tanışıklıklarının

olduğunu, kendisiyle mesleki faaliyet kapsamında veya özel hayatta hiçbir

irtibatının olmadığını, HTS kayıtlarından anlaşılacağı üzere hiç bir

görüşmelerinin olmadığını, tanığın 18/10/2016 tarihli ek beyanında kendisiyle

aynı dönemden yapıya muzahir olduğunu bildiği isimleri söylemek istediğini,

bunların İ.E.G., C.D., M.B. ve Ş.Y. ile M.O.(Başvurucu) olduğunu, bunların

Emekte aynı evde kaldığını beyan etmiştir. Hayatının hiçbir döneminde Emek

Mahallesinde ikamet etmediğini, öğrenim hayatı ve staj eğitimi boyunca

kendisine ait evde kaldığını, aynı evde kaldığı iddia edilen C.D.nin staj

döneminde evli olduğu ve kendi evinde kaldığı, ayrıca üniversiteleri ve

memleketleri farklı olan 5 hakimin aynı evde kalmasını aklın, izanın ve

mantığın kabul edemeyeceği bir iddia olduğunu ve aleyhe beyanın gerçeği

yansıtmadığını savunmuştur. Adalet Akademisi II. Dönem sonunda hatıra kalması

amacıyla sosyal bir faaliyet olarak yıllık kurulunda bulunduğunu, meslekte

kaldığı 4 yıllık süre boyunca aynı dairede tetkik hakimi olarak çalıştığını,

odasını bile değiştirmediğini, hiçbir özel göreve atanmadığını, yurt içinde

veya dışında dil kurslarına gönderilmek, burslu yurt dışı eğitimine gönderilmek

gibi hiçbir ön plana çıkarılma veya kamu bürokrasisine refere edilme gibi eylem

yaşamadığını, yargı bürokrasisine kendini tanıtma amacının olmadığını

belirtmiştir ..."

22. Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk

derece mahkemesinde derdesttir.

IV. İLGİLİ HUKUK

23. İlgili hukuk için bkz.

Adem Türkel, B. No: 2017/632, 23/1/2019, §§ 24-39; Mustafa Özterzi [GK], B. No: 2016/14597,

31/10/2019, §§ 33-48 ve ilgili Yargıtay kararları için bkz. A.L., B. No: 2016/63999, 9/1/2020, §§

33-35.

V. İNCELEME VE GEREKÇE

24. Mahkemenin 10/6/2020 tarihinde yapmış olduğu toplantıda

başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun İddiaları

ve Bakanlık Görüşü

25. Başvurucu; somut bir delil olmaksızın gerekçesiz bir kararla

tutuklanmasına karar verildiğini, tutuklama kararında tutuklama nedenlerinin

bulunduğunun somut gerekçelerle açıklanmadığını, kaçma şüphesinin olmadığını,

tüm bu nedenlerle tutuklanmasının hukuka aykırı olduğunu belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğini ileri sürmüştür.

26. Bakanlık görüşünde özetle öncelikle etkili bir başvuru yolu

olan 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesinde

düzenlenen tazminat davası yolu tüketilmeden başvuru yapıldığından bahisle

başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı verilmesi

gerektiği, Anayasa Mahkemesi tarafından esastan inceleme yapılacak olması

durumunda ise somut olayda soruşturma makamlarınca ileri sürülen olgularla

kuvvetli suç şüphesinin ortaya konulduğu, tutuklama kararının verildiği andaki

genel koşullar ve somut olayın özel koşulları ile sulh ceza hâkimlikleri

tarafından verilen kararların içeriği birlikte değerlendirildiğinde başvurucu

yönünden kaçma ve delilleri etkileme tehlikesine yönelen tutuklama nedenlerinin

olgusal temellerinin olmadığının söylenemeyeceği belirtilmiştir. Bakanlık

görüşünde ayrıca soruşturma konusu suç için öngörülen yaptırımın ağırlığı, işin

niteliği ve önemi de gözönünde tutulduğunda başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin ölçülü olduğu ve adli kontrol uygulamasının yetersiz

kalacağı sonucuna varılmasının keyfî olduğunun savunulamayacağı ileri

sürülmüştür. Bakanlık görüşünde, bu hususlar dikkate alınarak başvurucunun

tutuklanmasında herhangi bir keyfîliğin bulunmadığı hususuna vurgu yapılmış ve

tutuklamanın hukuki olmadığına dair şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilmez bulunması gerektiği ifade edilmiştir.

27. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında genel olarak

başvuru formunda belirttiği iddialarını tekrarlamıştır.

B. Değerlendirme

28. Anayasa'nın "Temel

hak ve hürriyetlerin sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi

şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine

dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere

bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın

sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

29. Anayasa'nın "Kişi

hürriyeti ve güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin birinci

fıkrası ile üçüncü fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine

sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan

kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini

önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda

gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir."

30. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan

hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini

kendisi takdir eder (Tahir Canan,

B. No: 2012/969, 18/9/2013, § 16). Bu itibarla başvurucunun tutuklamanın hukuki

olmadığına yönelen bu bölümdeki iddialarının Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü

fıkrası bağlamında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi

gerekir.

1. Uygulanabilirlik

Yönünden

31. Anayasa'nın "Temel

hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması" kenar

başlıklı 15. maddesi şöyledir:

"Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya

olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl

edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin

kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada

öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da,

savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin

yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din,

vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı

suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile

saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz."

32. Anayasa Mahkemesi, olağanüstü yönetim usullerinin

uygulandığı dönemlerde alınan tedbirlere ilişkin bireysel başvuruları

incelerken Anayasa'nın 15. maddesinde ortaya konulan temel hak ve özgürlüklere

ilişkin güvence rejimini dikkate alacağını belirtmiştir. Buna göre olağanüstü

bir durumun bulunması ve bunun ilan edilmesinin yanı sıra bireysel başvuruya

konu temel hak ve özgürlüklere müdahale teşkil eden tedbirin olağanüstü durumla

bağlantılı olması hâlinde inceleme Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca

yapılacaktır (Aydın Yavuz ve diğerleri,

§§ 187-191).

33. Soruşturma mercilerince başvurucuya yöneltilen ve tutuklama

tedbirine konu olan suçlama, başvurucunun darbe teşebbüsünün arkasındaki

yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY üyesi olduğu iddiasıdır. Anayasa

Mahkemesi, anılan suçlamanın olağanüstü hâl ilanını gerekli kılan olaylarla

ilgili olduğunu değerlendirmiştir (Selçuk

Özdemir [GK], B. No: 2016/49158, 26/7/2017, § 57).

