Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

Birinci Bölüm 2017/38610 E. K.

AYM 2020-06-09 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

SELAHATTİN DEMİRTAŞ BAŞVURUSU (3)

(Başvuru Numarası: 2017/38610)

Karar Tarihi: 9/6/2020

R.G. Tarih ve Sayı: 19/6/2020-31160

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1. Başvuru; tutukluluğun kanunda öngörülen azami süreyi

aşması, tutukluluk süresinin makul olmaması, tahliye talepleri ile tutukluluğa

yönelik itirazların karara bağlanmaması ve tutukluluk incelemelerinin

yapılmaması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği

iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvurular 24/11/2017, 29/5/2018, 18/6/2018,

27/11/2018 ve 11/12/2018 tarihlerinde yapılmıştır.

3. Başvurular, başvuru formları ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuştur.

4. Komisyonca başvuruların kabul edilebilirlik

incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Bölüm Başkanı tarafından başvuruların kabul

edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

6. 2017/38610, 2018/14692, 2018/34462 ve 2018/35971

sayılı başvurular yönünden başvuru belgelerinin birer örneği bilgi için Adalet

Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, anılan başvurular yönünden

görüşünü bildirmiştir.

7. Başvurucu, Bakanlığın görüşlerine karşı süresinde

beyanda bulunmuştur.

8. 2018/16592 sayılı başvuru bakımından Bakanlığa

bildirim yapılmasına gerek görülmemiştir.

9. Yapılan incelemede 2018/14692, 2018/16592, 2018/34462

ve 2018/35971 sayılı başvuruların başvurucu tarafından aynı konuyla bağlantılı

olarak yapıldığı anlaşıldığından 2017/38610 sayılı başvuru ile

birleştirilmesine ve incelemenin bu dosya üzerinden yapılmasına karar

verilmiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

10. Başvuru formları ve eklerinde ifade edildiği şekliyle

ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla erişilen bilgi ve

belgeler çerçevesinde ilgili olaylar özetle şöyledir:

11. Başvurucu 22/7/2007 tarihinde Diyarbakır'dan,

12/6/2011 tarihinde Hakkâri'den bağımsız olarak [Daha sonra sırasıyla Demokratik

Toplum Partisine (DTP) ve Barış ve Demokrasi Partisine (BDP) katılmıştır.];

7/6/2015 ve 1/11/2015 tarihlerinde ise Halkların Demokratik Partisinden (HDP)

İstanbul milletvekili seçilmiştir. Başvurucu 1/2/2010 tarihinde BDP'nin eş

genel başkanlığına, BDP'nin HDP'ye katılmasıyla da HDP eş genel başkanlığına

seçilmiş; bu görevine 11/2/2018 tarihine kadar devam etmiştir. Başvurucu ayrıca

24/6/2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde aday gösterilmiş, %8,40

ile en çok oy alan üçüncü aday olmuştur.

A. Tutuklama

Tedbirine İlişkin Süreç

12. Başvurucu hakkında milletvekili olarak görev yaptığı

dönemlerde işlediği iddia olunan bazı suçlara ilişkin olarak farklı Cumhuriyet

başsavcılıklarınca soruşturmalar yürütülmüştür. Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci

fıkrasının birinci cümlesinde yer alan "Seçimden önce veya sonra bir

suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça

tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz." hükmü

uyarınca yasama dokunulmazlığına sahip olan başvurucunun dokunulmazlığının

kaldırılması istemiyle ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından otuz bir

ayrı fezleke düzenlenmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisine (TBMM) sunulmak

üzere Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir.

13. 2014 yılının Ekim ayında yaşanan ve ülkenin büyük bir

bölümünü etkileyen şiddet (terör) olayları ve 2015 yılının Haziran ayından

itibaren ülkede terör saldırılarının artması dolayısıyla siyasi çevrelerde ve

kamuoyunda milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması hususunda yoğun

tartışmalar yaşanmıştır. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda

değişiklik yapılmasını öngören kanun teklifi 12/4/2016 tarihinde TBMM

Başkanlığına sunulmuştur.

14. TBMM Genel Kurulunda 20/5/2016 tarihinde kabul edilen

6718 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle Anayasa'ya eklenen geçici 20. madde ile "Bu

maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya

veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet

başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye

Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları

üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama

dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri

hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci

fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği

tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden

kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama

dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması

amacıyla, yetkili merciine iade edilir." hükmü getirilmiştir.

15. Anayasa değişikliği 8/6/2016 tarihli Resmî Gazete'de

yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Buna göre anılan maddenin TBMM tarafından

kabul edildiği 20/5/2016 tarihi itibarıyla düzenlemede belirtilen mercilere

intikal etmiş olan dosyalar hakkında Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci

fıkrasının birinci cümlesinde yer alan yasama dokunulmazlığına ilişkin hüküm

uygulanmayacaktır. Ayrıca Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girdiği tarihten

itibaren on beş gün içinde Anayasa ve Adalet Komisyonları üyelerinden kurulu

Karma Komisyon Başkanlığında, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin

TBMM Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Bakanlıkta bulunan dosyaların gereğinin

yapılması amacıyla yetkili merciye iade edileceği öngörülmüştür.

16. Bu kapsamda başvurucu hakkındaki çok sayıda fezlekeye

konu olan soruşturma dosyaları Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğü

aracılığıyla 2016 yılı Haziran ayında gereğinin takdir ve ifası için Cizre,

Kızıltepe, Nusaybin, Bingöl, Van, Batman, Elâzığ, Ankara ve Diyarbakır Cumhuriyet

Başsavcılıklarına gönderilmiştir.

17. Nusaybin ve Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılıkları

başvurucu hakkında uhdelerinde bulunan soruşturma dosyalarını -isnat edilen

suçların ağır ceza mahkemesinin görevi kapsamında olduğu gerekçesiyle-

fezlekeyle Mardin Cumhuriyet Başsavcılığına, Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı ise

aynı gerekçe ile Şırnak Başsavcılığına göndermiştir. Şırnak, Mardin, Van,

Elâzığ, Bingöl, Batman ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılıkları da fezlekeyle gelen

ve/veya uhdelerinde bulunan soruşturma dosyalarını "[farklı]

soruşturma dosyaları üzerinden yürütülen soruşturmaların birlikte

yürütülmesinde maddi gerçeğin ortaya çıkartılması bakımından hukuki bir fayda

olacağı" ve "suçun vasfının tayini konusunda tüm dosyaların

birlikte değerlendirilmesinin önem arz ettiği" gerekçesiyle Diyarbakır

Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere yetkisizlik kararı vermiştir.

18. Diğer taraftan ifadesi alınmak üzere soruşturma

makamları tarafından farklı tarihlerde çağrı kâğıdı/talimat gönderilerek

savcılıklara davet edilen başvurucu, bu çağrılara uymamıştır. Bu sürecin

öncesinde -dokunulmazlıklara ilişkin kanun teklifinin TBMM Başkanlığına

sunulmasından sonra- HDP eş genel başkanı olan başvurucu 19/4/2016 tarihinde

TBMM'de yaptığı grup konuşmasında "Biz mahkemelerde süründürüleceğiz, yok

öyle bir şey. Şunu da net olarak söyleyeyim: Bu hafta öbür hafta

dokunulmazlıklarımızı kaldırabilirler. Fakat tek bir arkadaşım kendi ayağıyla

ifade vermeye gitmeyecek. Nasıl götürüyorlarsa kendileri bilirler. Bu iş öyle

kolay olmayacak. Zannediyorlar ki dokunulmazlığı kaldırırız, tereyağından kıl

çeker gibi bunları mahkemenin önüne atarız, yok öyle yağma." şeklinde

ifadeler kullanmıştır.

19. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca başvurucu

hakkındaki fezlekelere konu tüm soruşturma dosyalarının 2016/24950 sayılı

soruşturma dosyasında birleştirilmesine karar verilmiştir. Böylece başvurucu

hakkında farklı Cumhuriyet başsavcılıklarınca düzenlenen otuz bir ayrı

fezlekede suça konu edilen tüm fiillerin birlikte değerlendirilmesi mümkün hâle

gelmiştir. Başsavcılık "üzerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti,

mevcut delil durumu değerlendirilerek" başvurucunun gözaltına

alınmasına karar verildiğini belirterek "yakalanarak gözaltına

alınabilmesi amacıyla" evinde 4/11/2016 tarihinde arama yapılmasına

karar verilmesi talebiyle Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğine başvurmuştur.

Hâkimliğin 3/11/2016 tarihli kararı ile başvurucunun "üzerine atılı

suçlama nedeni ile kaçma ya da delilleri yok etme riskinin yoğun bir şekilde

bulunduğu, CMK [Ceza Muhakemesi Kanunu] 118/2 maddede belirtilen

şartların oluştuğu" gerekçesiyle başvurucunun -yakalanarak gözaltına

alınabilmesi amacıyla- evinde arama yapılmasına izin verilmiştir.

20. Gözaltı ve arama kararları uyarınca başvurucu

4/11/2016 tarihinde Diyarbakır'daki evinde yakalanarak gözaltına alınmış ve

aynı gün saat 06.00'ya kadar Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde gözaltında

tutulmuştur. Başvurucu daha sonra hakkında soruşturma işlemlerinin yürütüldüğü

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına getirilmiştir.

21. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 4/11/2016 tarihinde

başvurucuyu tutuklanması istemiyle Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliğine sevk

etmiştir.

22. Hâkimlik 4/11/2016 tarihinde başvurucunun silahlı

terör örgütüne üye olma ve halkı suç işlemeye alenen tahrik etme suçlarından

tutuklanmasına karar vermiştir. Anılan kararda başvurucuya isnat edilen

eylemlere ilişkin olarak bazı değerlendirmelere yer verilmiştir. Bunlar özetle

şöyledir:

i. Suriye'de DAEŞ ile PYD/YPG arasında çatışmaların

yoğunlaşması üzerine PKK tarafından sokağa çıkmaları yönünde halka çağrılar

yapıldığı ve bunların örgüte müzahir internet sitelerinde yayımlandığı, HDP'nin

sosyal medya hesabından da eş zamanlı benzer çağrıda bulunulduğu, bunun HDP

Merkez Yürütme Kurulu (MYK) adına yapıldığı ve başvurucunun da HDP eş genel

başkanı ve MYK üyesi olduğu, çağrılar sonrasında sokağa çıkan terör örgütü

sempatizanları tarafından gerçekleştirilen olaylarda çok sayıda kişinin öldüğü,

kamu binalarına, güvenlik güçlerine ve işyerlerine saldırılar düzenlendiği,

işyerleri ve bankaların yağmalandığı, söz konusu olaylar nedeniyle kamu

güvenliğinin tesis edilmesinin uzun bir süre aldığı, böylece başvurucunun halkı

suç işlemeye alenen tahrik suçunu işlediğine dair hakkında kuvvetli suç

şüphesinin bulunduğu belirtilmiştir.

ii. Başvurucunun farklı tarihlerde yaptığı konuşmalarda

yukarıda belirtilen eylem çağrısına sahip çıktığı, PKK'nın hendek kazmak

suretiyle özerk yönetimler oluşturma hedefi doğrultusundaki eylemlerini "direniş"

olarak adlandırdığı ve meşru gösterdiği, KCK sözleşmesi kapsamında faaliyet

gösteren Demokratik Toplum Kongresinin (DTK) faaliyetlerine katıldığı

belirtilerek ve başvurucu hakkında düzenlenen fezlekelere konu eylemlerle

ilgili çok sayıda soruşturmanın varlığına genel atıf yapılarak terör örgütüne üye

olma suçunu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu ifade edilmiştir.

23. Kararda, yukarıdaki olaylara atfen tutuklamanın ön

koşulu olan kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu belirtildikten sonra tutuklama

nedenlerinin varlığına ilişkin olarak "müsnet suç için kanunda

öngörülen cezanın alt ve üst sınırı, müsnet suçun CMK 100/3. maddesinde

belirtilen katalog suçlardan oluşu, verilmesi beklenen cezaya göre tutuklama

tedbirinin ölçülü ve gerekli olduğu, bu nedenlerle adli kontrol uygulamasının

yetersiz kalacağı" değerlendirmesine yer verilmiştir.

24. Diyarbakır 2. ve 3. Sulh Ceza Hâkimlikleri sırasıyla

1/12/2016 ve 30/12/2016 tarihlerinde başvurucunun tutukluluk durumunu dosya

üzerinden incelemiş ve "kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren

somut delillerin olması ve tutuklama nedeninin bulunması, üzerine atılı suçun

vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durum, suça dair yasada yazılı cezanın üst

haddi de dikkate alındığında Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin 5. Maddesinde

öngörülen geçerli şüphe sebeplerinin, 1982 anayasasının 19. Maddesinde

belirtilen kuvvetli belirtinin ve CMK'nın 100/1 maddesinde öngörülen kuvvetli

suç şüphesini gösterir somut delillerin mevcut olduğu müsnet suçun CMK'nın

100/3-a maddesinde sayılan katolog suçlardan olması, verilmesi beklenen cezaya

göre tutuklama tedbirinin ölçülü olması bu nedenlerle adli kontrol

uygulamasının yetersiz kalacağı" gerekçesiyle tutukluluğun devamına

karar vermiştir.

25. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 11/1/2017

tarihli iddianamesi ile başvurucunun silahlı terör örgütü kurma veya yönetme,

terör örgütü propagandası yapma, suçu ve suçluyu övme, halkı kin ve düşmanlığa

alenen tahrik etme, halkı kanunlara uymamaya tahrik etme, kanuna aykırı

toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme, yönetme, bunların hareketlerine

katılma, kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen

kendiliğinden dağılmama, suç işlemeye alenen tahrik etme, halkı kanuna aykırı

toplantı ve gösteri yürüyüşüne kışkırtma suçlarını işlediğinden bahisle

cezalandırılması istemiyle aynı yer ağır ceza mahkemesinde kamu davası

açılmıştır.

26. Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi 2/2/2017 tarihinde

iddianamenin kabulüne karar vermiş ve E.2017/101 sayılı dosya üzerinden

kovuşturma aşaması başlamıştır.

27. Mahkemenin aynı tarihte yaptığı tensip incelemesinde

başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına da karar verilmiştir. Kararın

gerekçesi şöyledir:

"[Başvurucuya]

isnat edilen suçların sayısı ve niteliği; atılı suçların işlendiğine dair

kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin (iletişimin tespiti kararları,

görüşme dökümleri, tespit tutanakları) bulunması, sanığın savunmasının

alınmamış olması, soruşturma aşamasında Tebligat Kanununun 21. maddesine göre

yapılan tabligatla suçlamalarla ilgili ifadeye çağılmasına rağmen ifade vermeye

gitmiş olup soruşturma beyanlarının yakalanarak gözaltına alınması sonrası

alınabilmiş olması, kovuşturmada henüz beyanlarının alınmamış olması, isnat

edilen silahlı terör örgütü yöneticiliği suçunun CMK.nın 100/3. maddesinde

sayılan suçlardan olması ve tutuklama kararında belirtilen tutuklama

nedenlerinde bir değişiklik olmadığı hususları birlikte değerlendirildiğinde

tutuklama nedenlerinin var olduğu;

Yukarıda açıklanan hususlar ve sanığa isnat edilen

eylemlerin sübutu halinde bunlar için öngörülen cezaların alt ve üst sınırları

birlikte dikkate alındığında adli kontrol tedbirlerinin bu aşamada yetersiz

kalacağı;

İsnat edilen eylemlerin sayı ve yoğunluğu ile bunların

nitelikleri, suçların sübutu halinde verilmesi muhtemel ceza miktarı dikkate

alındığında sanığın siyasi faaliyette bulunma ve temsil hakkı ile davanın

tutuklu yürütülmesindeki kamu yararı arasında ölçülü bir dengenin mevcut olduğu

... [anlaşılmıştır.]"