34. Bu itibarla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama

tedbirinin hukuki olup olmadığının incelenmesi Anayasa'nın 15. maddesi

kapsamında yapılacaktır. Bu inceleme sırasında öncelikle başvurucunun

tutuklanmasının başta Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri olmak üzere diğer

maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olup olmadığı tespit edilecek,

aykırılık saptanması hâlinde ise Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlerin bu

aykırılığı meşru kılıp kılmadığı değerlendirilecektir (Aydın Yavuz ve diğerleri, §§ 193-195, 242;

Selçuk Özdemir, § 58).

2. Kabul Edilebilirlik

Yönünden

35. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine

karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan

başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

Kadir ÖZKAYA ve Recai AKYEL bu görüşe katılmamışlardır.

3. Esas Yönünden

a. Genel İlkeler

36. Tutuklamanın hukukiliğinin incelenmesinde dikkate alınacak

genel ilkeler için bkz. Metin Evecen, B.

No: 2017/744, 4/4/2018, §§ 47-52.

b. İlkelerin Olaya

Uygulanması

37. Başvurucu, darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu

belirtilen FETÖ/PDY mensubu olduğu iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında

silahlı terör örgütü üyesi olma suçlamasıyla 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi

uyarınca tutuklanmıştır.

38. Diğer taraftan başvurucu, bir hâkim olarak mesleğinden

kaynaklanan güvencelere riayet edilmeksizin tutuklandığını iddia etmektedir.

39. Anayasa Mahkemesi, darbe teşebbüsünden sonraki dönemde bu

teşebbüsün arkasındaki yapılanma olduğu kabul edilen FETÖ/PDY ile bağlantılı

suçlardan yürütülen soruşturmalar kapsamında yargı mensupları hakkında

uygulanan tutuklama tedbirlerinin hukukiliğine ilişkin bireysel başvuruları

incelediği birçok kararında, başvurucu yargı mensuplarının mesleklerinden veya

görevlerinden kaynaklanan güvencelere riayet edilmeksizin tutuklandıkları ve bu

nedenle tutuklamanın kanuni dayanağının bulunmadığı iddialarını incelemiştir.

Anayasa Mahkemesi bu inceleme sonucunda gerek Yüksek Mahkeme üyeleri gerekse

diğer yargı mensupları bakımından tutuklamaya konu olaylara ilişkin olarak

soruşturma mercilerince veya tutuklamaya karar veren yargı organlarınca isnat

edilen ve tutuklamaya konu olan suçların kişisel suç olduğu, ayrıca ağır cezayı

gerektiren suçüstü hâlinin bulunduğu yönündeki değerlendirmelerin olgusal ve

hukuki temellerinin bulunduğu, dolayısıyla tutuklama tedbirlerinin kanuni dayanaktan

yoksun olduğunun söylenemeyeceği sonucuna varmıştır (diğerleri arasından bkz. Adem Türkel, §§ 52-59; Erdem Doğan, B. No: 2017/25955, 7/3/2019

§§ 50-57). Kaldı ki -Yüksek Mahkeme üyelerinden farklı olarak- hâkim ve

Cumhuriyet savcıları yönünden ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü

hâli bulunmasa da kişisel suçlarına ilişkin olarak soruşturma yürütülmesi için

bir izin şartı bulunmadığı yargısal içtihatlarda belirtilmiştir (Mustafa Özterzi, § 93). Somut başvuruda

anılan kararlardan yer alan değerlendirmelerden ve varılan sonuçtan ayrılmayı

gerektiren bir durum bulunmamaktadır (aynı yönde değerlendirme için bkz. Zafer Özer, § 48).

40. Dolayısıyla somut olayın koşullarında başvurucunun hâkim

olması nedeniyle Anayasa veya 24/2/1983 tarihli ve 2802 sayılı Hakimler ve

Savcılar Kanunu'ndan kaynaklanan güvenceler uygulanmaksızın, kanuna aykırı

olarak tutuklandığı iddiası yerinde değildir. Bu itibarla başvurucu hakkında

uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı bulunmaktadır.

41. Kanuni dayanağı bulunduğu anlaşılan tutuklama tedbirinin

meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce tutuklamanın

ön koşulu olan suçun işlendiğine dair

kuvvetli belirti bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

42. Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliğinin tutuklama kararında,

başvurucu yönünden kuvvetli suç şüphesini oluşturan somut olguların bulunduğuna

genel olarak değinilmiş; bu olgulara ilişkin bir açıklamaya yer verilmemiştir

(bkz. § 14).

43. İddianamede ise başvurucunun meslekten ihraç edilmesine,

FETÖ/PDY'ye üye olma suçu kapsamında işlem yapılan kişilerle telefon görüşmesi

yapmasına, U.E. adlı tanığın başvurucunun FETÖ/PDY'ye ait evlerde kaldığına

ilişkin beyanına ve başvurucunun Adalet Akademisinde 7. dönem İdari Yargı

Yıllık Kurulu üyesi olarak adaylık döneminde görev almasına dayanılmıştır.

44. Buna göre başvurucuya yöneltilen ve tutuklamaya konu olan

suçlamanın dayanaklarından biri, başvurucunun meslekten ihraç edilmesidir.

45. Anayasa Mahkemesi daha önce verdiği birçok kararda görevden

uzaklaştırma veya kamu görevinden ya da meslekten çıkarma şeklindeki idari

kararların niteliğini dikkate alarak bu kararların verilmesinin karara muhatap

olan kişilerin suç işlediklerine dair kuvvetli belirtinin bulunduğu anlamına

gelmediği sonucuna varmıştır (diğerleri arasından bkz. Mustafa Baldır, B. No: 2016/29354,

4/4/2018, § 70; Mustafa Açay, B.

No: 2016/66638, 3/7/2019, § 54; E.A.,

B. No: 2016/78293, 3/7/2019, § 57; Ali Aktaş,

B. No: 2016/14178, 17/7/2019, § 53; Mustafa

Özterzi, § 104). Bu itibarla başvurucu hakkındaki görevden

uzaklaştırma veya meslekten çıkarma tedbirlerine ilişkin kararlarda

başvurucuyla ilgili kişisel bir tespit ve değerlendirme bulunmadığından

bunların -tek başına- suç işlendiğine dair kuvvetli bir belirti olarak kabulü

mümkün değildir.

46. Diğer taraftan başvurucunun FETÖ/PDY'ye üye olma suçu

kapsamında işlem yapılan kişilerle telefon görüşmesi yapmasına dayanılmıştır.

Başvurucu, bu kişilerin aynı yerde çalışırken görüştüğü meslektaşları olduğunu

ifade etmiştir. Başvurucunun hayatın olağan akışına uygun bu savunmasının

karşısında soruşturma makamlarınca bu görüşmelerin örgütsel bir görüşme

olduğuna ve açılan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olduğuna yönelik bir

iddia ileri sürülmediği gibi bu yönde bir delil de ortaya konulmamıştır.

47. İddianamede ayrıca başvurucunun idari yargıda 7. dönem

Yıllık Kurulu üyesi olması suçlamanın dayanağı olarak gösterilmiştir. Yıllık

Kurulu üyeliğinin örgütsel ilişki bakımından kuvvetli belirti olarak kabul

edilmesi ancak kişilerin örgütten aldıkları talimat uyarınca ve örgütsel bir

tavırla buralarda görev aldıklarına dair birtakım delil ve olguların bulunması

hâlinde mümkün olabilir. Aksi durumda salt bu kurullara üyeliğin varlığı, bunun

örgütsel ilişki kapsamında gerçekleştiğinin kabulünü gerektiren bir husus

değildir. Başvurucu; örgüt talimatıyla bu görevi almadığını, sosyal bir

aktivite olarak Yıllık Kurulunda bulunduğunu savunmuştur. Başvurucunun

savunmasının aksini gösteren ve örgütten aldığı talimatla veya örgütsel bir

tavır olarak bu Kurulda görev aldığına ilişkin bir tespitin olmadığı

görülmektedir.

48. Son olarak iddianamede tanık U.E.nin başvurucunun (2011 ve

2012 yılına tekabül eden) hâkim adaylığı yıllarında FETÖ/PDY'ye ait evlerde

kaldığını bildiğine ilişkin beyanına dayanılmıştır. Anayasa Mahkemesi

kararlarında (benzer yönde değerlendirme için bkz. A.L., § 60) FETÖ/PDY'nin gerçek yüzünü ortaya koyan

operasyonlara başlandığı, bu yapının kamuoyu ve medya tarafından tartışılır

hâle geldiği, üst düzey Hükûmet yetkilileri ve kamu görevlileri tarafından

yapılan açıklamalarda paralel yapı

veya terör örgütü olduğuna

ilişkin tespitler ve uyarıların yapıldığı, Millî Güvenlik Kurulu tarafından da

aynı değerlendirmelerin paylaşıldığı, süreçten önce icra edilen faaliyetlerin

nitelik, içerik ve mahiyeti itibarıyla silahlı terör örgütünün amacına hizmet

ettiğinin somut delil ve olgularla ortaya konulmadıkça örgütsel faaliyet

kapsamında kabul edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Somut olayda başvurucunun

belirtilen tarihten önce FETÖ/PDY'ye ait evlerde kaldığını bildiğini beyan eden

tanığın somut olgulara dayanmayan bu iddiası dışında gerek bu tarihten önce

gerekse bu tarihten sonra herhangi bir örgütsel faaliyette bulunduğuna ilişkin

bir delil ortaya konulamamıştır.

49. Bu itibarla soruşturma belgelerinde yer alan tespit ve

değerlendirmeler kapsamında somut olayda suç işlendiğine dair kuvvetli

belirtinin yeterince ortaya konulamadığı sonucuna varılmıştır.

50. Varılan bu sonuç karşısında tutuklama nedenlerinin bulunup

bulunmadığına ve tutuklamanın ölçülü olup olmadığına ilişkin ayrıca bir

inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

51. Açıklanan gerekçelerle suç işlediğine dair kuvvetli

belirtiler ortaya konulmadan başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin

uygulanmasının kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına ilişkin olarak olağan

dönemde Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan güvencelere

aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

52. Bununla birlikte anılan tedbirin olağanüstü dönemlerde temel

hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını

düzenleyen Anayasa'nın 15. maddesi kapsamında meşru olup olmadığının

incelenmesi gerekir.

4. Anayasa'nın 15.

Maddesi Yönünden

53. Anayasa Mahkemesi daha önceki pek çok kararında olağanüstü hâl döneminde temel hak ve

özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen

Anayasa'nın 15. maddesinin suç işlendiğine dair belirtilerin varlığı ortaya

konulmadan gerçekleştirilen tutuklamaları meşru kılmadığına, suç işlendiğine

dair belirti olduğu ortaya konulmadan tutuklama tedbirinin uygulanmasının

durumun gerektirdiği ölçüde bir müdahale olmadığına karar vermiştir (Mehmet Hasan Altan (2) [GK], §§ 152-157; Turhan Günay [GK], B. No: 2016/50972,

11/1/2018, §§ 83-89; Mustafa Baldır,

§§ 83-88).

54. Somut olayda bu kararlardan ayrılmayı gerektiren bir yön

bulunmamaktadır. Bu nedenle -Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte

değerlendirildiğinde- Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

55. Açıklanan gerekçelerle -Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte

değerlendirildiğinde- başvurucunun Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası

bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar

verilmesi gerekir.

5. 6216 Sayılı Kanun'un

50. Maddesi Yönünden

56. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin

Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Kararlar" kenar başlıklı 50. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının birinci cümlesi ile (2) numaralı fıkrası şöyledir:

"(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun

hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı

verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması

gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme

kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden

yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama

yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata

hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.

Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal

kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse

dosya üzerinden karar verir."

57. Başvurucu 20.000 TL maddi, 300.000 TL manevi tazminat

talebinde bulunmuştur.

58.Anayasa Mahkemesinin Mehmet

Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna

varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler

belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte

ihlal kararının yerine getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun

ihlalin devamı anlamına geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal

edilmesiyle sonuçlanacağına da işaret etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri, B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

59.Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine

karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz

edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani

ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle

ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan

karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması,

varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu

bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

60. Başvuruda, tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edildiğine karar

verilmiştir. 21/9/2016 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar verilmiş ve

başvurucunun tutukluluk hâli sona ermiştir.

61. Öte yandan somut olayda ihlalin tespit edilmesinin

başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı

açıktır. Başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik müdahale

nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında başvurucuya net 30.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi

gerekir.