28. Mahkeme aynı tarihte kamu güvenliği gerekçesiyle

davanın nakli için Bakanlığa başvuruda bulunmuştur. Bakanlığın davanın nakli

talebini inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesi 22/3/2017 tarihinde "yargılamanın

esas yetkili mahkemesinde yapılması durumunda kamu güvenliği yönünden açık ve

yakın tehlikenin söz konusu olabileceği" gerekçesiyle davanın Ankara

Ağır Ceza Mahkemesinde görülmesine karar vermiştir.

29. Anılan karar uyarınca Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi

6/4/2017 tarihinde söz konusu dava dosyasını Ankara Nöbetçi Ağır Ceza

Mahkemesine göndermiş, tevzi işlemi sonrasında dava dosyası Ankara 19. Ağır

Ceza Mahkemesine (E.2017/47) gelmiştir.

30. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 24/4/2017 tarihinde,

başvurucu hakkındaki dava ile Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2015/224

sayılı dava dosyası arasında hukuki ve fiilî irtibat bulunduğu gerekçesiyle

davaların birleştirilmesi hususunda Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinden görüş

sormuştur. Anılan Mahkeme 28/4/2017 tarihinde -E.2015/224 sayılı dosyaya

ilişkin olarak 24/4/2017 tarihinde karar verilmiş olduğundan- birleştirme

yönünden muvafakat verilmediğini belirtmiştir.

31. Öte yandan Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 28/4/2017

tarihinde yaptığı tensip incelemesinin sonunda "üzerine atılı suçun

vasfı ve mahiyeti, mevcut delil durumu, sanık savunmaları, bilirkişi inceleme

raporları ve tüm dosya kapsamına göre kuvvetli suç şüphesinin varlığını

gösteren somut delillerin varlığı, atılı suçların cezaların alt ve üst sınırları,

CMK.nun 100/3 maddesinde sırasında kayıtlı katalog suçlardan olması,

tutuklulukta geçen süre dikkate alındığında adli kontrolün bu aşamada yetersiz

kalacağı" gerekçesiyle başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar

vermiştir.

32. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 7/6/2017 tarihinde, bu

kez başvurucu hakkındaki dava ile Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2017/500

sayılı dava dosyası arasında hukuki ve fiilî irtibat bulunduğu gerekçesiyle

davaların birleştirilmesi hususunda Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesine görüş

sormuştur. Anılan Mahkeme 14/6/2017 tarihinde birleştirmeye muvafakat

verilmediğini belirtmiştir.

33. Buna karşılık Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi

20/6/2017 tarihinde başvurucu hakkındaki davanın Ankara 2. Ağır Ceza

Mahkemesinin E.2017/500 sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine karar

vermiştir.

34. Diğer taraftan -birleştirme kararının henüz

kesinleşmediğine vurgu yaparak- başvurucunun tutukluluk durumunu 22/6/2017

tarihinde dosya üzerinden inceleyen Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi "atılı

suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve tüm dosya kapsamı nazara

alındığında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut delillerin

varlığı, atılı suçun; cezasının alt ve üst sınırı, Anayasanın 97.maddesi

uyarınca ülkemiz içinde bağlayıcı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5.maddesi

ve bu maddenin yorumu ile ilgili AİHM içtihatlarına göre kamu düzeninin temini

ve yeni bir suç işlenmesinin önlenmesinin tutuklama için haklı bir gerekçe

oluşturduğu, atılı suçun CMK.nun 100.maddesinde kayıtlı katalog suçlardan

olması ağır cezalık mevattan suçlar için CMK.nun 102.maddesinde düzenle azami

tutukluluk süresi ve sanığın tutuklulukta geçirdiği süre göz önüne alındığında

serbest bırakıldığı takdirde kaçma ve delillere etki etme ihtimali nazara

alınarak ve aynı nedenlerle adli kontrol tedbirlerinin bu aşamada yetersiz

kalacağı" değerlendirmesiyle tutukluluğu devam ettirmiştir.

35. Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi 23/8/2017 tarihinde,

birleştirmeye muvafakat verilmediğine değinerek birleştirmenin yerinde olmadığını

belirtmiş; bu konudaki uyuşmazlığın giderilmesi ve yargı yerinin belirlenmesi

için dosyanın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi Başkanlığına

gönderilmesine karar vermiştir. Anılan Daire 14/9/2017 tarihinde Ankara 19.

Ağır Ceza Mahkemesinin birleştirme kararının kaldırılmasına karar vermiştir. Ankara

2. Ağır Ceza Mahkemesi de 25/9/2017 tarihinde başvurucu hakkındaki davayı yeni

bir dosya numarasına (E.2017/567) kaydederek görevli Ankara 19. AğırCeza

Mahkemesine göndermiştir.

36. Bunun üzerine başvurucu hakkındaki dava Ankara 19.

Ağır Ceza Mahkemesinde (E.2017/189) görülmeye başlanmıştır. Mahkeme 3/10/2017

tarihinde yaptığı tensip incelemesinin sonunda başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar verirken genel olarak Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesinin

2/2/2017 tarihli kararındaki gerekçelere (bkz. § 27) dayanmıştır.

37. Anılan Tensip Tutanağı 13/10/2017 tarihinde

başvurucuya tebliğ edilmiştir.

38. Başvurucu 11/10/2017 tarihinde müdafii aracılığıyla

tutukluluğun devamı kararına itiraz etmiştir. Başvurucu müdafii tarafından

verilen itiraz dilekçesinde tutukluluğun devamı kararındaki gerekçelerin

yetersizliğinin yanı sıra başvurucunun milletvekili ve HDP'nin eş genel başkanı

olmasına dikkat çekilmiş, Anayasa Mahkemesinin bazı kararları emsal

gösterilerek tutukluluğun devam ettirilmesi nedeniyle başvurucunun TBMM'de

seçmenlerini temsil etme görevini yerine getiremediği, parti ve grup

toplantılarına katılamadığı, Meclis denetim usullerini işletemediği,

dolayısıyla siyasi temsil görevlerinin hiçbirini yapamadığı, böylelikle seçilme

ve siyasi faaliyette bulunma hakkının da sınırlandırıldığı ileri sürülmüştür.

39. Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi 25/10/2017 tarihinde "isnat

edilen suçun vasıf ve mahiyeti, suçun işlendiği hususunda kuvvetli delillerin

varlığı ve karartılma ihtimali gözönüne alınarak Ankara 19. Ağır Ceza

Mahkemesinin sanığın tutukluluk halinin devamına [dair] kararında usul

ve yasaya aykırı herhangi bir cihet bulunmadığı" gerekçesiyle itirazın

kesin olarak reddine karar vermiştir.

40. Anılan karar başvurucu tarafından 31/10/2017

tarihinde öğrenilmiştir.

41. Başvurucu 24/11/2017 tarihinde -2017/38610 sayılı

başvuru bakımından- bireysel başvuruda bulunmuştur.

42. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 27/10/2017 tarihinde

dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda "üzerine atılı suçun vasıf

ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve tüm dosya kapsamı nazara alındığında

kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut delillerin varlığı, atılı

suçun; cezasının alt ve üst sınırı, Anayasanın 90. maddesi uyarınca ülkemiz

içinde bağlayıcı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5.maddesi ve bu maddenin

yorumu ile ilgili AİHM içtihatlarına göre kamu düzeninin temini ve yeni bir suç

işlenme inin önlenmesinin tutuklama için haklı bir gerekçe oluşturduğu, atılı

suçun CMK.nun 100. maddesinde kayıtlı katalog suçlardan olması ağır cezalık

mevattan suçlar için CMK.nun 102. maddesinde düzenle azami tutukluluk süresi ve

sanığın tutuklulukta geçirdiği süre göz önüne alındığında serbest bırakıldığı

takdirde kaçma ve delillere etki etme ihtimali nazara alınarak ve aynı

nedenlerle adli kontrol tedbirlerinin bu aşamada yetersiz kalacağı"

gerekçesiyle başvurucunun tutukluluğunun devamına karar vermiştir.

43. Başvurucu müdafiinin tutukluluğun devamı kararına

karşı 13/11/2017 tarihli dilekçeyle yaptığı itiraz da Ankara 20. Ağır Ceza

Mahkemesi tarafından 23/11/2017 tarihinde "isnat edilen suçun vasıf ve

mahiyeti, suçun işlendiği hususunda kuvvetli delillerin varlığı ve karartılma

ihtimali gözönüne alınarak Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin ... tutukluluk

halinin devamına [dair] kararında usul ve yasaya aykırı herhangi bir

cihet bulunmadığı" değerlendirmesiyle reddedilmiştir.

44. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun

yargılandığı davada ilk duruşmayı 7/12/2017 tarihinde yapmıştır. Başvurucunun

tutuklu olarak bulunduğu Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz

Kurumundan duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yoluyla katılmayı

kabul etmemesi nedeniyle bu duruşmada başvurucunun savunması alınamamıştır.

Bununla birlikte başvurucunun müdafileri, Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesinin (AİHM) bazı kararlarına değinerek başvurucunun TBMM'de

grubu bulunan bir siyasi partinin eş genel başkanı olması ve milletvekili

konumu dolayısıyla tutukluluğun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını da ihlal ettiğini ileri sürerek

tahliye talebinde bulunmuşlardır. Mahkeme duruşma sonunda tahliye taleplerini

kabul etmeyerek başvurucunun tutukluluk hâlinin devamına karar vermiştir.

Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"Sanık Selahattin Demirtaş'ın üzerine atılı suçları

işlediği iddiasına dair; olay tutanakları, değerlendirme ve tespit tutanakları,

dijital verilere ilişkin çözüm tutanağı, görüntü ve çözüm tutanakları, teknik

araçlarla izleme ve dinleme çözüm tutanakları ile tanık beyanına dayanan

kuvvetli suç şüphesinin varlığı, iddianamedeki sevk maddelerine göre suçların

5271 Sayılı CMK'nın 100/3-a maddesinde tutuklama nedeni olarak öngörülen

katalog suçlardan olması sanığa isnad edilen suçların cezalarının alt ve üst

sınırı, kovuşturma konusu suçların yasada öngörülen alt ve üst sınırlar

arasındaki ceza miktarı dikkate alındığında ceza miktarı ile tutuklama tedbiri

arasında ölçülülük bulunması, adli kontrol hükümlerine uymanın sanık iradesine

bırakılması ve ceza miktarına göre bu aşamada yetersiz kalacağı kanaati ile

tutukluluk halinin devamına... [karar

verildi.]"

45. Başvurucu 14/2/2018 tarihinde yapılan ikinci

duruşmada Mahkemede bizzat hazır edilmiş, suçlamalara ilişkin savunmasını

14-15-16/2/2018 tarihlerinde yapılan duruşmalarda sözlü olarak vermiştir.

Başvurucunun savunması SEGBİS üzerinden kayda alınmış ve sonrasında bu kayıtların

çözümü yaptırılmıştır. Başvurucu, savunmasında kendisi hakkında uygulanan ve

sürdürülen tutuklama tedbirini -SEGBİS Çözüm Tutanağı'nda ifade edildiği

şekliyle- "Ben niye tutukluyum, gerçekten ben niye tutukluyum; kaçtım

mı, delilleri mi kararttım, böyle bir teşebbüsüm mü oldu, niye tutukluyum ben?

Yani bir kişi, bir yurttaş niye tutuklanır; sadece katalog suçtan olduğu için

tutuklamayın diye biz yasa çıkarmadık mı, yasa koyucu olarak. Niye tutuklanır;

bütün tutuklama koşullarının aynı anda olması lazım, her sanık içinde özel

olarak değerlendirilmesi lazım dedik yasa koyucu iradesiyle. Sıradan yurttaş

için bunu söyledik, bırak Milletvekili için ...Yargı'nın hiçbir kararının

gerekçeli olamayacağına dair açık hüküm var. Özellikle ceza yargılanmasında CMK'da

çok açıktır. Hiçbir karar gerekçesiz olamaz ve hiçbir gerekçe şablon olamaz,

geçmişte şablon otomatik kararlar verilirdi, Parlamentoda bu çok tartışıldı,

değişiklik yapıldı, kararların kişiye münhasır kişiselleştirilmiş olacak

şekilde ve açık sari gerekçeleriyle birlikte verilmesi gerektiği, hem

Parlamentoda yasa değişikliği yapılırken gerekçede belirtildi, hem yasaya

işlendi, hem Parlamentodaki tartışmalarda kanun koyucu iradesibu şekilde

tecelli etti. Gelin görün ki kanun koyucu kurumun bir temsilcisi, iradenin bir

temsilcisi olarak benimle ilgili bugüne kadar verilen hiçbir kararda tek bir

gerekçe görmedim. Tamamı şablon, kopyala, o kadar kopyala yapıştır ki o kadar,

geçmiş karardan kopyalanmış yazım hatalarıyla birlikte yeni karara

yapıştırılmış. Hiç değilse yeniden yazılsaydı ya, kopyala yapıştır

yapılmasaydı. Tutukluluğumun devamına neden geçen ayı kopyala yapıştır. E geçen

yazım yapılmış, aynısı bu ayda var ... Halen de burada bu dosya itibariyle hem

tutuklu olmam hem bu şekilde yargılanıyor olmam, hem siyasi faaliyetlerim, hem

Parlamenterlik görevime ağır bir saldırıdır. Bizler çünkü Parlamentoda sadece

yasa yapmıyoruz, denetimde yapıyoruz; kimi hükümeti denetliyoruz, Yürütme'nin

her türlü eylem ve işlemini millet adına denetliyoruz. Yargı nasıl denetliyorsa

bizde denetliyoruz. İlk denetim makamı Parlamentodur. Denetiminde bir çok yolu

vardır. Ben şuanda bunların bir çoğunu kullanamıyorum..." sözleriyle

eleştirmiştir. Mahkeme duruşma sonunda -bir önceki duruşmada açıkladığı

gerekçeleri tekrarlayarak- başvurucunun tutukluluğunun devamına karar

vermiştir.

46. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 11/4/2018 tarihli

duruşma sonunda da tutukluluk durumunu incelemiş ve "olay tutanakları,

değerlendirme ve tespit tutanakları, dijital verilere ilişkin çözüm tutanağı,

görüntü ve çözüm tutanakları, teknik araçlarla izleme ve dinleme çözüm

tutanakları ile tanık beyanına dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı,

iddianamedeki sevk maddelerine göre terör örgütü yöneticiliği suçunun 5271

Sayılı CMK'nın 100/3-a maddesinde tutuklama nedeni olarak öngörülen katalog

suçlardan olması, sanığa isnad edilen suçların cezalarının alt ve üst sınırı,

kovuşturma konusu suçların yasada öngörülen alt ve üst sınırlar arasındaki ceza

miktarı dikkate alındığında ceza miktarı ile tutuklama tedbiri arasında

ölçülülük bulunması, adli kontrol hükümlerine uymanın sanık iradesine

bırakılması ve ceza miktarına göre bu aşamada yetersiz kalacağı"

değerlendirmesiyle başvurucunun -silahlı terör örgütüne üye olma ve suç

işlemeye alenen tahrik etme suçlarından- tutukluluk hâlinin devamına karar

vermiştir.

47. Mahkeme ayrıca bu duruşmada başvurucu müdafileri

tarafından dile getirilen suç işlemeye alenen tahrik etme suçu yönünden kanunda

öngörülen azami tutukluluk süresinin dolduğu yönündeki iddiayı "iddianamedeki

anlatım ve TCK'nın [Türk Ceza Kanunu] 214/1 maddesinin TMK'nın [Terörle

Mücadele Kanunu] 4. maddesinde sayılan suçlardan olması nedeniyle sanık

hakkında TMK'nın 5. maddesinin uygulanma ihtimali de gözetilerek delilleri

takdir etme yetkisinin 5235 sayılı yasanın 12. maddesi gereğince Ağır Ceza

Mahkemelerine ait suçlardan olması nedeniyle" kabul etmemiştir.

48. Başvurucunun anılan karara yönelik itirazı Ankara 20.

Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 2018/108 D. İş sayılı kararla reddedilmiştir.