62. Anayasa Mahkemesinin maddi tazminata hükmedebilmesi için

başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar ile tespit edilen ihlal

arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu konuda herhangi bir belge

sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin reddine karar verilmesi

gerekir.

63. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 239,50 TL harç ve 3.000

TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 3.239,50 TL vekâlet ücretinden oluşan

yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A.Kamuya açık belgelerde başvurucunun kimliğinin gizli tutulması

talebinin KABULÜNE,

B. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA

Kadir ÖZKAYA ve Recai AKYEL'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,

C. Tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle Anayasa'nın 19.

maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının İHLAL

EDİLDİĞİNE OYBİRLİĞİYLE,

D. Başvurucuya net 30.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

E. 239,50 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam

3.239,50 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve

Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına,

ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine

kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin bilgi için Ankara 27. Ağır Ceza

Mahkemesine (E.2018/525) GÖNDERİLMESİNE,

H. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE

10/6/2020 tarihinde karar verildi.

KARŞIOY

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli

ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında

Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereği bireysel başvuru yoluyla

Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için olağan kanun yollarının tüketilmiş

olması gerekir. Temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının

anayasal ödevi olup bu ödevin ihmal edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hak

ihlallerinin düzeltilmesi idari ve yargısal makamların görevidir. Bu nedenle

temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle derece

mahkemeleri önünde ileri sürülmesi, bu makamlar tarafından değerlendirilmesi ve

bir çözüme kavuşturulması esastır (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No:

2012/403, 26/3/2013, § 16).

Tüketilmesi gereken başvuru yollarının ulaşılabilir olması

yanında telafi kabiliyetini haiz olması ve tüketildiğinde başvurucunun

şikâyetlerini gidermede makul başarı şansı tanıması gerekir. Bir başka

söyleyişle, etkili olduğu kabul edilecek olan başvuru yolunun, Anayasa’da

öngörülmüş güvencelere aykırılık nedeniyle hakkın ihlal edildiğini özü

itibarıyla tespit etme ve yeterli giderim sağlama imkânı sunan bir yol olması

gerekmektedir. Dolayısıyla mevzuatta bu yollara yer verilmesi tek başına

yeterli olmayıp uygulamada da etkili olduğunun gösterilmesi ya da en azından

etkili olmadığının kanıtlanmamış olması gerekir (Ramazan Aras, B. No: 2012/239,

2/7/2013, § 29). Bununla birlikte soyut olarak makul bir başarı sunma

kapasitesi bulunan bir başvuru yolunun uygulamada başarıya ulaşmayacağına dair

şüphe, o başvuru yolunun tüketilmemesini haklı kılmaz. Özellikle sonradan

oluşturulan ve henüz uygulaması olmayan başvuru yollarının bu kapsamda

değerlendirilmesi gerekir (Ramazan Korkmaz, B. No: 2016/36550, 19/7/2017, §33).

Öte yandan, başvurucuların belirli bir hukuk yolunun etkililiği

konusunda sadece bir kuşku duyması, kendilerini söz konusu hukuk yolunu tüketme

girişiminde bulunma yükümlülüğünden kurtarmaz. Başvuruculardan, yorum

yetkilerini kullanarak mevcut hakları geliştirme fırsatı vermek için yargı

organlarına başvurmaları beklenebilir. Ancak yerleşik mahkeme içtihatları

ışığında, belirtilen hukuk yolunun gerçekte olumlu sonuçlanması konusunda makul

bir ihtimalin bulunmadığı durumlarda ise başvurucunun söz konusu hukuk yolunu

kullanmamış olması başvuru yollarının tüketilmediği sonucunu doğurmaz. Bununla

birlikte bir hukuk yolunun başarısız olduğunu ortaya koyacak bir durum söz

konusu değilse o hukuk yolunun etkili bir şekilde işlediğine ilişkin emsal

davaların bulunmaması tek başına başvurucuyu bu hukuk yolunu tüketme

yükümlülüğünden kurtarmaz. Zira başvurucunun bu hukuk yoluna başvurması halinde

mahkemelerin içtihatlarını başvurucunun lehine olacak şekilde geliştirmeleri

ihtimali her zaman vardır.

Somut olayda 21.07.2016 tarihinde tutuklanan başvurucunun suç

isnadına bağlı tutulma durumu, 21.09.2016 tarihinde serbest bırakılmasıyla

(tahliye edilmesiyle) birlikte bu tarihten itibaren sona ermiş bulunmaktadır.

Anayasa Mahkemesince başvurunun incelendiği tarih itibarıyla başvurucunun suç

isnadına bağlı olarak hürriyetinden yoksun bırakılması hali sona ermiş

bulunduğundan, bireysel başvuru kapsamında tutukluluğun hukuki olmadığı

yönünden yapılabilecek olan olası bir ihlal tespiti, başvurucu açısından ancak

lehine bir miktar tazminata hükmedilmesi sonucunu doğurabilecektir. Bunun

dışında muhtemel bir ihlal kararına bağlı olarak başvurucu açısından (örneğin

tahliye edilmek gibi) bir sonuç ortaya çıkmayacaktır.

Hal böyle olunca, belirtilen duruma bağlı olarak, bireysel

başvurunun ikincillik niteliği gereğince, olayda, aşama itibarıyla bireysel

başvuru yolu dışında başvurucuya, tutmanın hukuki olmadığını tespit edecek ve

giderim olarak da tazminat ödenmesini sağlayabilecek başka bir hak arama

yolunun mevcut olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi'nce, tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına

dayalı olarak yapılan tüm başvurularda, tutuklama kararının hukuka aykırı

olduğuna ilişkin iddia incelenirken ilk olarak şikâyet konusu tutuklamanın

kanuni dayanağının bulunup bulunmadığı, ikinci olarak kuvvetli suç şüphesinin

mevcut olup olmadığı, üçüncü olarak tutuklamanın meşru bir amacının bulunup

bulunmadığı (tutuklama nedenlerinin var olup olmadığı), son olarak da tutuklama

tedbirinin ölçülü olup olmadığı incelenmektedir1

Anayasa Mahkemesince yapılan bu inceleme, 5271 sayılı Ceza

Muhakemeleri Kanunu'nun 100 ve 101. maddelerde yer alan hükümlerle de uyumlu

bir incelemedir. Zira 5271 sayılı Kanun’un 100. Maddesinin (1) numaralı

fıkrasına göre “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve

bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında

tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik

tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.” Yine aynı

Kanunun 101. maddesinin ikinci fıkrasına göre de “Tutuklamaya, tutuklamanın

devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda; a)

Kuvvetli suç şüphesini, b) Tutuklama nedenlerinin varlığını, c) Tutuklama tedbirinin

ölçülü olduğunu gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça

gösterilir.”