49. Başvurucu bu kararı 16/5/2018 tarihinde öğrendiğini

belirtmiş, 18/6/2018 tarihinde -2018/16592 sayılı başvuru bakımından- bireysel

başvuruda bulunmuştur.

50. Öte yandan başvurucu müdafii 15/5/2018 tarihinde

Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine başvurmuş, hâlen milletvekili olan

başvurucunun 24/6/2018 tarihinde yapılacak/yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde

aday gösterildiğini ve adaylığının kesinleştiğini belirterek Anayasa'da ve

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (Sözleşme) güvence altına alınan serbest seçim

hakkı nazara alınarak başvurucunun tahliyesine karar verilmesini talep

etmiştir.

51. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 21/5/2018 tarihinde

başvurucu müdafiinin talebini karara bağlamıştır. Mahkeme, başvurucunun

Cumhurbaşkanı adayı olmasıyla ilgili bir değerlendirme yapmaksızın "üzerine

atılı suçları işlediği iddiasına yönelik olay tutanakları, değerlendirme ve

tespit tutanakları, dijital verilere ilişkin çözüm tutanakları, görüntü ve

çözüm tutanakları, teknik araçlarla izleme ve dinleme çözüm tutanakları ile

tanık beyanına dayanan kuvvetli suç şüphesinin varlığı, iddianamedeki sevk

maddelerine göre suçların 5271 Sayılı CMK'nın 100/3-a maddesinde tutuklama

nedeni olarak öngörülen katalog suçlardan olması, sanığa isnat edilen ve

kovuşturma konusu suçların yasada öngörülen alt ve üst sınırlar arasındaki ceza

miktarı ile sanığın adli makamlar huzuruna kendiliğinden gitmeyeceğini

belirtmesi ve savunmasının da tamamlanmamış olması karşısında tutuklama

tedbirinde ölçülülük bulunması ve adli kontrol hükümlerinin de yetersiz

kalacağı kanaatiyle" tahliye talebinin reddine ve tutukluluk hâlinin

devamına oyçokluğuyla karar vermiştir.

52. Karara katılmayan üye hâkim karşıoy yazısında

başvurucunun Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde aday gösterilmesine dikkat çekerek

Anayasa'nın 67. Maddesinde seçme ve seçilme hakkına birlikte yer verilmesi

suretiyle bunların doğrudan bağlantılı olduğunun ifade edildiği ve seçme

hakkının adayların kendisini seçmene tanıtması hakkını da içerdiği yönünde

değerlendirmelerde bulunmuş, ayrıca milletvekillerinin tutukluluğunun makul

süreyi aşmasına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında yer alan

değerlendirmelere atıf yapmıştır. Üye hâkim; başvurucunun uzun süredir

milletvekilliği ve siyasi parti eş genel başkanlığı görevini üstlenmesine,

ayrıca bir önceki Cumhurbaşkanı Seçimi'nde aday olmasına ve 24/6/2018 tarihinde

yapılacak Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde de adaylığının kesinleşmesine vurgu

yaparak "iddianamede yüklenen suçlar ve fiiller ile tutuklu kaldığı

süre göz önünde bulundurulduğunda Cumhurbaşkanlığı seçimi süresince tutuklu

kalmasının ... serbest seçim hakkını özünden zedelemesi ve bu hakkın etkin

kullanımını engellemesi, Anayasanın 13. maddesinin 1. fıkrasının 2.

cümlesindeki temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasının özlerine dokunulamayacağı

ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hükümlerine uygun olmaması"

gerekçesiyle yurt dışına çıkmama adli kontrol tedbiri uygulanmak sureti ile

başvurucunun salıverilmesine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğunu dile

getirmiştir.

53. Başvurucu müdafii 22/5/2018 tarihinde tahliye

talebinin reddine dair karara itiraz etmiştir. İtiraz dilekçesinde;

başvurucunun hem milletvekili olması hem de Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde

adaylığının kesinleşmesi nedeniyle tutukluluğunun devam ettirilmesinin kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra serbest seçim hakkını da ihlal ettiği

ifade edilmiştir. Başvurucu müdafii ayrıca talep tarihi itibarıyla tutukluluğun

1 yıl 6 aydan uzun bir süredir devam ettiğini, tutuklamaya konu dava dosyasında

delillerin toplandığını ve etki edilebilecek herhangi bir delilin

bulunmadığını, milletvekili olması ve Cumhurbaşkanlığı adaylığının kesinleşmiş

olması karşısında başvurucunun kaçma şüphesinin değil, kaçmayacağını gösteren

somut olguların mevcut olduğunu ileri sürmüştür. İtiraz dilekçesinde ayrıca

milletvekili olan başvurucunun tutuklanmasına karar verildiği tarihten itibaren

hiçbir yasama faaliyetine katılamadığına, 16/4/2017 tarihinde yapılan -ülkenin

hükûmet rejiminin değiştirilmesine dair- referandumla ilgili olarak eş genel

başkanı olduğu siyasi parti adına herhangi bir faaliyet yürütemediğine vurgu

yapılmış; bunun yanı sıra başvurucunun Cumhurbaşkanı adayı olarak ülke

siyasetiyle ilgili gündem ve strateji belirleme, seçim çalışmalarını yürütme,

seçmenle bir araya gelerek miting ve toplantı yapma gibi propaganda

araçlarından yararlanma olanaklarını kullanmasının tutukluk dolayısıyla mümkün

olmadığına dikkat çekilmiştir.

54. Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi 23/5/2018 tarihinde

başvurucunun seçilme hakkı ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı ile ilgili iddiaları

yönünden ayrıca bir değerlendirme yapmaksızın "isnat edilen suçun vasıf

ve mahiyeti, suçun işlendiği hususunda kuvvetli delillerin varlığı ve

karartılma ihtimali göz önüne alınarak ... tutukluluk halinin devamı kararında

usul ve yasaya aykırı bir cihet bulunmadığı" gerekçesiyle itirazın

reddine kesin olarak karar vermiştir.

55. Başvurucu bu kararı 24/5/2018 tarihinde öğrendiğini

bildirmiştir.

56. Başvurucu 29/5/2018 tarihinde -2018/14692 sayılı

başvuru bakımından- bireysel başvuruda bulunmuştur.

57. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 18/7/2018, 28/8/2018

ve 4/10/2018 tarihli duruşmalarda önceki (21/5/2018 tarihli) duruşmada

açıkladığı gerekçeleri tekrarlayarak başvurucunun tutukluluğunun devamına karar

vermiştir.

58. Başvurucu müdafii 20/11/2018 tarihinde başvurucunun

tutukluluğuyla ilgili olarak AİHM tarafından ihlal kararı verildiğini

belirterek Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine başvurmuş ve bu karar uyarınca

tahliye talebinde bulunmuştur.

59. Mahkeme, bunun üzerine aynı gün Bakanlık İnsan

Hakları Dairesi Başkanlığına yazı yazarak -tahliye talebi değerlendirilmesine

esas olmak üzere- söz konusu kararın ivedi olarak Türkçeye çevrilmesini

istemiştir.

60. Başvurucu müdafii, tahliye talebinin karara

bağlanmadığı ve talebin değerlendirilmesinin sürüncemede bırakıldığını

belirterek 27/11/2018 tarihinde-2018/34462 sayılı başvuru bakımından- bireysel

başvuruda bulunmuştur.

61. Bakanlık İnsan Hakları Dairesi Başkanlığı, AİHM

kararını tercüme ederek 29/11/2018 tarihinde Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine

göndermiştir. Bunun üzerine Mahkeme 30/11/2018 tarihinde başvurucunun -AİHM'in

ihlal kararına dayanarak yapmış olduğu- tahliye talebini değerlendirmiştir. Bu

bağlamda kararda ilk olarak AİHM tarafından başvurucu hakkında verilen karara

dair genel açıklamalarda bulunulmuş, sonrasında ise söz konusu AİHM kararının

kesinleşmediğine vurgu yapılarak talebin reddine karar verilmiştir. Kararın

ilgili kısmı şöyledir:

"Anayasamızın 90. maddesinde 'Usulüne göre yürürlüğe

konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında

Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle:

07/05/2004 - 5170 S.K./7.mad) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve

özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı

hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma

hükümleri esas alınır.' hükmünün yer aldığı, yine Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa

İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46. maddesinde ise; '1. Yüksek Sözleşmeci

Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara

uymayı taahhüt ederler. 2. Mahkemenin kesinleşen kararı, infazını denetleyecek

olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.' hükmünün yer aldığı, bu hüküm karşısında

kesinleşmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının tarafları bağladığının

belirtildiği, kararın İnsan Hakları Mahkemesi'nin büyük daire kararı olmayıp 2.

Daire ( Bölüm ) kararı olduğu, kararın tercümesinin ilk sayfasında 'İş bu

kararın sözleşmenin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde

kesinleşecektir' denilmek suretiyle daire kararının nihai bir karar niteliğinde

bulunmadığının belirtildiği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 44/2. maddesinde

de bu hususun düzenlenmiş olduğu gözetilerek yukarıda belirtilen gerekçelerle

sanık Selahattin Demirtaş'ın tutukluluk halinin devamına dair aşağıdaki şekilde

karar vermek gerekmiştir."

62. Başvurucu müdafii, tahliye talebinin reddi kararına

itiraz etmiş; Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesi 6/12/2018 tarihinde itirazın kesin

olarak reddine karar vermiştir.

63. Başvurucu bu kararı 6/12/2018 tarihinde öğrendiğini

bildirmiş, 11/12/2018 tarihinde -2018/35971 sayılı başvuru bakımından- bireysel

başvuruda bulunmuştur.

64. Mahkeme 13/12/2018 tarihli duruşmada başvurucunun

tahliyesine yönelik taleplerin reddi ile tutukluluk hâlinin devamına karar

verirken daha etraflı bir değerlendirmede bulunmuştur. Kararın ilgili kısımları

şöyledir:

"Tutuklu sanık Selahattin Demirtaş'ın üzerine atılı

suçları işlediği iddiasına yönelik olarak, dosyada birinci fezlekeye ilişkin

tape kayıtları ile C.D., Ü.A. ve A.D. ile ilgili yapılan aramalar sonucu elde

edilen dijital verilere ilişkin doküman inceleme ve tespit tutanakları, arama

ve el koyma tutanakları,

İkinci fezlekeye ilişkin 13/01/2011, 14/07/2012,

24/03/2011, 30/10/2012 ve 12/11/2011 tarihli olaylara ilişkin görüntü inceleme

ve tespit tutanakları, olay tutanakları ve bilirkişi raporları,

Üçüncü fezlekeye ilişkin değerlendirme ve tespit

tutanakları, olay tutanağı, araştırma tutanağı ve konuşmalara ilişkin çözüm

tutanakları ile bilirkişi raporları,

Dördüncü fezlekeye ilişkin görüntü inceleme ve tespit

tutanağı, olay tutanağı, görüntü çözüm tutanakları ve bilirkişi raporları,

Beş ile otuzuncu fezlekeler arasındaki görüntü inceleme

ve tespit tutanakları, olay tutanakları, görüntü çözüm tutanakları ve bilirkişi

raporları,

Otuz birinci fezlekeye ilişkin HDP genel merkezi twitter

açıklamaları, bilirkişi raporları ile Türkiye genelinde meydana gelen olayları

gösterir polis fezlekeleri,

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları

Soruşturma Bürosu tarafından kovuşturma aşamasında mahkememize gönderilen ...

plakalı araç içerisinde ele geçirilen doküman inceleme ve tespit tutanakları,

M.Ç. isimli şahsın üzerinden ele geçirilen hafıza kartına ilişkin örgütsel

faaliyet raporu ile,

Tüm dosya kapsamı birlikte dikkate alındığında, sanık

hakkında tutuklu bulunduğu suçlar yönünden kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu,

kaldı ki bu hususun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin sanığın başvurusu ile

ilgili 20/11/2018 tarih ve 14305/17 sayılı kararında da 'Mahkeme, bu kapsamda,

Sözleşme'nin 5. maddesinin 1. fıkrasındaki makul şüphe gerekli olaylara dayalı

açıklamalar bakımından öngörülen şartları değerlendirdiğinde, ceza soruşturması

dosyasında, en azından başvuranın kovuşturulmasına yol açan suçların bir

kısmının başvuran tarafından işlenmiş olabileceğine tarafsız bir gözlemciyi

ikna edebilecek bilgilerin bulunduğu kanaatine varmaktadır' diyerek bu durumu

açıkça belirttiği,

Mahkememizdeki kovuşturmada, sanığın 14 ve 16 Şubat 2018

tarihleri arasındaki duruşmada hazır edilerek savunmasına geçildiği, şu ana

kadar hakkında iddianamede yer alan 31 fezleke (olay) ile birleşen dosya olmak

üzere toplam 32 farklı suçlamadan sadece 9 suçlama (olay) ile ilgili savunma

yaptığı ve henüz CMK.nun 145 - 147 maddeleri anlamında iddianamedeki suçlara

yönelik sorgusunun tamamlanmadığı, CMK.nun 206. maddesi gereğince 'Sanığın

sorguya çekilmesinden sonra delillerin ortaya konulmasına başlanır' hükmünün

yer aldığı, yine CMK.nun 209, 211 ve 214. maddelerigereğince dosyadaki bilgi,

belge ve tutanakların okunup diyeceklerin ancak sanık sorgusundan sonra

yapılabileceği, sanığın 14-15-16 Şubat 2018 ve 11-12-13 Nisan 2018 tarihli

duruşmalarda savunmasını yapmasına rağmen, yeterli süre ve imkan tanınmasına

rağmen sanığın 18/07/2018 tarihli duruşmada savunmasını hazırlayamadığını

belirterek süre talep ettiği, 28/08/2018 tarihli duruşmada avukatlarının

duruşmayı takip etmemesi nedeniyle duruşmanın ertelendiği, 03-04 Ekim 2018

tarihli duruşmada ise savunmasına devam etmediği, yine 12-13 Aralık 2018

tarihli duruşmalarda sanık ve müdafiilerinin reddi hakim talepleri nedeniyle

savunmanın alınamadığı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde taraf

devletlere yüklenen davayı makul sürede bitirme yükümlülüğü kapsamında sanığa

savunmasını yapması için yukarıda belirtilen Temmuz, Ağustos, Ekim ve Aralık

2018 tarihli duruşmalarda imkan sağlandığı, ancak mahkememizden kaynaklanmayan

nedenlerle sanığın savunma yapmadığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin

içtihatlarında da açıkça 'kişinin yargılama sürecine engel olmaması gerekliliğinin'

açıkça vurgulandığı, kaldı ki sanığın partisinin Meclis grup toplantısı

sırasında, 'HDP’nin hiçbir milletvekilinin kendi rızasıyla ifade vermeyeceğini'

beyan ettiği, soruşturma aşamasında yetkili Cumhuriyet savcıları tarafından, 12

Temmuz 2016, 15 Temmuz 2016, 28 Temmuz 2016, 12 Ağustos 2016, 6 Eylül 2016 ve

11 Ekim 2016 tarihlerinde, ifade vermesi için davetiye çıkarılmasına rağmen

kendiliğinden ifade için Cumhuriyet Başsavcılıklarına gitmediği, adli kontrol

hükümlerinin bu nedenle sanık hakkında yetersiz kalacağının mahkememizce

değerlendirildiği,

Bu aşamada iddianamedeki sevk maddelerine göre atılı

suçların 5271 sayılı CMK'nın 100/3-a maddesinde tutuklama nedeni olarak

öngörülen suçlardan olması, isnat edilen suçlar bakımından yasada öngörülün alt

ve üst sınırları arasındaki ceza miktarına göre tutukluluğun ölçülü olduğu,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 20/11/2018 tarih ve

14305/17 Başvuru no'lu kararı ile sanığın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin

5/1 maddesi kapsamında 'ulusal mevzuata aykırı olarak tutuklandığı' yönündeki

müracaatının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

bulunduğu, sanığın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5/1 maddesi kapsamında

'tutuklanması için makul şüphe bulunmadığına' ilişkin müracaatının ise dava

dosyasında sanığın üzerine atılı suçlardan en azından bir bölümünü işlemiş

olabileceğine dair objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek düzeyde yeterli

bilgi bulunduğu (makul şüphe bulunduğu) gerekçesiyle ihlal bulunmadığına karar

verildiği, yine sözleşmenin 5/4 maddesi kapsamında sanığın 'soruşturma

aşamasında verilen kısıtlama kararı nedeniyle tutukluluğuna etkili bir şekilde

itiraz edemediğine' ilişkin müracaatının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez bulunduğu, buna karşılık mahkemece sözleşmenin 5/3 ve

18. maddeleri ile sözleşmenin ek 1 nolu protokolün 3. maddesinde belirtilen

serbest seçim hakkı ile tutukluluğun devamını haklı gösterecek yeterli gerekçe

gösterilmemesi nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar

verildiği,

Anayasamızın 90. maddesinde 'Usulüne göre yürürlüğe

konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında

Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle:

07/05/2004 - 5170 S.K./7.mad) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve

özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı

hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma

hükümleri esas alınır.' hükmünün yer aldığı, yine Türkiye'nin taraf olduğu

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46. maddesinde ise; '1. Yüksek Sözleşmeci

Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara

uymayı taahhüt ederler. 2. Mahkemenin kesinleşen kararı, infazını denetleyecek

olan Bakanlar Komitesi'ne gönderilir.' hükmünün yer aldığı, bu hüküm karşısında

kesinleşmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının tarafları bağladığının

belirtildiği, kararın İnsan Hakları Mahkemesi'nin büyük daire kararı olmayıp 2.