Öte yandan, 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinin (1) numaralı

fıkrasına (fıkranın a bendine) göre "Suç

soruşturması veya kovuşturması sırasında; kanunlarda belirtilen koşullar

dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, ...

kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler."

Görüldüğü üzere 141. maddenin (1) numaralı fıkrasının (a)

bendinde de “tutuklama için kanunda belirtilen koşullara" atıf

yapılmaktadır. Dolayısıyla Kanunda (kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedeni,

ölçülülük gibi) öngörülen koşullara aykırı olarak tutuklandığını düşünen bir

kişi için Kanun tazminat isteme ve alma imkânı öngörmektedir.

Anayasa Mahkemesi konuya ilişkin önceki kararlarında; bireysel

başvurunun incelenme tarihi itibarıyla başvurucunun tutukluluk halinin sona

ermiş olması ve tutuklama tedbirinin ilişkili olduğu kamu davasında verilen

beraat veya mahkûmiyet hükmünün kesinleşmiş olması şartlarının bir arada

gerçekleşmiş olması hallerinde, başvurucunun tutuklamanın hukuka aykırı olduğu

iddiasına yönelik olarak CMK 141/1-a hükmü kapsamında tazminat davası

açabileceğini belirtmiş ve mezkûr iddiayı başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

kabul edilemez bulmuştur.2 Bununla birlikte, başvurucu

tahliye edilmiş olsa dahi hakkında açılan kamu davasının devam ediyor olması

veya hakkında verilen beraat veya mahkûmiyet hükmünün kesinleşmemiş olması

hallerinde ise tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına dayalı başvuruları CMK

141/1-a hükmü kapsamı dışında tutmuş ve işin esasını incelemiştir.

Anayasa Mahkemesi, tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına

ilişkin başvurularda yukarıda belirtildiği şekilde ortaya koyduğu yaklaşımını

sonradan kısmen değiştirmiş bulunmaktadır. Mahkemenin güncel yaklaşımında,

tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasının CMK 141. madde kapsamında tazminata

konu edilebileceğinin kabul edildiği tek durum, CMK 141/1-e hükmünde düzenlenen

tazminat nedenine ilişkin durumdur.

Anayasa Mahkemesinin son dönemdeki birçok kararına göre;

başvuruya konu edilen tutuklamanın ilişkili/ilgili olduğu davada başvurucu

hakkında beraat kararı verilmiş veya başlatılan soruşturmada kovuşturmaya yer

olmadığına dair karar verilmiş ve bu kararlar bireysel başvurunun incelendiği

tarih itibarıyla kesinleşmiş ise tutuklamanın hukuki olmadığı iddiası, CMK

141/1 a ve e hükmünde düzenlenen tazminat yolunun tüketilmediği gerekçesiyle

kabul edilemez bulunmaktadır.3 Mahkeme, bu içtihadında CMK

141/1-e hükmünün yanı sıra CMK 141/1-a hükmünü de dikkate almakta ve söz konusu

hükümlerde öngörülen tazminat yolunu tutuklamanın hukuki olmadığı iddiası

yönünden etkili bir kanun yolu olarak nitelendirmektedir.4Tutukluluğun hukuki olmadığı iddiasına dayalı tüm

başvurularda, belirtilen durum dışındaki tüm hallerde ise işin esası

incelenmektedir.

Öte yandan Anayasa Mahkemesi, CMK 141/1-a hükmünde düzenlenmiş

olan, kanunlarda belirtilen koşullar dışında tutukluluğun devamına karar

verilmesi halini de kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede

yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm

verilmeyen kişilerin tazminat alabileceğini öngören CMK 141/1-d'de düzenlenen

tazminat yoluyla beraber değerlendirmektedir. Bir başka söyleyişle Mahkeme,

tutukluluğun kanuna aykırı bir şekilde gerekçesiz kararlarla uzatılarak makul

sürenin veya kanuni sürenin aşıldığına ilişkin iddiaları, başvuru yollarının

tüketilmemesi gerekçesine dayanarak reddetmekte ve CMK’nın 141. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının (a) ve (d) bentlerine birlikte dayanmaktadır.5

Belirtilen durumla birlikte, Mahkemece, gözaltının hukuki

olmadığına ilişkin şikâyetlere dayalı başvurularda da CMK’nın 141. maddesindeki

tazminat yoluna başvurulması gerektiği söylenmektedir. Bir başka söyleyişle,

gözaltının hukuki olmadığına ilişkin şikâyetlerde de davanın mahkûmiyetle

sonuçlanıp sonuçlanmadığına, davanın devam ediyor olup olmadığına bakılmaksızın

başvuru yollarının tüketil¬memesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı

verilmektedir.6

Anılan kararlarda bu kapsamdaki taleplerle ilgili olarak davanın

esasının sonuçlanmasına gerek olmadığı yönündeki Yargıtay kararlarına atıf

yapıldığı için gözaltı¬nın hukuki olmadığına ilişkin şikâyetlerde CMK’nın 141.

maddesindeki yolun tartışmasız bir biçimde etkili bir hukuk yolu olduğu iddia

edilebilir ise de; Yargıtay tarafından istikrarlı bir biçimde tersine

oluşturulmuş bir uygulama tespit edilmediği sürece, tutuklamanın hukuki

olmadığı iddiasına dayalı başvurularda başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemezlik kararı verilirken, bu konuda Yargıtay uygulamasının

var olup olmadığına bakılmasına gerek olmadığından ve biraz önce değinilen

kararlarda atıf yapılan Yargıtay kararları7 somut delil olmadan gerçekleştiği

iddia edilen bir gözaltına alınmayla ilgili olmadığından anılan iddiaya itibar

edilmesi mümkün değildir.8

Hal böyle olunca, gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin hukuka

aykırı olduğu iddialarının her ikisini de içeren başvurularda, Anayasa

Mahkemesince, gözaltı tedbirine dair iddia yönünden tazminat yoluna

başvurulması gerektiğine karar verilirken, tahliye edilmiş bir başvurucunun

tutuklama tedbirine ilişkin iddiasında tazminat yolunun gösterilmemesi

çelişkili bir durum oluşturmaktadır.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi'nce, etkili bir başvuru yolunun

bulunup bulunmadığının belirlenmesinde başvurulan uygulamaya atıf yapma

yaklaşımından B.T. kararıyla vazgeçilmiştir. B.T. kararında, geri gönderme

merkezlerindeki tutma koşullarının kötü muamele oluşturduğu iddiasına dayalı

başvuru, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesi, geri gönderme merkezlerindeki koşulların kötü muamele

oluşturduğu iddiasını, uygulamada başarıyla sonuçlandığını gösteren herhangi

bir örneğini tespit etmemiş olmasına rağmen, tam yargı davasına konu

edilebileceğini belirterek incelememiştir.