Daire (Bölüm) kararı olduğu, kararın tercümesinin ilk sayfasında 'İş bu kararın

sözleşmenin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir'

denilmek suretiyle daire kararının nihai bir karar niteliğinde bulunmadığının

belirtildiği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 44/2. maddesinde de bu

hususun düzenlenmiş olduğu, verilen kararın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İç

Tüzüğünün 39. maddesi kapsamında geçici tedbir niteliğinde de bulunmadığı

gözetilerek yukarıda belirtilen gerekçelerle sanık Selahattin Demirtaş'ın CMK'nın

100 ve devamı maddeleri gereğince tutukluluk halinin devamına... [karar verildi.]"

65. Mahkeme 25/1/2019 ve 25/4/2019 tarihli duruşmalarda

tutukluluğun devamına karar verirken önceki gerekçesinde ifade ettiği olgulara

değinerek başvurucu hakkında "tutuklu bulunduğu suçlar yönünden

kuvvetli suç şüphesini gösterir somut delillerin" bulunduğunu

belirtmiş, "iddianamedeki suçlamalara yönelik olarak sorgusunun henüz

tamamlanmamış olması"na da dikkat çekerek "atılı suçların 5271

sayılı CMK'nın 100/3-a maddesinde tutuklama nedeni olarak öngörülen suçlardan

olması, isnat edilen suçlar bakımından yasada öngörülün alt ve üst sınırları

arasındaki ceza miktarına göre tutukluluğun ölçülü olması ve adli kontrol

hükümlerinin de yetersiz kalacağı" kanaatine dayanmıştır.

66. Başvurucunun tutukluluk durumu 19/6/2019 tarihli

duruşmada da değerlendirilmiş ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilirken

önceki duruşmalarda ifade edilen gerekçelere ek olarak "atılı suçların

5271 sayılı CMK'nın 100/3-a maddesinde tutuklama nedeni olarak öngörülen

suçlardan olması, isnat edilen suçlar bakımından yasada öngörülün alt ve üst

sınırları arasındaki ceza miktarına göre tutukluluğun ölçülü olması ve sanığın

soruşturma aşamasında adli makamlarca usulüne uygun olarak yapılan çağrıya rağmen

kendiliğinden ifade için adli makamlara müracaat etmemesi, ayrıca 19/04/2016

tarihli meclis grup toplantısı sırasında yapmış olduğu konuşmada 'tek bir

arkadaşım kendi ayağı ile ifade vermeye gitmeyecek, nasıl götürüyorlarsa

kendileri bilirler, bu iş öyle kolay olmayacak zannediyorlar ki dokunulmazlığı

kaldırırız tereyağından kıl çeker gibi bunları mahkemenin önüne atarız, yok

öyle yağma' şeklindeki açıklamaları ve mahkeme huzurunda önceki açıklamalarının

tamamının arkasında olduğunu belirtmesi karşısında adli kontrol hükümlerinin de

yetersiz kalacağı" yönündeki değerlendirmelere yer verilmiştir.

67. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 2/9/2019 tarihli

duruşmada "tutuklu bulunduğu dosyamıza esas iddianamede belirtilen

suçlamalar nedeniyle savunmasını tamamlamış sayılması ile tutuklu kaldığı süre

de dikkate alınarak" başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Bununla

birlikte Mahkemece başvurucu hakkında yurt dışına çıkmama şeklinde adli

kontrol tedbirinin uygulanmasına hükmedilmiştir.

68. Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz

Kurumu Müdürlüğü 3/9/2019 tarihli yazısı ile;

i. Başvurucunun söz konusu silahlı terör örgütüne üye

olma ve suç işlemeye alenen tahrik etme suçlarından tahliyesine ilişkin

işlemlerin 2/9/2019 tarihinde icra edildiğini,

ii. Bununla birlikte başka suçlardan hükümlülüğü

bulunduğu için serbest bırakılmadığını,

iii. Başvurucu hakkında silahlı terör örgütüne üye olma

suçu yönünden düzenlenen tutuklama müzekkeresinin 4/11/2016 ile 7/12/2018

tarihleri arasında infaz gördüğünü,

iv. Başvurucuyla ilgili suç işlemeye alenen tahrik etme

suçuna ilişkin tutuklama müzekkeresinin ise infaz görmediğini bildirmiştir.

69. Başvurucu hakkındaki dava bireysel başvurunun

incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir.

B. İlgili Diğer

Süreçler

1. Anayasa

Mahkemesine Bireysel Başvuru Süreci

70. Başvurucu, hakkındaki -işbu bireysel başvuruya konu

şikâyetlerin de dayanağını oluşturan- 4/11/2016 tarihli tutuklama tedbiri ile

bağlantılı olarak 17/11/2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda

(B. No: 2016/25189) bulunmuştur. Başvurucu; anılan başvuruda yakalama,

gözaltına alma ve tutuklama tedbirlerinin hukuki olmaması ve soruşturma

dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının, tutuklamaya konu suçlamaların ifade özgürlüğü ve siyasi faaliyet

kapsamındaki eylemlere ilişkin olması ve tutukluluk nedeniyle milletvekilliği

görevinin yerine getirilememesi nedeniyle ifade özgürlüğü ile seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiği iddialarını öne sürmüştür.

71. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 21/12/2017 tarihinde

anılan bireysel başvuruyu karara bağlamış; yakalama ve gözaltı tedbirlerinin

hukuki olmadığına ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi, diğer

ihlal iddialarının ise açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez

olduğuna hükmetmiştir (Selahattin Demirtaş [GK], B. No: 2016/25189,

21/12/2017).

72. Mahkeme, başvurucunun tutuklamanın hukuki olmadığı

iddiasını incelerken bireysel başvuru formunda ileri sürmediği fakat

başvurucunun Bakanlık görüşüne karşı beyanlarında dile getirdiği bazı (yeni)

iddiaları yönünden yaklaşımını açıkça ortaya koymuştur. Bu bağlamda bireysel

başvurudan sonra Bakanlık görüşüne karşı açıklamada bulunulurken değinilen

"tutukluluğun devamına ilişkin kararların ilgili ve yeterli gerekçe

içermediği, savcılığın tutukluluğun devamına ilişkin görüşlerinin tebliğ

edilmediği, tutukluluğun devamına dair kararlara yapılan itirazların

sonuçlandırılmadığı ve uzun bir süre geçmesine rağmen duruşma yapılmadığı"

yönündeki şikâyetlerle ilgili olarak bir değerlendirme yapılmasının mümkün

olmadığı ifade edilmiştir. Bu çerçevede sonradan dile getirilen bu iddiaların

neden incelenemeyeceğine dair aşağıdaki açıklamalara yer verilmiştir:

"119. Bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu olma

durumunda tutukluluğun makul süreyi aştığı veya tutukluluk incelemeleri

sırasında usule ilişkin güvencelerin sağlanmadığı iddiasıyla yapılacak bireysel

başvurunun başvurucu hakkında soruşturma veya ilk derece yargılaması devam

ederken tutukluluğun devamına karar verilen her aşamada başvuru yolları

tüketildikten sonra veya serbest bırakılmadan itibaren başvuru süresi içinde

yapılması gerekir (Mehmet Emin Kılıç, B. No: 2013/5267, 7/3/2014, § 28). Buna

göre Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılaması devam eden başvurucunun,

hakkında ilk derece yargılaması devam ederken tutukluluğunun devamına karar

verilen her aşamada başvuru yollarını tükettikten sonra başvuru süresi içinde

yeniden bireysel başvuruda bulunarak -yeni bir bireysel başvuru formunu

doldurmak, başvuru harcını yatırmak gibi usul yükümlülüklerini yerine getirmek

koşuluyla- tutukluluğun makul süreyi aştığı ya da tutukluluk incelemelerinin

usulüne ilişkin şikâyetlerini bireysel başvuru konusu etmesi mümkündür. Anayasa

Mahkemesi ancak bu durumda Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci ve sekizinci

fıkraları kapsamında başvurucunun tutukluluğunun makul süreyi aşıp aşmadığı

veya usule ilişkin diğer şikâyetler yönünde bir inceleme yapabilir.

120. Belirtilen nedenle başvurucunun sonradan ileri

sürdüğübu şikâyetler yönünden ayrıca bir değerlendirme yapılmamıştır."

73. Anayasa Mahkemesi; başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin hukukiliği bağlamında tutuklamanın kanuni bir dayanağının

bulunup bulunmadığı, suç işlediğine dair kuvvetli belirtinin mevcut olup

olmadığı, tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığı ve tutuklamanın ölçülü

olup olmadığı yönünden incelemede bulunmuştur.

74. Anayasa Mahkemesi, başvurucunun -Türk hukukunda

tutuklamanın genel kanuni dayanağını oluşturan- 4/12/2004 tarihli ve 5271

sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi uyarınca tutuklandığına

değindikten sonra tutuklamaya konu suçların 6718 sayılı Kanun'un 1. maddesiyle

Anayasa'ya eklenen geçici 20. madde uyarınca yasama dokunulmazlığına getirilen

istisna kapsamında olduğunu belirtmiş ve buna göre başvurucu hakkında uygulanan

tutuklama tedbirinin kanuni dayanağının bulunduğu sonucuna ulaşmıştır.

75. Kararda, başvurucu yönünden -tutuklamanın ön koşulu

olan- suç işlediğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğu tespit edilirken

aşağıdaki değerlendirmelere yer verilmiştir.

"146. Suriye'de yaşanan iç savaş sırasında Kobani'de

-PKK'nın Suriye kolu olduğu kabul edilen- PYD ile DAEŞ arasında çıkan

çatışmaların yoğunlaştığı dönemde soruşturma mercilerinin tespitlerine göre ilk

olarak PKK'nın üst düzey yöneticilerinden birinin sosyal medya hesabından

5/10/2014 tarihinde yapılan açıklamada halk sokağa çıkmaya ve şehirleri işgal

etmeye çağrılmıştır. Bu açıklamanın ertesi günü HDP'nin sosyal medya hesabından

yapılan duyuruda başvurucunun da üyesi olduğu HDP MYK'nın Kobani olaylarına

ilişkin gündemle toplandığı belirtilerek MYK adına bir açıklamaya yer

verilmiştir. Bu açıklamada da halk acil olarak sokağa çıkmaya, sokağa çıkmış

olanlara destek vermeye, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağrılmıştır.

Açıklamada ayrıca 'Bundan böyle her yer Kobane'dir. Kobane'deki kuşatma ve

vahşi saldırganlık son bulana kadar SÜRESİZ DİRENİŞE çağırıyoruz.' denilmiştir.

Söz konusu açıklamanın yapıldığı gün ve sonrasındaki günlerde PKK güdümünde

yayın yaptığı belirtilen bir internet sitesinde yer alan duyuru ve haberlerde

halk ayaklanmaya çağrılmış, tüm sokakların çatışma alanına dönüştürülmesi

istenmiştir. Bu çağrılar üzerine 6/10/2014 günü başlayıp günlerce devam eden, ülkenin

pek çok yerineyayılan, on binlerce kişinin katıldığı, çok sayıda kişinin

hayatını kaybettiği ve yaralandığı, kamunun ve çok sayıda kişinin malına zarar

verildiği büyük şiddet olayları yaşanmıştır (bkz. §§ 29, 30).

147. Başvurucu; HDP MYK tarafından yapılan çağrının

DAEŞ'in Türkiye sınırına kadar ilerlediğinin öğrenilmesi üzerine yapıldığını,

çağrının şiddete yönelik olmadığını, gösterilerin provokatörlerin kışkırtması

sonucunda rayından çıktığını ve şiddet olaylarının yaşandığını, çağrının arkasında

olduklarınıbasın yayın organlarına verdiği demeçlerde ifade etmiştir (bkz. §

37).

148. HDP'nin sosyal medya hesabından MYK adına, halkın

sokağa çıkması ve direnişe katılması yönünde çağrı yapıldığı ve bu sırada

başvurucunun partinin eş genel başkanı ve MYK üyesi olduğu hususlarında kuşku

bulunmamaktadır. Başvurucu, söz konusu çağrının iradesi dışında yapıldığını

iddia etmemiş; aksine çağrıyı sahiplenecek şekilde beyanda bulunmuştur.

149. HDP MYK adına yapılan çağrı, Suriye'de yaşanan iç

savaşın Türkiye'nin ulusal güvenliği üzerinde tehdit oluşturacak boyuta geldiği

bir dönemde ve PKK'nın Suriye'deki uzantısı olan PYD ile DAEŞ arasında

Kobani'de çıkan çatışmalar üzerine yapılmıştır. Ayrıca bu çağrının çatışmaların

tarafı olan PKK terör örgütünün liderlerinden birinin Kobani'de yaşanan

olayları bahane ederek Türkiye'deki 'metropolleri işgal etmeye' yönelik

çağrısının hemen ertesi gününde yapıldığı vurgulanmalıdır. Söz konusu çağrının

yapıldığı günde PKK güdümünde yayın yaptığı belirtilen bir internet haber

sitesinde yer alan duyuruda da ayrımcı ifadeler kullanılarak ve bir siyasi

parti hedef gösterilerek 'yaşamı dar etmek' ifadesine yer verilmek suretiyle

ayaklanmanın en üst düzeyde genişletilmesi çağrısında bulunulmuştur.

150. Başvurucu; Suriye'de yaşanan iç savaşın Türkiye'nin

ulusal güvenliği üzerinde tehdit oluşturduğunu, özellikle Kobani'de iki terör

örgütü arasında yaşanan çatışmalar üzerine bu örgütlerden biri adına yapılan

ayaklanma çağrısının Türkiye'de yaygın şiddet eylemlerine neden olabileceğini

ve kamu düzenini bozabileceğini konumu itibarıyla öngörebilecek durumdadır.

Ayrıca söz konusu çağrı HDP'nin kurumsal sosyal medya hesabından partinin

yürütme organı olan MYK adına yapılmış olup bu nitelikteki bir çağrının

bölgedeki kitle üzerinde ciddi ölçüde etkili olacağı yadsınamaz. Nitekim şiddet

eylemleri, bu çağrıların yapıldığı gün başlamış ve giderek yaygınlaşmış; çok

sayıda kişinin hayatını kaybetmesi ve yaralanmasıyla sonuçlanacak şekilde

ağırlaşmış; kamu düzeni bozulmuştur. Dolayısıyla soruşturma makamlarının HDP

MYK adına yapılan çağrı ile PKK tarafından yapılan çağrılar arasında, yine bu

çağrılar ile söz konusu şiddet olayları arasında illiyet bağı kurmasının

olgusal ve hukuki temellerinin olduğu söylenebilir.

151. Öte yandan kamuoyunda 'hendek olayları' olarak

bilinen terör olaylarının yaşandığı dönemde PKK Doğu ve Güneydoğu

Bölgelerindeki bazı yerleşim yerlerinde cadde ve sokaklara hendekler kazıp

barikatlar kurmak, bu barikatlara bomba ve patlayıcılar yerleştirmek suretiyle

şehirlerin bir kısmında 'öz yönetim' adı altında hâkimiyet kurmaya çalışmıştır.

Güvenlik görevlileri; bu hendeklerin kapatılması ve barikatların kaldırılması,

böylelikle yaşamın normale dönmesini sağlamak amacıyla operasyonlar yapmıştır. Bu

operasyonlarda çok sayıda ağır silah ve patlayıcı madde ele geçirilmiş,

hendekler kapatılmış, barikatlar kaldırılmış ve ayrıca çok sayıda terörist

etkisiz hâle getirilmiştir (bkz. §§ 31, 32).

152. Soruşturma mercilerinin yaptığı tespitlere göre

başvurucu bu olayların yaşandığı dönemde Cizre'de halka hitaben yaptığı

konuşmada 'halkın özyönetimle artık ben kendimi yönetmek istiyorum ...

anlayışının bir kez daha tankla, topla durdurabileceklerini sanıyorlar.',

Lice'de yaptığı konuşmada 'Halkımız her yerde baskı politikalarına katliam

politikalarına karşı direnebilecek güçtedir. Bütün saldırılara karşı kendimizi

koruyacak gücümüz var. Çaresiz olmadığımızı gösteriyoruz, birlikte direneceğiz,

kendi ana vatanımızı da tarihimizi de unutmadan haklarımızı da savunarak hep

birlikte kurtuluşa gideceğiz.', Diyarbakır'da yaptığı basın açıklamasında

'Bugün operasyon yaptığınız her yerde ... coşku havası hakim, ... o insanlar

daha ilk günden kazandıklarından o kadar eminler ... Bir kez daha zulmün

faşizmin kazanmasına imkan vermeyeceğiz, bu direniş kazanacaktır. Öyle hendek

çukur diye küçümsemeye çalışanlar da dönüp tarihe baksınlar, on milyonlarca

kahraman, yiğit bu darbeye karşı direnen insan var, sen halka karşı savaş

açmışsın, halk her yerde direnir, direnecektir.' şeklinde ifadeler

kullanmıştır. Başvurucu, son konuşmasında Diyarbakır'da yapılacak DTK'nın

Olağanüstü Kongresi'nde 'öz yönetim'in inşası sürecinin siyasi zeminde daha

güçlü yönetilmesi için önemli kararlar alacaklarını ve bunları hayata

geçireceklerini de söylemiştir.

153. Başvurucu 2015 yılında anılan kongrede yaptığı

konuşmada 'Barikat ve hendek öz yönetim taleplerinin sonucunda ortaya çıktı

gibi kısır bir tartışmaya bir cevap olsun diye bunları ifade ediyoruz. Barikat

ve hendek Kürt halkı öz yönetim istediği için kazılmadı. Barikat ve Hendek

Ankara'da katliam planları yapanlar o planları hayata geçirmeye başladığı için

kazıldı. ... Ne hendeği ne barikatı mevzu oralara kadar küçümsenemez hendekteki

barikattaki direnişin nedeni faşizme karşı katliama karşı duruş ve direniştir.

Özerklik eşittir hendek barikat değildir. Özerklik ... onurlu yaşama hakkıdır

eğer biri bunu kabul etmiyor, ... bunu aklından geçirenleri 'ben

tutuklayacağım, katledeceğim, diz çöktüreceğim' diyorsa vallahi o barikat

hendek kazmışlar çok değil'; 'Direnen arkadaşlarımıza ... teşekkür ediyorum.

Canını ortaya koyan ... her bir arkadaşımıza, ailelerine, şehitlerimize bir kez

dahavefa ve bağlılık sözümüzü tekrar ediyoruz.' şeklinde beyanda bulunmuştur.

154. Başvurucu 26/3/2016 tarihinde hendek olayları devam

ederken Diyarbakır'daki DTK Olağanüstü Kongresi'ndeki konuşmasında ise '...

Bugün Cizre'de, Silopi’de, Yüksekova'da, Sur'da veya başka bir yerde,

Nusaybin'de teröre ve teröriste karşı mücadele edilmiyor... Bir halkın tamamı

hedefe konulmuş durumdadır... hak ve özgürlük isteyen Kürtlerin hepsini

terörist ilan edip gereğini yapacağım derseniz, 15 milyonluk halk da elinde ne

imkân varsa sizin faşist uygulamalarınıza karşı tabi ki direnir. Orada direniş

meşru olur. Yoksa savaş meşru bir şey değildir. Savaşın meşruiyeti olmaz.

Direniş meşrudur...' şeklinde ifadeler kullanmıştır.

155. Anılan konuşmalar, genel olarak 'hendek olayları'nın

yoğunlaştığı yerlerde yapılmıştır. Bu itibarla soruşturma mercilerinin

başvurucunun siyasi konumunu, söz konusu konuşmaların yapıldığı dönemi ve

yerleri, konuşmaların içeriğini ve bağlamını birlikte dikkate alıp yukarıda yer

verilen ifadeleri içeren konuşmaları terörle bağlantılı bir suç işlendiğine

dair belirti olarak kabul etmelerinin temelsiz olduğu söylenemez.

156. Başvurucu 2012 ve 2013 yıllarında yaptığı bazı

konuşmalar nedeniyle de soruşturma mercilerince suçlanmıştır. Bu bağlamda

soruşturma mercilerinin tespitlerine göre Abdullah Öcalan'ın ceza infaz

kurumunda tutulma koşullarını protesto etmek amacıyla ülke genelinde hükümlü ve

tutuklularca ceza infaz kurumlarında başlatılan ölüm oruçlarını desteklemek

için 2012 yılında Kızıltepe'de yaptığı konuşmada '... demişler ki Öcalan

posteri asamazsınız... onu diyenlere açıkça sesleniyorum.... biz başkan Apo'nun

heykelini dikeceğiz heykelini.', 2013 yılında Diyarbakır'da yaptığı konuşmada

'...Kürt hareketi savaşı meşru müdafaa savaşı olarak ele aldı... PKK hareketi

olmasaydı bugün Kürt halkı diye bir şey Türkiye kürdistanı için en azından

olmayacaktı. Türkiye kürdistanında Kürtlerin varlığından söz edilmeyecekti.

1984 hamlesi olmasaydı, gerilla savaşı olmasaydı, kimse bugün Kürt halkının

varlığından söz edemezdi, çünkü Kürtlerin başka çaresi yoktu... Şemdinli'de

Eruh'ta ilk direniş sergilendiğinde kimse ne olduğunun farkında değildi ama o

direniş bugün büyük bir halk gerçeği yarattı.' şeklinde sözler sarf etmiştir.

PKK'dan kaynaklı terör eylemlerini olumlayan ifadeler içeren söz konusu

konuşmaların terörle bağlantılı bir suç işlendiğine dair belirti olarak kabul

edilmesinin de temelsiz olduğu söylenemez.

157. Son olarak başvurucunun PKK terör örgütü

yöneticilerinden talimatalarak hareket ettiği ileri sürülmüştür. 'Yanlışlıkla

infaz edilen' bir örgüt mensubunun ailesinin başvurucunun da içinde olduğu bir

heyetçe ziyaret edilmesi ve örgüt tarafından hazırlanan özür mektubunun aileye

iletilmesine ilişkin -PKK terör örgütünün kurucularından ve yöneticilerinden

biri olduğu belirtilen Sabri Ok'un talimatlarını içerdiği ileri sürülen- belge,

Avrupa Konseyinden randevusu alınan görüşmeye başvurucunun da bizzat

katılmasına ilişkin -Sabri Ok ile (terör örgütü yönetici olduğu belirtilen)

K.Y. ve K.Y. ile başvurucu arasında geçtiği ileri sürülen- telefon konuşmaları

(bkz. § 37) gözönüne alındığında soruşturma mercilerinin bu değerlendirmesinin

olgusal temellerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

158. Sonuç olarak başvurucu yönünden suç şüphesini

doğrulayan kuvvetli belirtilerin bulunmadığının kabulü mümkün değildir."

76. Anayasa Mahkemesi, başvurucu yönünden tutuklama

nedenlerinin bulunduğunu değerlendirirken özellikle kaçma şüphesi bakımından

olgusal temellerin mevcut olduğunu ifade etmiştir. Bu çerçevede tutuklamaya

konu silahlı terör örgütü üyesi olma ve suç işlemeye tahrik suçlarının Türk

hukuk sistemi içinde ağır cezai yaptırımlar öngörülen suç tiplerinden olduğu

hatırlatılmış ve isnat edilen suça ilişkin kanunda öngörülen cezanın

ağırlığının kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biri olduğu yönündeki

içtihada atıf yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca silahlı terör örgütü üyesi olma

suçunun 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan

ve kanun gereği tutuklama nedeni varsayılabilen (katalog) suçlar

arasında olduğuna dikkat çekmiştir. Bunun yanı sıra başvurucunun tutum ve

davranışları da değerlendirmede dikkate alınmıştır. Bu kapsamda özellikle

yasama dokunulmazlığına ilişkin Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesinden

sonra ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından ifadesi alınmak üzere farklı

tarihlerde birçok kez çağrı kâğıdıyla davet edilmesine rağmen başvurucunun bu

çağrılara uymadığına, ayrıca milletvekili dokunulmazlıklarına ilişkin Anayasa

değişikliği teklifinin TBMM'ye verilmesi üzerine başvurucunun eş genel başkanı

olduğu HDP adına yaptığı bir konuşmada kesin bir tavırla partisine ait hiçbir milletvekilinin

ifade vermeye gitmeyeceğini belirttiğine vurgu yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi

başvurucunun bu tutumunun kişisel bir yaklaşımın ötesinde soruşturma ve

kovuşturma süreçlerini zorlaştırmaya yönelik siyasi bir tavır olduğunun, bu

nedenle de devamlılık arz edebileceğinin altını çizmiştir (Selahattin

Demirtaş, §§ 159-163).

77. Tutuklamanın ölçülü olduğu sonucuna varılırken

milletvekilliğinin tutuklamayı otomatik olarak ölçüsüz kılmayacağı, Anayasa

Mahkemesinin milletvekillerinin tutukluluğuyla ilgili daha önce verdiği

kararlarda seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarıyla bağlantılı olarak

sadece tutukluluğun makul süreyi aştığına ilişkin şikâyetleri incelediği, bu

incelemede kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varırken

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının kullanılmasından kaynaklanan

yararla birlikte tutukluluğun süresini de dikkate aldığı ifade edilmiştir. Öte

yandan terör suçlarının soruşturulmasının kamu makamlarını ciddi zorluklarla

karşı karşıya bıraktığı hatırlatılarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin -özellikle organize olanlar olmak

üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede

güçleştirmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmaması gerektiği yönündeki

yaklaşım tekrarlanmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca soruşturma sürecini de

incelemeye alarak süreç yönünden tutuklamayı ölçüsüz kılan bir durumun

olmadığını tespit etmiştir (Selahattin Demirtaş, §§ 164-176)

2. Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesine Bireysel Başvuru Süreci

78. Başvurucu 20/2/2017 tarihinde AİHM'e bireysel

başvuruda bulunarak hakkında uygulanan 4/11/2016 tarihli tutuklama tedbiriyle

bağlantılı olarak Sözleşme'nin bazı hükümlerinin ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

79. AİHM İkinci Dairesi 20/11/2018 tarihinde başvuruyu

karara bağlamış ve bu kapsamda;

i. Yakalama ve gözaltı tedbirlerinin hukuki olmadığından

bahisle Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal edildiği

iddiasının iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniylekabul edilemez olduğuna,

ii. Tutuklamanın ulusal mevzuata uygun olmadığından

bahisle Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ihlal edildiği

iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

iii. Soruşturma dosyasına erişimin engellendiğinden

bahisle Sözleşme'nin 5. maddesinin (4) numaralı fıkrasının ihlal edildiği

iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

iv. Tutuklama yönünden suç işlendiğine dair şüphelenmek

için makul şüphenin bulunmadığından bahisle Sözleşme'nin 5. maddesinin (1)

numaralı fıkrasınınihlal edildiği iddiasının açıkça dayanaktan yoksun olması

nedeniyle kabul edilemez olduğuna,

v. Tutukluluk ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi önünde

kısa sürede yargısal denetim yapılmadığı iddiası yönünden Sözleşme'nin 5.

maddesinin (4) numaralı fıkrasının ihlal edilmediğine,

vi. Tutukluluğun makul süreyi aşması nedeniyle

Sözleşme'nin 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ihlal edildiğine,

vii. Tutukluluğun devam ettirilmesi dolayısıyla siyasi

faaliyetlerin kısıtlanması nedeniyle Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 3.

maddesinin ihlal edildiğine,

viii. Tutukluluğun Sözleşme'de öngörülenin dışındaki

amaçlarla devam ettirilmesi nedeniyle Sözleşme'nin -5. maddesinin (3) numaralı

fıkrasıyla bağlantılı olarak- 18. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (Selahattin

Demirtaş/Türkiye (2), B. No: 14305/17, 20/11/2018).

80. Anılan kararda AİHM, Hükûmetin Anayasa Mahkemesi

önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediği yönündeki itirazını, Anayasa

Mahkemesinin 21/12/2017 tarihinde karar verdiğinden bahisle kabul etmemiştir.

Buna karşılık AİHM, tutukluluğun makul süreyi aşması nedeniyle Sözleşme'nin 5.

maddesinin (3) numaralı fıkrasının ve bununla bağlantılı olarak Sözleşme'ye ek

1 No.lu Protokol'ün 3. maddesinin ihlal edildiği iddiaları bakımından söz

konusu şikâyetlerin dile getirildiği bir bireysel başvurunun Anayasa Mahkemesi

önünde derdest olduğunu ifade etmesine (bkz. Selahattin Demirtaş/Türkiye (2),

§§ 80-85) ve Anayasa Mahkemesinin 21/12/2017 tarihli kararında tutukluluğun

makul süreyi aştığı iddiasının -başvuru formunda dile getirilmemesi nedeniyle-

incelenmediğini açıkça ifade etmesine (bkz. § 72) rağmen Anayasa Mahkemesinin

anılan kararında incelenmemiş olan bir şikâyeti incelenmiş gibi kabul ederek

söz konusu iddiaları esas bakımından değerlendirme yoluna gitmiştir.

81. AİHM, ihlal sonucuna vardığı iddialara ilişkin olarak

giderim bakımından da değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu kapsamda başvurucuya

10.000 avro manevi tazminat ile 15.000 avro mahkeme masrafının ödenmesine

hükmedilmiş, bunun yanı sıra "başvurucunun tutukluluk durumuna son

vermek için gerekli bütün tedbirleri alma görevinin davalı Devlete ait

olduğuna" karar verilmiştir. Kararın başvurucunun tutukluluğunun sona

erdirilmesine ilişkin açıklamaların yer aldığı kısımları şöyledir:

"279. Sözleşme’nin 46. maddesinin ilgili kısımları

aşağıdaki gibidir:

'1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda

Mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler.

2. Mahkemenin kesinleşen kararı, infazını denetleyecek

olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.