İdari gözetim altında tutulma koşullarına karşı etkili bir

başvuru yolunun bulunmadığı iddiasına dayalı başvuruda Mahkeme; AİHM'nin Türk

hukukunda tutulma koşullarına karşı etkili bir başvuru olmadığına dair

kararları bulunduğunu belirttikten sonra, yasal düzenlemeyle oluşturulan ve

kanunun objektif anlamına bakıldığında var olduğu hususunda bir tereddüt

uyandırmayan bir hukuksal yolun fiilen denenmemiş veya kullanılmamış olmasının

söz konusu yolun etkili olmadığı veya bulunmadığı sonucuna ulaşılabilmesi

bakımından yeterli olmayacağı tespitinde bulunmuş, bu tespit kapsamında da bu

güne kadar böyle bir davanın açıldığını ve tazminata hükmedildiğini gösteren

herhangi bir mahkeme kararının mevcut olmamasına dayanılarak tazminata ilişkin

etkili bir başvuru yolunun bulunmadığının söylenmesinin hatalı olacağını ifade

etmiştir.9

Cafer Yıldız kararında da benzer bir değerlendirmeyle kabul

edilemezlik kararı verilmiştir. Anayasa Mahkemesi, Cafer Yıldız kararında,

tutukluluk incelemeleri sonucunda verilen kararların tebliğ edilmemesi ya da

tutukluluğa yapılan itirazın karara bağlanmaması nedeniyle tutuklama işlemine

karşı başvuru imkanlarından yararlandırılmamaya ilişkin iddiaların CMK’nın 141.

maddesinin (1) numaralı fıkrasının (k) bendi kapsamında açılacak davada incelenebileceği

gerekçesiyle kabul edilemezlik kararı vermiştir. Mahkeme, buradaki tazminat

yolunun başarıyla uyguladığını gösteren emsal davalar bulunmamasına rağmen

böyle bir hukuk yolunun kesinlikle başarısız olacağını iddia edebilmeyi ortaya

koyacak bir durum da söz konusu olmadığı için bu türden şikâyetlere çözüm

getirmeye elverişli nitelik taşıyan bu yola işlerlik kazandırmak ve yasal

düzenlemenin kapsamını belirlemek amacıyla derece mahkemelerine başvurulmasında

yarar bulunduğunu belirtmiştir.10

Tahliye edilen ve hakkında açılan kamu davası devam eden kişinin

CMK 141/1-a kapsamında açacağı tazminat davasında kuvvetli suç şüphesinin ve

tutukluluğun diğer kanuni şartlarının bulunmadığına ilişkin yapılacak tespitin

devam eden kamu davasını etkileyebilecek olması ve tazminat davasını yürüten

mahkemenin bu tür değerlendirmelerden kaçınabileceği ihtimali yahut hakkında

mahkûmiyet hükmü verilen ve bu hüküm kanun yolu incelemesi aşamasında olan veya

kesinleşen kişilerin açacakları tazminat davasında mahkemenin, tutuklama

tedbirinin hukuka aykırı olup olmadığı tespitini kanun yolu merciinin verdiği

veya vereceği karara rağmen yapıp yapamayacağı hususları da kanun yolunun

etkililiği açısından elbetteki büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte, bu bağlamda,

kişinin tutuklanması ve tahliye edilmesi ile hakkında beraat veya mahkûmiyet

hükmü verilmesi arasında belirleyici ölçüde bir bağlantı olmadığını söylemek

yerinde olacaktır.

Belirtilen duruma göre, bir kişinin tutuklanması hukuka uygun

olmakla birlikte bu kişi kamu davasından beraat edebilir ya da tutuklanması

hukuka aykırılık arz ederken hakkında açılan davada mahkûmiyet sonucuna

varılabilir. Bu nedenle CMK 141/1-a kapsamında açılacak bir davada tutukluluğun

hukukiliğine ilişkin olarak kişi hakkındaki ceza davasından bağımsız bir

inceleme yapılmasının mümkün olduğu sonucuna varılmalıdır. (Muzaffer Korkmaz,

Koruma Tedbiri Nedeniyle Tazminat Davaları ve Anayasa Mahkemesine Bireysel

Başvuru, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2019, s. 93). Tutukluluğun hukukiliğinin

incelenmesinde, tutuklamanın ilişkili/ilgili olduğu davada mahkûmiyet veya

beraat kararı verilmiş olmasının ya da davanın devam ediyor olmasının bir önemi

olmamalıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesince de, mahkûmiyet kararı verilmesi veya

davanın devam ediyor olması durumunda da tutuklamanın hukukiliği incelenmektedir.11 Eğer bir davanın devam ediyor

olması veya davada mahkûmiyet kararı verilmesi tutuklamanın hukukiliğinin

incelenmesine engel teşkil ediyor olsaydı, Anayasa Mahkemesinin de böyle bir

inceleme yapamaması gerekirdi. Dolayısıyla bir davada beraat veya takipsizlik

kararı verilmesi tutuklamayı kendiliğinden hukuka aykırı hale getirmeyeceği

gibi mahkûmiyet kararı verilmesi de kendiliğinden tutuklamanın hukuka uygun

olduğunu göstermez. Nitekim Anayasa Mahkemesi Mehmet Özdemir12 başvurusunda beraat kararı verilmiş

olan başvurucunun tutuklanmasının hukuka uygun olduğuna karar vermiş iken, Ali

Bulaç13 başvurusunda hakkında mahkûmiyet

kararı verilen başvurucunun tutuklanmasının hukuka aykırı olduğuna karar

vermiştir.

Esasen CMK 141/1-a hükmünün de, tutuklamanın hukukiliği

bağlamında bu hükme dayalı olarak dava açılmasını kişi hakkındaki yargısal

sürecin bitmesine ve kesinleşmiş bir kararın varlığına bağlı tutmadığı

anlaşılmaktadır.

Konuya ilişkin Yargıtay kararlarında da14 anılan hükümde düzenlenen tazminat

nedeninin, yargısal sürecin kesinleşmesine bağlı olarak tazminata konu

edilebilecek tazminat nedenleri arasında sayılmadığı görülmektedir. Söz konusu

kararlara göre, kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra

haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlarına karar verilen, yine

mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdikleri süreleri, hükümlülük

sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece

para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılanlar

hakkında, mutlaka davanın esasıyla ilgili olarak verilen kararın kesinleşmesini

beklemek zorunluluğu bulunmaktadır.

Hal böyle olunca uygulamada, tutuklama tedbirinin hukuka aykırı

olduğu iddiasına yönelik CMK 141/1-a hükmüne dayalı tazminat davasının,

tutuklamanın ilişkili/ilgili olduğu ceza davası derdestken açılamayacağına

ilişkin kesin bir kabulün bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Bu bağlamda, yukarıda da belirtildiği üzere tazminat davasını

inceleyecek olan derece mahkemesinin tutuklama şartlarını incelemekten imtina

edebileceği şeklindeki bir görüşün kabulünün de mümkün olmadığını belirtmek

gerekmektedir. Zira CMK 141/1-a hükmü karşısında tazminat mahkemesinin de (ağır

ceza mahkemesinin de) tutuklama koşullarının var olup olmadığını

inceleyebilmesi gerekmektedir. Anılan hükme göre tutuklamanın kanunda öngörülen

şartlara uygun olup olmadığını tespit etmek tazminat mahkemesinin kanundan

kaynaklanan görevi durumundadır. Nitekim kovuşturma aşamasında yargılamayı

yürüten herhangi bir ağır ceza mahkemesinin verdiği tutuklama veya tahliye

kararı, yapılan itiraz üzerine bir başka ağır ceza mahkemesi tarafından,

tutuklama şartlarının var olup olmadığı incelenerek kaldırılabilmektedir. Bu

konuda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Böyle olunca da bir ağır ceza

mahkemesinin veya sulh ceza hâkimliğinin verdiği tutuklama kararının hukuka

aykırı olup olmadığının tazminat mahkemesince tespit edilmesinin önünde de

herhangi bir engel bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.

Suç isnadına bağlı olarak tutukluluk halini içerenler dışındaki

tutuklamanın hukuki olmadığına ilişkin şikâyetlerde CMK 141/1-a’daki tazminat

yolunun tüketilmesinin aranması, Anayasa Mahkemesinin tutukluluk statüsünün sona

ermiş olması kaydıyla tutukluluğun makul süreyi aştığına yönelik iddiaların,

CMK’nin 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) ile (d) bentlerinde

düzenlenen tazminat yoluna konu edilmesi gerektiğine ilişkin yaklaşımıyla da

uyumluluk gösterir.15 Zira tahliye edilen ve hakkındaki

kamu davası devam eden veya aleyhine verilen mahkumiyet hükmü kanun yolu

aşamasında olan veya kesinleşen kişinin Anayasa Mahkemesi içtihadı

doğrultusunda bireysel başvuru öncesi uzun tutukluluk iddiasına ilişkin açacağı

tazminat davasında ilk derece mahkemesi, tutukluluğun devamına ilişkin

kararların hukuka uygunluğunu inceleyecek, bu incelemeyi yaparken de kuvvetli

suç şüphesinin var olup olmadığını ve diğer tutuklama nedenleriyle birlikte

devam edip etmediğini gözetecektir (Muzaffer Korkmaz, a.g.e., s.94) Nitekim

Anayasa Mahkemesi’nce de tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin olup

esastan incelenen başvurularda kuvvetli şüphenin var olup olmadığı, tutuklama

nedenlerinin devam edip etmediği de incelenmektedir.16 Ayrıca, bu konuya ilişkin olup

başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı verilen

başvurularda da, tazminat davasına bakacak olan mahkemenin de kuvvetli suç

şüphesinin ve tutuklama nedenlerinin var olup olmadığını değerlendireceği

varsayılmaktadır. Aksinin kabulü halinde bu tür başvurularda kişilerin tazminat

davası yoluna yönlendirilmemesi gerekirdi. Sonuç olarak, eğer tazminat davasına

bakacak mahkeme, uzun tutukluluk şikâyetlerinde kuvvetli şüphenin, tutuklama

nedenlerinin var olup olmadığını inceleyebiliyorsa, tutuklamanın hukukiliği

şikâyetlerinden kaynaklanan davalarda da tutuklamanın hukukiliğini

inceleyebilmelidir.

Bu noktada Mustafa Avcı kararına17 da değinmek gerekmektedir. Anayasa

Mahkemesi, bu başvuruda başvurucunun uzun tutukluluk şikâyetini, inceleme

tarihi itibarıyla tahliye edilmiş olması nedeniyle CMK 141’de düzenlenen

tazminat yolunun tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez bulmuştur.18 Başvurucunun, tutuklanmasına neden

olan fiillerin tamamının siyasi faaliyetleri ile ilgili olduğu ve bu sebeple

siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak ise

Anayasa Mahkemesi; başvurucunun uzun tutukluluk şikâyetiyle ilgili açacağı

tazminat davasında ilk derece mahkemesinin hukuka aykırılığı tespit ve yeterli

giderim sağlama hususlarında karar verirken tedbirin kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkı dışında siyasi faaliyette bulunma hakkına müdahale teşkil edip

etmediği de dâhil olmak üzere somut olayın tüm koşullarını dikkate almak

durumunda olacağını belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, CMK’nin 141. maddesinde

öngörülen tazminat yolunun; gözaltı, yakalama, tutuklama gibi tedbirlerinin

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra diğer temel haklara müdahale

sonucunu doğurması hallerinde de etkili bir kanun yolu niteliğini haiz olduğunu

ifade etmiş ve bu kabulü doğrultusunda siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal

edildiği iddiası yönünden de başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul

edilemezlik kararı vermiştir.19 Bu olayda başvurucunun,

tutuklanmasına neden olan fiillerin tamamının siyasi faaliyetleri ile ilgili

olduğu ve bu sebeple siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddiası

zımnen tutuklamanın hukuki olmadığı iddiasına benzemektedir. Bu kişinin CMK

141. maddedeki yola başvurması durumunda tazminat mahkemesi ifade özgürlüğünün

ihlal edilip edilmediğini tespit edebiliyorsa, diğer bir deyişle başvurucunun

tutuklanmasına konu eylemlerin siyasi faaliyetler kapsamında olup olmadığını

tespit edebiliyorsa, tutuklamanın hukuki olup olmadığını da elbette ki tespit

edebilir. Zira deliller değerlendirmeden tutuklamanın ifade özgürlüğünü ihlal

ettiğinin tespit edebilmesi mümkün değildir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Anayasa Mahkemesi beraat veya

takipsizlik kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi halinde kişilerin 141.