(…)'

280. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, Sözleşme'nin 46. maddesi

uyarınca, Bakanlar Komitesi'nin bu kararların icrasını denetlemekle görevli olması

nedeniyle, taraf oldukları davalarda Mahkeme tarafından verilen kesinleşmiş

kararlara uymayı taahhüt etmektedirler. Dolayısıyla, özellikle Sözleşme ya da

Protokolleri'nin ihlalinden sorumlu olduğu kabul edilen davalı Devlet’in

yalnızca ilgililere adil tazmin bağlamında ödenmesine karar verilen meblağları

ödemeye değil, aynı zamanda, Bakanlar Komitesi’nin denetimi altında, Mahkeme

tarafından tespit edilen ihlale son vermek ve söz konusu durumun olabildiğince

bir önceki haline getirilmesini sağlayacak şekilde bunun sonuçlarını mümkün

olduğunca ortadan kaldırmak amacıyla iç hukuk düzeninde kabul edilmesi gereken

genel ve/veya gerektiğinde, bireysel tedbirleri seçmeye davet edildiği sonucuna

varılmaktadır (bk. diğer birçok karar arasından, Scozzari ve Giunta/İtalya

[BD], No. 39221/98 ve 41963/98, § 249, AİHM 2000-VIII, Maestri/İtalya [BD], No.

39748/98, § 47, AİHM 2004 I, Ilaşcu ve diğerleri/Moldova ve Rusya [BD], No.

48787/99, § 487, AİHM 2004-VII, Verein gegen Tierfabriken Schweiz (VgT)/İsviçre

(No. 2) [BD], No. 32772/02, § 85, AİHM 2009, yukarıda anılan Assanidzé kararı,

§ 198 ve Fatullayev/Azerbaycan, No. 40984/07, § 172, 22 Nisan 2010 ve yukarıda

anılan Del Rio Prada kararı, § 137).

281. Ayrıca, Sözleşme'den ve özellikle Sözleşme'nin 1.

maddesinden, Sözleşmeci Devletler'in, Sözleşme'yi onaylayarak, iç hukuklarının

Sözleşme ile uyumlu olmasını sağlamayı taahhüt ettikleri anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla, iç hukuk düzeninde başvuranın durumunun yeterli şekilde telafi

edilmesine yönelik her türlü olası engeli ortadan kaldırma görevi davalı

Devlet'e aittir (yukarıda anılan Maestri kararı, § 47 ve yukarıda anılan

Assanidze kararı, § 199). Davalı Devlet tarafından kabul edilmesi gereken

tedbirlere ilişkin olarak, Bakanlar Komitesi'nin denetimi altında, tespit edilen

ihlallere son vermek için, Mahkeme, kararlarının esasen açıklayıcı bir nitelik

taşıdığını ve genel olarak, iç hukuk düzeninde kullanılması gereken araçların

Mahkemenin kararında yer alan sonuçlarla uyumlu olması için, Sözleşme'nin 46.

maddesi bakımından yükümlülüğünü yerine getirmek amacıyla bu araçları seçme

görevinin öncelikle söz konusu Devlet'e ait olduğunu hatırlatmaktadır. Bir

kararın icrasına ilişkin özel şartlarla ilgili bu takdir yetkisi, Sözleşme

tarafından Sözleşmeci Devletler'e getirilen, güvence altına alınan hak ve

özgürlüklere saygı gösterilmesini sağlama yönündeki başlıca yükümlülükten doğan

seçim özgürlüğü anlamına gelmektedir (bk. diğer kararlar arasından, yukarıda

anılan Fatullayev kararı, § 173, ve bu kararda atıf yapılan içtihat).

282. Bu nedenle, tespit edilen ihlalin niteliğinin

gerçekte buna çözüm getirebilecek nitelikteki farklı türden tedbirler arasında

seçim yapma imkânı sunmaması halinde, Mahkeme, Assanidzé (yukarıda anılan

karar, §§ 202-203), Ilaşcu ve diğerleri (yukarıda anılan karar, § 490),

Alexanian/Rusya (No. 46468/06, §§ 239-240, 22 Aralık 2008), Fatullayev

(yukarıda anılan karar, §§ 176-177), yukarıda anılan Del Río Prada, §§ 138-139)

ve Şahin Alpay (yukarıda anılan karar, §§ 194-195) davalarında yaptığı gibi,

yalnızca bireysel bir tedbiri almaya belirtmeye karar verebilmektedir. Bu

içtihat ışığında, Mahkeme, somut olayda başvuranın tutukluluk halinin devamının

Sözleşme'nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ve 18. maddesinin ihlalinin devamına

ve taraf Devletlerin Sözleşme'nin 46. maddesinin 1. fıkrasından doğan

Mahkemenin kararına uyma yükümlülüklerinin yerine getirilmemesine yol açacağı

kanaatine varmaktadır.

283. Bu koşullarda, Mahkeme, davanın kendine özgü

koşullarını, ihlal tespitinin dayandığı gerekçeleri ve Sözleşme'nin 5.

maddesinin 3. fıkrasının ve 18. maddesinin ihlaline son verme yönündeki acil

ihtiyacı dikkate alarak, başvuranın tutukluluk halinin devamını haklı gösteren

yeni unsurlar veya deliller sunulmadığı sürece, mümkün olan en kısa sürede,

mevcut davaya konu edilen ceza davaları kapsamında karar verilen, başvuranın

tutukluluğunu sona erdirme görevinin davalı Devlete ait olduğu kanısına

varmaktadır."

82. AİHM İkinci Dairesinin 20/11/2018 tarihli kararına

karşı hem başvurucu hem de Hükûmet, başvurunun Büyük Daire önünde görüşülmesi

talebinde bulunmuştur. Bu talebin kabul edilmesi üzerine Büyük Daire 18/9/2019

tarihinde yaptığı duruşmada başvurucunun ve Hükûmetin temsilcilerini

dinlemiştir.

83. Bireysel başvuru AİHM Büyük Dairesi önünde

derdesttir.

3. Bir Başka

Suçtan Verilen Mahkûmiyet Kararına İlişkin Süreç

84. İstanbul'da 17/3/2013 tarihinde yapılan açık hava

toplantısına ilişkin olarak başlatılan bir soruşturma kapsamında milletvekili

olan başvurucu hakkında yasama dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle düzenlenen

fezleke -belirli aşamalardaki dosyalar yönünden yasama dokunulmazlığına istisna

getiren- 6718 sayılı Kanun ile Anayasa'ya eklenen geçici maddenin yürürlüğe

girmesi (bkz. §§ 15, 16) dolayısıyla iade edilmiş, bunun üzerine Bakırköy

Cumhuriyet Başsavcılığının 16/8/2016 tarihli iddianamesiyle başvurucunun terör

örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası

açılmıştır.

85. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesince E.2017/173 sayılı

dosya üzerinden yürütülen yargılama sonunda 18/9/2018 tarihinde verilen kararla

başvurucunun anılan toplantıda sarf ettiği bazı sözleri dolayısıyla PKK terör

örgütünün propagandasını yaptığı değerlendirilmiş ve 4 yıl 8 ay hapis cezası

ile cezalandırılmasına hükmedilmiştir.

86. Başvurucu, anılan karara karşı istinaf kanun yoluna

başvurmuştur. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi 4/12/2018

tarihinde istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiş, böylelikle

başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmü -karar tarihindeki kanun hükümleri uyarınca-

kesinleşmiştir. Bunun üzerine hükmün infazına 7/12/2018 tarihinde başlanmıştır.

87. Başvurucu müdafii 10/9/2019 tarihinde İstanbul 26.

Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak başvurucu hakkında Ankara 19. Ağır Ceza

Mahkemesinin E.2017/189 sayılı dosyasında tutuklulukta geçen sürenin İstanbul

26. Ağır Ceza Mahkemesince E.2017/173 sayılı dosyasında kesinleşen 4 yıl 8

aylık hapis cezasından mahsubuna karar verilmesini talep etmiştir.

88. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 20/9/2019 tarihinde

talebin kabulü ile başvurucunun Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin E.2017/189

sayılı dosyasında 4/11/2016 ila 7/12/2018 tarihlerinde tutuklukta geçirdiği

sürenin infaz edilmekte olan -4 yıl 8 aylık hapis- cezasından mahsubuna karar

vermiştir.

89. Öte yandan başvurucu hakkında mahkûmiyet kararına

konu suçun da aralarında olduğu bazı suçlar bakımından verilen hükümlere karşı

-ceza miktarı önemli olmaksızın- temyiz yoluna başvurulmasına imkân tanıyan

17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun'un 24/10/2019 tarihinde Resmî Gazete'de

yayımlanarak yürürlüğe girmesi üzerine başvurucu 30/10/2019 tarihli dilekçe

ileİstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine başvurmuş, söz konusu hükme karşı temyiz

kanun yoluna başvurulması dolayısıyla infazın durdurulmasına karar verilmesini

talep etmiştir.

90. Mahkeme 31/10/2019 tarihinde talebin kabulü ile

infazın durdurulmasına ve başvurucunun anılan mahkûmiyet hükmü bakımından

tahliyesine karar vermiştir.

91. Dava temyiz incelemesi için Yargıtayda derdesttir.

4. Bir Başka

Suçtan Verilen Tutuklama Kararına İlişkin Süreç

92. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 6-7/10/2014

tarihlerinde başlayıp sonraki günlerde birçok şehre yayılan ve çok sayıda

kişinin hayatını kaybettiği veya yaralandığı şiddet olayları dolayısıyla 2014

yılında bir (2014/146757 sayılı) soruşturma başlatılmıştır (kamuoyunda 6-7

Ekim olayları olarak bilinen bu şiddet eylemlerinin ayrıntıları için bkz. Selahattin

Demirtaş, §§ 24-30).

93. Bu soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet

Başsavcılığı 20/9/2019 tarihinde -başka bir suçtan Edirne F Tipi Yüksek

Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunmakta olan-

başvurucuyu (anılan dönemde HDP'nin diğer eş genel başkanı olan F.Y.Ş. ile

birlikte) devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, bir suçu gizlemek veya

başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla (kasten insan)

öldürme ve öldürmeye teşebbüs, birden fazla kişi ile birliktegece vaktinde suç

örgütüne yarar sağlamak maksadıyla yağma, cebir, tehdit veya hile kullanarak

kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından tutuklanması istemiyle Ankara

Sulh Ceza Hâkimliğine sevk etmiştir.

94. Tutuklama talep yazısında 6-7 Ekim olaylarına

ve bu kapsamda birçok şehirde yaşanan şiddet eylemleri ile bunların sonucunda

hayatını kaybeden ve yaralanan kişiler olduğuna genel olarak değinilmiş,

"dosya içinde mevcut araştırma ve tespit tutanakları, müşteki tanık ve

şüpheli ifadeleri, olay görüntüleri içerir tutanak ve CD'ler, sair tutanaklar

birlikte değerlendirildiğinde şüphelilerin [başvurucu ve şüpheli F.Y.Ş.]

atılı suçları işlediklerine dair haklarında kuvvetli suç şüphesinin mevcut

olduğu, şüphelilere atılı suçların katalog suçlardan olması ve cezaların üst

sınırı dikkate alınarak" tutuklamaya karar verilmesi istenmiştir.

95. Başvurucunun sorgusu aynı gün Ankara 1. Sulh Ceza

Hâkimliği tarafından yapılmıştır. Başvurucu, sorguya hükümlü olarak bulunduğu

ceza infaz kurumundan SEGBİS yoluyla katılmıştır. Sorgu sırasında başvurucunun

müdafileri de sorgunun yapıldığı Hâkimlik salonunda hazır bulunmuştur.

Başvurucu, sorgudaki ifadesinde tutuklama talebine konu 6-7 Ekim olaylarına

ilişkin suçlama dolayısıyla 4/11/2016 tarihinde tutuklandığını ve bununla

ilgili yargılamasının devam etmekte olduğunu, bu olaylarla ilgili yargılandığı

davada veya bireysel başvuru süreçlerinde şimdi tutuklamaya konu edilen

suçlardan (sevk maddelerinden) bahsedilmediğini, aynı olaylar nedeniyle

mükerrer olarak tutuklanmasının talep edildiğini, anılan olaylar sırasında

şiddeti teşvik ya da tahrik etmediğini, aksine önlemeye çalıştığını

belirtmiştir.

96. Hâkimlik, sorgu sonucunda başvurucunun atılı

suçlardan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

Şüpheliler F.Y.Ş. ve SELAHATTİN DEMİRTAŞ'ın üzerlerine

yüklenen Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma, Bir Suçu Gizlemek veya

Başka Bir Suçun Delillerini Gizlemek ya da Yakalanmamak Amacıyla Öldürmeye

Azmettirme (TCK'nın 214/3. Maddesi yollamasıyla), Birden Fazla Kişi İle

Birlikte Gece Vaktinde Suç Örgütüne Yarar Sağlamak Maksadıyla Yağmaya

Azmettirme (TCK'nın 214/3. Maddesi yollamasıyla), Cebir, Tehdit veya Hile

Kullanarak Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılmaya Azmettirme (TCK'nın 214/3.

Maddesi yollamasıyla), Bir Suçu Gizlemek veya Başka Bir Suçun Delillerini

Gizlemek ya da Yakalanmamak Amacıyla Öldürmeye Teşebbüse Azmettirme (TCK'nın

214/3. Maddesi yollamasıyla) suçlarının vasıf ve mahiyeti, kuvvetli suç

şüphesinin varlığını gösteren deliller (müşteki, tanık ve şüpheli beyanları,

olaylara ilişkin tutanak ve CD'ler, araştırma ve tespit tutanakları ile diğer

bilgi ve belgeler), fiillerin kanunda karşılığı olan cezaların miktarı, Türkiye

Cumhuriyeti Anayasası'nın 19. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5.

maddelerinde yer alan tutuklamaya ilişkin şartların gerçekleştiği dikkate

alınarak adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelilerin

CMK'nın 100. vd. maddeleri gereğince ayrı ayrı TUTUKLANMASINA ... [karar verildi.]"

97. Başvurucu 7/11/2019 tarihinde anılan tutuklama

kararıyla bağlantılı şikâyetlerin dile getirildiği bir bireysel başvuruda

(2019/36348 sayılı) bulunmuştur.

98. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden

yapılan ön incelemesinden sonra Komisyona sunulmuş; Komisyonca başvurunun kabul

edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

99. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Bakanlığa

gönderilmiştir.

100. Başvuru, Anayasa Mahkemesi önünde derdesttir.

5. Tazminat

Davasına İlişkin Süreç

101. Başvurucu 16/11/2017 tarihinde 5271 sayılı Kanun'un

141. ve 142. maddelerine dayanarak Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesinde

tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde başvurucunun kanunda öngörülen

koşullara aykırı olarak tutukluluğunun devam ettirildiği, makul sürede

yargılama mercii huzuruna çıkarılmadığı ve bu süre içinde hakkında hüküm

verilmediği, azami otuz günlük aralıklarla tutukluluk incelemesinin yapılmadığı

iddia edilerek -milletvekili olması ve siyasi konumu dikkate alınarak- 250.000

TL maddi ve 500.000 TL manevi tazminat talep edilmiştir.

102. Öte yandan başvurucu, Anayasa Mahkemesine sunduğu

bireysel başvuru formlarında anılan davadan bahsetmiştir.

103. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi E.2017/455 sayılı

dosya üzerinden yürütülen yargılama sonucunda 11/7/2018 tarihinde davanın

kısmen kabulü ile başvurucu lehine 10.000 TL manevi tazminata hükmetmiştir. Bu

bağlamda kararda 5271 sayılı Kanun'un 108. maddesi uyarınca en geç otuzar

günlük aralıklarla resen tutukluluk incelemesi yapılması gerekmesine rağmen

21/7/2017 (son tutukluluk incelemesinin yapıldığı 22/6/2017 tarihinden otuz gün

sonra) tarihinden itibaren 3/10/2017 tarihine kadar başvurucunun tutukluluk

durumunun incelenmemesi dolayısıyla 10.000TL manevi tazminata hükmedilmesi

gerektiği belirtilmiştir.