maddenin (e) veya a) bendi uyarınca tazminat alabilmelerinin mümkün olduğunu

belirterek başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı

vermektedir (Fatma Maden (B. No: 2016/28719, 17/7/2018, Ertuğrul Raşit Benal,

B. No:2016/25245, 17/7/2018). Anayasa Mahkemesi bu kararlarında CMK’nın 141/1-a

bendine de atıf yapmaktadır. Ancak CMK’nın 141. maddenin (1) numaralı

fıkrasının (a) bendine başvurulması için, CMK’da, tutuklamayla ilgili/ilişkili

davanın beraatla veya takipsizlik kararıyla sonuçlanması şartı aranmamaktadır.

Tutuklamaya konu davanın beraatla veya takipsizlik kararıyla sonuçlanması şartı

141/1-e bendi için geçerlidir. Kanaatimizce beraat veya takipsizlik halinde CMK

141/1-e bendindeki hükmün tutuklamanın hukukiliği açısından birincil nitelikte

etkili bir yol olmadığını belirtmek gerekir. 141/1-e bendi uyarınca tazminat

istenebilmesi için tutuklamanın hukuki olup olmamasının bir önemi

bulunmamaktadır. Kişi beraat edince bu bent kapsamında tutuklamanın hukuki olup

olmadığına ilişkin bir tespit yapılmadan otomatik olarak tazminat ödenmektedir.

Oysa bir yolun etkili kabul edilmesi için o yolun hakkın ihlal edildiğini

tespit edebilmesi ve ihlali giderebilmesi gerekir.20 AİHM de Mergen ve diğerleri

kararında benzer gerekçelerle 141/1-e bendindeki yolun tüketilmesi gerektiği

itirazını reddetmiştir. Dolayısıyla bu bağlamda 141/1- e bendinin değil,

141/1-a bendinin etkili bir yol olduğu söylenebilir. Nitekim Anayasa Mahkemesi

de bu durumu göz önüne alarak bu kararlarında 141/1-a bendine de atıf yapma

gereği duymuştur. 141/1-a bendi beraat veya takipsizliğe bağlı olmadığı için

tahliye durumunda da bu yolun etkisiz olduğunu söylemek mümkün değildir.

Yukarıda açıklanan hususlar birlikte değerlendirildiğinde

tutuklamanın hukuki olmadığı şikâyetlerine dayalı başvurularda, tutuklamanın

ilgili/ilişkili olduğu davanın mahkûmiyetle sonuçlanmış olması veya kişinin

tahliye edilmiş hallerinde de CMK’nın 141. maddesindeki tazminat yolunun

tüketilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

Açıkladığımız gerekçelerle başvurunun, başvuru yollarının tüketilmemesi

nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden

çoğunluğun işin esasının incelenmesi gerektiği yolunda oluşan görüşüne

katılmadık.

Başkan

:

Kadir ÖZKAYA

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

Celal Mümtaz AKINCI

Rıdvan GÜLEÇ

Recai AKYEL

Raportör Yrd.

:

Melek ŞAHAN

Başvurucu

:

M.O.

Vekili

:

Av. Hüseyin AYGÜN

1 Halas Aslan, B. No: 2014/4994,

16.2.2017.

2 Reşat Ertan, 2013/5700, 15/04/2015,

§ 26; Mehmet Emin Güneş, 2013/5707, 16/04/2015, § 29; Mecit Gümüş, 2013/9105,

25/6/2015, §32; Hüseyin Hançer, 2013/8319, 7/1/2016,§§ 39, 40; Ömer Köse,

2014/12036, 16/11/2016, § 34

3 Kamil Erdoğan, B. No: 2017/4023,

19/4/2018, §40; Bilal Canpolat, §§ 37-43; Fatma Maden, §49; Ertuğrul Raşit

Benal, B. No: 2016/25245, 17/7/2018, §42

4 Fatma Maden, §47, Ertuğrul Raşit

Benal, §40

5 Erkam Abdurrahman Ak, B. No:

2014/8515, 28/9/2016, §54; İrfan Gerçek, B. No: 2014/6500, 29/9/2016,§37

6 Neslihan Aksakal, B. No:

2016/42456, 26/12/2017, § 30- 38; Ahmet Ünal, B. No: 2016/17624, 9/5/2018, §

24-26.

7 Yargıtay 12. Ceza Dairesinin

1/10/2012 tarihli ve E.2012/21752, K.2012/20353 sayılı kararı

8 Benzer durumlar bakımından,

Yargıtay uygulamasında tazminat yolunun başarıyla uyguladığını gösteren emsal

kararlar bulunmamakla birlikte, böyle bir hukuk yolunun kesinlikle başarısız

olacağını iddia edebilmeyi ortaya koyacak bir durum da söz konusu değildir.

9 B.T. [GK], B. No: 2014/15769,

30/11/2017, §§ 40-60.

10 Cafer Yıldız, B.No: 2014/9308,

9/1/2018, §§ 37-40; Yaşar Saçlı, B. No: 2014/9311, 24/1/2018, §§ 37-40.

11 Bkz. Besime Konca, B. No:

2017/5867, 3/7/2018.

12 Mehmet Özdemir, B. No: 2017/37283,

29/11/2018

13 Ali Bulaç [GK], B. No: 2017/6592,

3/5/2019

14 bkz. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin

1/7/2015 tarihli ve E.2014/20624, K.2015/12265 sayılı, 1/10/2012 tarihli ve

E.2012/21752, K.2012/20353 sayılı kararları.

15 İrfan Gerçek, B. No: 2014/6500,

29/9/2016, § 19, 37

16 Bkz. Örneğin, Hüsnü Aşkan, B. No:

2015/4057, 31/10/2018, § 45, Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, § 87.

17 Mustafa Avci, B. No: 2014/1545,

22/3/2018

18 Mustafa Avci, §27

19 Mustafa Avci, §35-38

20 Mergen ve diğerleri/Türkiye kararı,

§36

Başkan

Kadir ÖZKAYA

ÜYE

Recai AKYEL