104. Buna karşılık Mahkeme, başvurucunun kanunda

öngörülen koşullara aykırı olarak tutukluluğunun devam ettirildiği, makul

sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmadığı ve bu süre içinde hakkında hüküm

verilmediği iddiası bakımından soruşturma ve kovuşturma süreçleri ile

başvurucu hakkında verilen tutukluluğa ilişkin kararları dikkate alarak

tutukluluğun makul süreyi aşmadığı sonucuna varmış; bu nedenle anılan iddiaya

dayalı tazminat istemini kabul etmemiştir. Kararın gerekçesinin ilgili

kısımları şöyledir:

"Davacı tarafından CMK’nın 141. maddesi uyarınca

makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmadığı ve bu süre içinde hakkında

hüküm verilmediği ve bu nedenle de maddi ve manevi yönden zararının

bulunduğunun iddia edildiği, CMK'nın 141/1-d maddesinde' Kanuna uygun olarak

tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu

süre içinde hakkında hüküm verilmeyen' kişilere de tazminat verilmesinin

öngördüğü, Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 22/06/2016 tarih, 2015/12366 esas ve

2016/10728 karar sayılı kararı ve pek çok kararında uzun tutukluluk nedeniyle

davacının manevi tazminat isteminde bulunabileceğinin kabul edildiği, Türkiye

Cumhuriyeti Anayasası'nın 19/son maddesinde 'Hürriyeti kısıtlanan kişilerin en

kısa zamanda bırakılmasının' sağlanmasının öngörüldüğü, yine Anayasa'nın 90/son

maddesine göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalardan

olan ve uygulama önceliği bulunan İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5/3. maddesinde

'Yakalanan veya tutuk durumda bulunan herkes hemen bir hakim veya adli görev

yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır' hükmünün

yer aldığı göz önüne alındığında makul sürede yargılama mercii huzuruna

çıkarılmayan ve tutukluluk durumu makul süreyi aşan kişilerin tazminat davası

açabileceğinin kabul edildiği anlaşılmakla; Anayasa Mahkemesi'nin 22/5/2018

tarih ve 30428 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan, 12/4/2018 tarihli ve

2016/15637 başvuru numaralı kararında da 'Bir ceza soruşturması veya

kovuşturması kapsamında sürdürülen tutukluluğun makul süreyi aşıp aşmadığı

öncelikle tutukluluğa ilişkin kararların gerekçeleri üzerinden tespit

edilebilir. Tutukluluğa ilişkin kararların gerekçelerinde tutuklamanın ön şartı

olan kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunduğunun, tutuklama

nedenlerinin ve tutuklamanın neden ölçülü olduğunun ortaya konulması

gerekmektedir.' şeklinde ifade edildiği üzere somut olayda tutuklama süresinin

makul olup olmadığının değerlendirilebilmesi için davacının tutuklanmasına ve

tutukluluk durumunun değerlendirilmesine ilişkin kararların ve davacının

üzerine atılı suçların niteliğinin göz önüne alınması gerekmektedir. Ayrıca Anayasa

Mahkemesi tarafından aynı kararında tutukluluk süresinin makul olup olmadığı

konusunun genel bir ilke çerçevesinde değerlendirilmesinin mümkün olmadığı ve

bir kişinin tutuklu kaldığı sürenin makul olup olmadığının her davanın kendi

özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Bunun yanı sıra davacının koruma tedbirine konu ceza

davasında tutuklu kaldığı süre yönünden AİHM'in tutukluluk konusunda

benimsediği davanın kapsamı, dosyadaki delillerin çokluğu, sanıklara yüklenen

suçların sayısı ve niteliği, sanıkların sayısı ve davanın karmaşık olması

durumunun tutukluluk süresinin makul olup olmadığı, organize suçlar bakımından

ve ayrıca olayın istisnai koşullarının, karmaşıklığının, başvurucunun

kovuşturulmasına neden olan eylemin ağırlığının başvurucunun kaçma ihtimalinin

de davacının tutukluluk süresinin makul olup olmadığının değerlendirilmesinde

ve bu suretle davacının CMK'nın 141/1-d maddesi gereğince tazminat talep etme

hakkının bulunup bulunmadığının tespitinde önem arz ettiği kabul edilmektedir.

(Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 09/03/2015 tarihli, 2014/15450 esas ve 2015/4363 karar sayılı kararı)

Huzurdaki davaya esas dosya incelendiğinde; davacı

hakkında soruşturma aşamasında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından

2016/29478 soruşturma nolu silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt

adına suç işlemek, 2016/29479soruşturma nolu silahlı terör örgütüne üye

olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, 2016/29479 soruşturma nolu silahlı

terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, 2016/24950

soruşturma nolu terör örgütü propogandası yapmak ve silahlı terör örgütüne üye

olmak, 2016/29476 soruşturma nolu silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte

örgüt adına suç işlemek, 2016/24946 soruşturma nolu silahlı terör örgütüne üye

olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, 2016/35438 soruşturma nolu halkı

kin ve düşmanlığa tahrik etme, 2016/35211 soruşturma nolu kanuna aykırı

toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme, yönetme hareketlerine katılma, terör

örgütü propogandası yapma, suç ve suçluyu övme, 2016/35237 soruşturma nolu

kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme, yönetme hareketlerine

katılma, terör örgütü propogandası yapma, 2016/35447 soruşturma nolu halkı kin

ve düşmanlığa tahrik etme, terör örgütü propogandası yapma, suç ve suçluyu

övme, 2016/23921soruşturma nolu terör örgütü propogandası yapma,

2016/23920soruşturma nolu halkı alenen kin ve düşmanlığa tahrik etme, terör

örgütü propogandası yapma, 2016/24617soruşturma nolu suç işlemeye alenen tahrik

etme ve terör örgütü propogandası yapma, 2016/29488soruşturma nolu terör örgütü

propogandası yapma, 2016/29489soruşturma nolu terör örgütü propogandası yapma,

2016/24542 soruşturma nolu suçu ve suçluyu övme, 2016/35454 soruşturma nolu

kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme, yönetme hareketlerine

katılma, terör örgütü propogandası yapma suçlarında yürütülen soruşturma

dosyalarının davacı hakkında düzenlenen iddianamenin dayanağı olan 2016/24950

soruşturma nolu dosya üzerinde birleştirildiği, davacı hakkında düzenlenen

11/01/2017 tarih, 2016/24950 soruşturma sayılı ve 2017/118 iddianame numaralı

iddianameye göre davacı hakkında düzenlenen 31 adet ayrı olay ve konuya ilişkin

fezlekenin bulunduğu ve bu fezlekelerin iddianamenin kapsamında isnat edilen

suçlamalara ilişkin olarak yer aldığı, ayrıca iddianame kapsamında başta terör

örgütü yöneticiliği olmak üzere davacıya isnat edilen birden fazla ve

birbirinden farklı bir çok suç tipinin bulunduğu, davacının tutuklandığı

04/11/2016 tarihinden bu yana tutuklu olarak yargılandığı ve davacıya isnat

edilen suçlara göre davacının tutukluluk süresinin Türk Ceza Kanunu'na göre

öngörülen azami tutukluluk sürelerini aşmadığı anlaşılmıştır.

Somut olayda davacı hakkında Sulh Ceza Hakimliklerinin ve

Ağır Ceza Mahkemelerinin tutukluluğun devamı kararlarının gerekçelerinde yer

alan tutuklama nedenlerine ve ölçülülüğe ilişkin açıklamalar incelendiğinde ise

davacının atılı suçları işlediğine ilişkin somut delillere dayalı kuvvetli suç

şüphesinin bulunduğuna, kaçma şüphesine, isnat edilen silahlı terör örgütü

kurma ve yönetme suçunun 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin 3 numaralı

fıkrasında yer alan ve Kanun gereği "tutuklama nedeni varsayılabilen"

suçlar arasında olmasına, isnat edilen suçlamalara göre tutuklama tedbirinin

ölçülü/orantılı olmasına, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağına

dayanıldığı görülmektedir. Davacıya isnat edilen suçlamanın niteliği, davacının

yöneticisi olduğu iddia edilen PKK terör örgütünün örgütlenme biçimi ve

işleyişi, soruşturma/kovuşturma konusu edilen olayların özellikleri birlikte

dikkate alındığında tutukluluğun devamı kararlarındaki gerekçelerin

tutukluluğun devamının hukuka uygunluğunu ve tutukluluğun meşruluğunu haklı

gösterecek özen ve içerikte olduğu, dolayısıyla tutukluluk halinin devamına

ilişkin bu gerekçelerin tutukluluk süresi itibarıyla ilgili ve yeterli olduğu

sonucuna varılmıştır.

Bunun yanı sıra somut olayda davacıya isnat edilen

suçların ciddi ve ağır oluşu, davacı hakkında terör örgütü yönetici olma, 15

kez terör örgütü propogandası yapma, 3 kez kanuna aykırı toplantı veya gösteri

yürüyüşleri düzenleme veya yönetme, kanuna aykırı toplantı veya gösteri

yürüyüşlerine katılma, 2 kez halkı kin ve düşmanlığa tahrik, 4 kez suçu ve

suçluyu övme, suç işlemeye tahrik, kanunlara uymamaya tahrik suçlarından

yargılama yapıldığı, iddianamenin davacı hakkında düzenlenen 31 ayrı konu ve

olaya ilişkin fezlekeye dayandığı, davacının yargılandığı suçların niteliği,

özellikle eylemlerin sayısı ve eylemlerin niteliğinden hareketle dosyanın

karmaşıklık düzeyi dikkate alındığında tutukluluk süresinin makul olduğu

anlaşılmakla davacının makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmaması ve

bu süre içinde hakkında hüküm verilmemesine nedeniyle CMK'nın 141/1-d maddesine

istinaden talep ettiği maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddine karar

verilmiştir."

105. Başvurucunun yanı sıra Cumhuriyet savcısı ve Hazine

vekili (davalı) karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur.

106. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 16. Ceza Dairesi

2/1/2019 tarihinde başvurucu yönünden istinaf isteminin esastan reddine,

Cumhuriyet savcısı ve Hazine vekilinin başvurusu yönünden ise manevi tazminat

miktarının 3.000 TL'ye indirilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek istinaf

başvurularının esastan reddine karar vermiştir.

107. Başvurucu, karara karşı temyiz yoluna başvurmuş;

Yargıtay 12. Ceza Dairesi 23/12/2019 tarihinde Bölge Adliye Mahkemesince

verilen hükmü hukuka uygun bularak başvurucunun temyiz isteminin esastan

reddine karar vermiştir.

IV. İLGİLİ

HUKUK

A. Ulusal Hukuk

108. 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama

nedenleri" kenar başlıklı 100. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"(1) Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren

somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya

sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen

ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı

verilemez.

(2) Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var

sayılabilir:

a) Şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı

şüphesini uyandıran somut olgular varsa.

b) Şüpheli veya sanığın davranışları;

1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması

girişiminde bulunma,

Hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli

şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda

yer alan;

...

11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar

(madde 309, 310, 311, 312, 313, 314, 315),

..."

109. 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklama kararı"

kenar başlıklı 101. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutuklanmasına

Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından, kovuşturma

evresinde sanığın tutuklanmasına Cumhuriyet savcısının istemi üzerine veya

re'sen mahkemece karar verilir. Bu istemlerde mutlaka gerekçe gösterilir ve

adlî kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını belirten hukukî ve fiilî

nedenlere yer verilir.

(2) Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki

bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda;

a) Kuvvetli suç şüphesini,

b) Tutuklama nedenlerinin varlığını,

c) Tutuklama tedbirinin ölçülü olduğunu,

gösteren deliller somut olgularla gerekçelendirilerek

açıkça gösterilir. Kararın içeriği şüpheli veya sanığa sözlü olarak bildirilir,

ayrıca bir örneği yazılmak suretiyle kendilerine verilir ve bu husus kararda

belirtilir."

110. 5271 sayılı Kanun'un "Tutuklulukta geçecek

süre" kenar başlıklı 102. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"(1) (Değişik: 6/12/2006 – 5560/18 md.) Ağır ceza

mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır.

Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha

uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde,

tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi

gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, 5237 sayılı Türk Ceza

Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci

Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle

Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda beş yılı geçemez.

(3) Bu maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet

savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra

verilir."

111. 5271 sayılı Kanun'un "Şüpheli veya sanığın

salıverilme istemleri" kenar başlıklı 104. maddesinin ilgili kısımları

şöyledir:

"(1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her

aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.

(2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına

veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz

edilebilir."

112. 5271 sayılı Kanun'un "Usul" kenar

başlıklı 105. maddesi şöyledir:

"103 ve 104 üncü maddeler uyarınca yapılan istem

üzerine, merciince Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık veya müdafiin görüşü

alındıktan sonra, üç gün içinde istemin kabulüne, reddine veya adlî kontrol

uygulanmasına karar verilir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/23 md.) 103 üncü

maddenin birinci fıkrasının birinci cümlesi uyarınca yapılan istemler hariç

olmak üzere örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar bakımından bu süre yedi

gün olarak uygulanır. Duruşma dışında bu karar verilirken Cumhuriyet savcısı,

şüpheli, sanık veya müdafiinin görüşü alınmaz. Bu kararlara itiraz

edilebilir."

113. 5271 sayılı Kanun'un "Tutukluluğun

incelenmesi" kenar başlıklı 108. maddesi şöyledir:

"(1) Soruşturma evresinde şüphelinin tutukevinde

bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk

hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda, Cumhuriyet savcısının istemi

üzerine sulh ceza hâkimi tarafından 100 üncü madde hükümleri göz önünde

bulundurularak, şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilir.

(2) Tutukluluk durumunun incelenmesi, yukarıdaki fıkrada

öngörülen süre içinde şüpheli tarafından da istenebilir.

(3) Hâkim veya mahkeme, tutukevinde bulunan sanığın

tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceğine her oturumda veya koşullar

gerektirdiğinde oturumlar arasında ya da birinci fıkrada öngörülen süre içinde

de re'sen karar verir."

114. 5271 sayılı Kanun'un "Adlî kontrol" kenar

başlıklı 109. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"(1) Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100

üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin

tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.

…

(3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya

birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir:

a) Yurt dışına çıkamamak.

b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen

süreler içinde düzenli olarak başvurmak.

c) Hâkimin belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve

gerektiğinde meslekî uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam konularındaki

kontrol tedbirlerine uymak.

d) Her türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını

kullanamamak ve gerektiğinde kaleme, makbuz karşılığında sürücü belgesini

teslim etmek.

...

f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak,

miktarı ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet

savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak.

g) Silâh bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde

sahip olunan silâhları makbuz karşılığında adlî emanete teslim etmek.

...

j) Konutunu terk etmemek.

k) Belirli bir yerleşim bölgesini terk etmemek.

l) Belirlenen yer veya bölgelere gitmemek."

115. 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat istemi"

kenar başlıklı 141. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;

...

d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede

yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm

verilmeyen,

...

k) (Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama

işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,

Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten

isteyebilirler."

116. 5271 sayılı Kanun'un "Tazminat isteminin

koşulları" kenar başlıklı 142. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine

tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme

tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir."

117. 5271 sayılı Kanun'un "İtiraz olunabilecek

kararlar" kenar başlıklı 267. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde,

mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir.

118. 5271 sayılı Kanun'un "İtiraz usulü ve

inceleme mercileri" kenar başlıklı 268. maddesinin ilgili kısımları

şöyledir:

"(1) Hâkim veya mahkeme kararına karşı itiraz,

kanunun ayrıca hüküm koymadığı hâllerde 35 inci maddeye göre ilgililerin kararı

öğrendiği günden itibaren yedi gün içinde kararı veren mercie verilecek bir

dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile zabıt kâtibine beyanda bulunmak

suretiyle yapılır ...

(2) Kararına itiraz edilen hâkim veya mahkeme, itirazı

yerinde görürse kararını düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün içinde,

itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderir."

119. 5271 sayılı Kanun'un "Karar" kenar

başlıklı 271. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"(2) İtiraz yerinde görülürse merci, aynı zamanda

itiraz konusu hakkında da karar verir.

(3) Karar mümkün olan en kısa sürede verilir.

(4) Merciin, itiraz üzerine verdiği kararları kesindir;

ancak ilk defa merci tarafından verilen tutuklama kararlarına karşı itiraz

yoluna gidilebilir.

120. 6/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun

"Suç işlemeye tahrik" kenar başlıklı 214. maddesinin ilgili kısmı

şöyledir:

"Suç işlemek için alenen tahrikte bulunan kişi, altı

aydan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."

121. 5237 sayılı Kanun'un "Silâhlı örgüt" kenar

başlıklı 314. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer

alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan

onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş

yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir."

122. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele

Kanunu'nun "Terör tanımı" kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

"Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma,

yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen

Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni

değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk

Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini

zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek,

Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak

amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü

suç teşkil eden eylemlerdir."

123. 3713 sayılı Kanun'un "Terör suçlusu"

kenar başlıklı 2. maddesi şöyledir:

"Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için

meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda

diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese

dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur.

Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç

işleyenler de terör suçlusu sayılır."

124. 3713 sayılı Kanun'un "Terör suçları"

kenar başlıklı 3. maddesi şöyledir:

"26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza

Kanununun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320 nci maddeleri ile 310

uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır."

125. 3713 sayılı Kanun'un "Terör amacı ile

işlenen suçlar" kenar başlıklı 4. maddesinin ilgili kısımları

şöyledir:

"Aşağıdaki suçlar 1 inci maddede belirtilen amaçlar

doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti

çerçevesinde işlendiği takdirde, terör suçu sayılır:

a) Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96,

106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152,

170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224,

243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319 uncu maddeleri ile 310 uncu

maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.

..."

126. 3713 sayılı Kanun'un "Cezaların

artırılması" kenar başlıklı 5. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler

hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para

cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak

cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın

yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezasına hükmolunur."

127. 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk

Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri

Hakkında Kanun'un "Ağır ceza mahkemesinin görevi" kenar

başlıklı 12. maddesi şöyledir:

"Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı

kalmak üzere, Türk Ceza Kanununda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve

2), resmî belgede sahtecilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158),

hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü

Kısmının Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (318, 319, 324,

325 ve 332 nci maddeler hariç) ve 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle

Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile

ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis

cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla ağır ceza

mahkemeleri görevlidir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere

ilişkin hükümler, askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler ile

çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır"

B. Uluslararası

Hukuk

1. Sözleşme

Metinleri

128. Sözleşme'nin "Özgürlük ve güvenlik

hakkı" kenar başlıklı 5. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir.

Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç

kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:

...

c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için

inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra

kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı

halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;

...

3. İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar

uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli

görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması

zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama

süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada

hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir."

129. Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 3. maddesi

şöyledir:

"Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının

seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar

içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest şeçimler yapmayı taahhüt

ederler."

2. Avrupa İnsan

Hakları Mahkemesi İçtihadı

130. AİHM, Sözleşme'nin 5. maddesinin (1) numaralı

fıkrasının (c) bendi uyarınca yalnızca bir ceza soruşturması veya kovuşturması

çerçevesinde, kişinin suç işlediğine dair şüphenin bulunması hâlinde yetkili

adli makamın huzuruna çıkarılması amacıyla tutuklanabileceği yönündeki

içtihadını (Jecius/Litvanya, B. No: 34578/97, 31/7/2000, § 50; Wloch/Polonya,

B. No: 27785/95, 19/10/2000, § 108) yakın dönemde verdiği Buzadji/Moldova ([BD],

B. No: 23755/07, 5/7/2016) kararında geliştirmiştir. Buna göre ilk tutuklama kararından

itibaren suçun işlendiğine ilişkin makul şüphenin varlığı yanında tutuklamaya

ilişkin nedenlerin bulunduğunun ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konması

gerekir (Buzadji/Moldova, §§ 100-102).

131. AİHM, yakalanan kişinin suç işlediğinden şüphelenmek

için makul sebeplerin devam etmesinin tutukluluk hâlinin devamı bakımından

olmazsa olmaz (sine qua non) bir şart olduğuna vurgu yapmakla birlikte

ulusal adli makamların yakalanan kişinin tutuklanmasına gerek olup olmadığını,

yakalamanın hemen ardından değerlendirmeleri durumunda makul şüphenin devam

etmesi koşulunun artık yeterli olmadığını belirtmekte ve adli makamların

tutukluluğun meşrulaştırılması için yeterli ve ilgili başka gerekçeler de ileri

sürmesi gerektiğine dikkat çekmektedir (Merabishvili/Gürcistan [BD], B.

No: 72508/13, 28/11/2017, § 222).

132. AİHM, tutukluluğu meşru kılan makul dört temel neden

belirlemiştir. Bunlar sanığın duruşmaya çıkmama (kaçma) tehlikesi (Stögmüller/Avusturya,

B. No: 1602/62, 10/11/1969, hukuki gerekçe bölümü § 15), sanığın serbest

bırakıldıktan sonra adaletin iyi idaresine zarar verecek tarzda önlemler

alabilecek olma (özellikle delillerin yok edilme) tehlikesi (Wemhoff/Almanya,

B. No: 2122/64, 27/6/1968, hukuki gerekçe bölümü § 14), tekrar suç işleme

tehlikesi (Matznetter/Avusturya, B. No: 2178/64, 10/11/1969,

hukuki gerekçe bölümü § 7) ve kamu düzenini bozma tehlikesidir (Letellier/Fransa,

B. No: 12369/86, 26/6/1991, § 51).

133. AİHM'e göre kaçma, tanıklar üzerinde baskı kurma

veya delil unsurlarını değiştirme, yeniden suç işleme, kamu düzenini bozma gibi

risklerin varlığının gerektiği şekilde tespit edilmesi ve adli makamların bu

bağlamdaki gerekçesinin soyut, genel veya basmakalıp bir şekilde olmaması

gerekir (Merabishvili/Gürcistan, § 222). Bu yönüyle kaçma riskinin

değerlendirilmesinde kişinin karakteri, ahlaki durumu, ikametgâhı, mesleği, mal

varlığı, aile bağları, tutukluluğa karşı gösterdiği tepki, başka bir ülkeye

gerçekten kaçmayı planlayıp planlamadığı, kaçmayı planladığı ülkeyle veya uluslararası

bağlantıları gibi hususlar dikkate alınmalıdır (Becciev/Moldova, B. No:

9190/03, 4/1/2006, § 58, Buzadji/Moldova, § 90). Ayrıca cezanın ağırlığı

kaçma riskinin değerlendirilmesinde dikkate alınacak bir unsur olsa da tek

başına tutukluluk hâlinin uzun süreler boyunca uzatılması durumunu haklı kılmaz

(Idalov/Rusya [BD], B. No: 5826/03, 22/5/2012, §145; Garycki/Polonya,

B. No: 14348/02, 6/2/2007, § 47).

134. AİHM, tutukluluğun makul süreyi aşmamasını

sağlamanın öncelikle ulusal adli makamlara düşen bir görev olduğunu, ulusal

makamların bu görevi yerine getirmek için -masumiyet karinesini de tam

anlamıyla dikkate alarak- Sözleşme'nin 5. maddesinde belirlenen kurala bir

istisna getirmeyi haklı kılan kamu yararı gerekliliğinin varlığını kabul edecek

veya bertaraf edecek nitelikteki bütün koşulları incelemek ve tahliye

taleplerine ilişkin olarak verdikleri kararlarda bu gerekçeleri dikkate almak

durumunda olduklarını belirtmektedir (Nedim Şener/Türkiye, B. No:

38270/11, 8/7/2014, § 70). Esasen AİHM, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın

tutukluluğuna ilişkin olarak verilen kararlarda yer alan ve başvuran tarafından

salıverilme taleplerinde veya diğer başvurularında ileri sürülen gerekçelere

dayanarak Sözleşme'nin 5. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ihlal edilip

edilmediğini belirlemektedir (Wemhoff/Almanya, s. 24, 25, § 12; Neumeister/Avusturya,

s. 37, §§ 4, 5, Letellier/Fransa, § 35; Buzadji/Moldova, § 91).

135. Diğer taraftan AİHM, serbest seçim hakkını Avrupa

kamu düzeninin temel unsuru olan demokrasinin en önemli ilkelerinden biri

olarak kabul etmektedir. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 3. maddesinin

koruduğu hakların hukukun üstünlüğüne dayanan etkili ve anlamlı bir

demokrasinin temellerinin kurulması ve sürdürülmesi için hayati öneme sahip olduğunu

belirtmiştir (Mathieu-Mohin ve Clerfayt/Belçika, B. No: 9267/81,

2/3/1987, § 47; Ždanoka/Letonya [BD], B. No: 58278/00, 16/3/2006, §

103; Yumak ve Sadak/Türkiye [BD], B. No: 10226/03, 8/7/2008 § 105).

136. Buna karşılık AİHM'e göre seçilme hakkı, mutlak

olmayıp meşru amaçlarla sınırlanabilir. Ancak bu sınırlamalar, yasama organının

seçiminde halkın görüşlerinin serbestçe açıklanmasını ve bu anlamda belli

kişilerin veya grupların ülkenin siyasal hayatına katılımlarını engelleyici,

söz konusu hakkın özünü zedeleyecek ve etkisini ortadan kaldıracak ölçüde

olmamalıdır. Ayrıca sınırlamaların öngörülen amaçla orantılı olması gerekir (Mathieu-Mohin

ve Clerfayt/Belçika, § 52; Tanase/ Moldova [BD], B. No: 7/08,

27/4/2010, §§ 157, 158, 161).

137. Öte yandan AİHM'e göre seçilme hakkı sadece

seçimlerde aday olma hakkını değil aynı zamanda seçildikten sonra milletvekili

olarak parlamentoda bulunma hakkını da kapsar. Bu ise hiç kuşkusuz kişinin

seçildikten sonra milletvekili sıfatıyla temsil yetkisini fiilen kullanabilmesini

gerektirir. Bu bağlamda seçilmiş milletvekilinin yasama faaliyetine katılmasına

yönelik müdahale, sadece onun seçilme hakkına değil aynı zamanda seçmenlerinin

serbest iradelerini açıklama hakkına da yönelik bir müdahale teşkil edebilir (Sadak

ve diğerleri/Türkiye, B. No: 25144/94, 26149/95, 26154/95, 27100/95,

27101/95, 11/6/2002, §§ 33, 40). AİHM ayrıca milletvekili-seçmen ilişkisinden

hareketle ifade özgürlüğünün halkın seçilmiş temsilcileri için özellikle önemli

olduğunu zira milletvekilinin seçmeni temsil ettiğini, onların taleplerine

dikkat çekerek menfaatlerini savunduğunu, dolayısıyla bir muhalif

milletvekilinin ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin daha sıkı bir denetimi

gerektirdiğini vurgulamıştır (Castells/İspanya, B. No: 11798/85, 23/12/1992,

§ 42).

V. İNCELEME VE

GEREKÇE

138. Mahkemenin 9/6/2020 tarihinde yapmış olduğu

toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A. Tahliye

Talepleri ile Tutukluluğa Yönelik İtirazların Karara Bağlanmadığına ve

Tutukluluk İncelemelerinin Yapılmadığına İlişkin İddialar

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

139. Başvurucu; yargılama sürecinde etkili bir tutukluluk

incelemesi yapılmadığını, bu kapsamda dosyanın Diyarbakır 8. Ağır Ceza

Mahkemesinde bulunduğu dönemde yapılan iki ayrı tahliye veya tutukluluğa itiraz

taleplerinin karara bağlanmadığını, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin ise üç ay

boyunca (2017 yılının Temmuz ve Eylül ayları arasında) resen tutukluluk

incelemesi yapmadığını, yine birleştirmeye ilişkin uyuşmazlığın yaşandığı bu

süreçte tahliye taleplerinin de değerlendirilmediğini belirterek Anayasa'nın

19. maddesinin sekizinci fıkrası bağlamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

140. Bakanlık görüşünde; başvurucunun tutukluluk incelemelerine

ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak 5271 sayılı Kanun'un 141. ve 142.

maddeleri uyarınca açtığı tazminat davasında lehine tazminata hükmedildiği, bu

durumda söz konusu iddialar bakımından mağdur sıfatının kalmadığı ifade

edilmiştir.

141. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanında ilk

derece mahkemesince resen yapılması gereken tutukluluk incelemelerinin

yapılmaması dolayısıyla hükmedilen tazminat miktarının yetersiz olduğunu iddia

etmiştir.

2. Değerlendirme

a. Tutukluluk

İncelemelerinin Yapılmadığına İlişkin İddia Yönünden

142. Anayasa'nın 19. maddesinin sekizinci fıkrası

uyarınca, hürriyeti kısıtlanan bir kimsenin kısa sürede durumu hakkında karar

verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı hâlinde hemen serbest

bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkı

bulunmaktadır. Burada belirtilen bir yargı merciine başvurma hakkı, suç

isnadıyla hürriyetinden yoksun bırakılan kimseler bakımından tahliye talebinin

yanı sıra tutuklama, tutukluluğun devamı ve tahliye talebinin reddi kararlarına

karşı yapılan itirazların incelenmesi sırasında da uygulanması gereken bir

güvencedir (Mehmet Haberal, B. No: 2012/849, 4/12/2013, §§ 122,

123; Ali Efendi Peksak, B. No: 2017/29428, 17/7/2019, § 84).

143. Bununla birlikte 5271 sayılı Kanun'un 108. maddesine

göre şüpheli veya sanığın istemi olmaksızın tutukluluğun resen incelenmesi

durumunda hürriyeti kısıtlanan kişiye tanınan yargı merciine başvurma hakkı

kapsamında bir değerlendirme yapılmadığından bu incelemeler Anayasa'nın 19.

maddesinin sekizinci fıkrası kapsamına dâhil değildir (Firas Aslan ve Hebat

Aslan, B. No: 2012/1158, 21/11/2013, § 32; Faik Özgür Erol ve

diğerleri, B. No: 2013/6160, 2/12/2015, § 24; Ali Efendi Peksak, §

85).

144. Başvurucu, Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin üç ay

boyunca (2017 yılının Temmuz ve Eylül ayları arasında) resen tutukluluk

incelemesi yapmadığını ileri sürmüştür. Dolayısıyla buradaki şikâyet, 5271

sayılı Kanun'un 108. maddesine göre resen yapılması gereken tutukluluk

incelemelerine (bunların yapılmadığına) ilişkindir. Tutukluluğun gözden

geçirilmesi için resen yapılacak bu incelemeler Anayasa'nın 19. maddesinin

kapsamına dâhil olmadığından konu bakımından Anayasa Mahkemesinin yetkisinin

kapsamı dışında kalmaktadır (aynı yöndeki değerlendirme için bkz. Hidayet

Karaca (2), B. No: 2015/7254, 12/12/2018, §§ 73, 74; Ali Kavlak,

B. No: 2016/8018, 10/12/2019, § 120).

145. Kaldı ki başvurucu bu iddiasını 5271 sayılı Kanun'un

141. ve 142. maddelerine dayanarak Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi önünde

tazminat davasına konu etmiş, Mahkeme de başvurucunun bu dönemde resen

yapılmayan tutukluluk incelemeleri dolayısıyla manevi tazminata hükmetmiştir.

Böylelikle başvurucuya nihai olarak 3.000 TL ödenmesine ilişkin yargısal karar

kesinleşmiştir.

146. Açıklanan gerekçelerle bireysel başvurunun bu

kısmının konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna

karar verilmesi gerekir.

b. Tahliye

Talepleri ile Tutukluluğa İlişkin İtirazların Karara Bağlanmadığına İlişkin

İddia Yönünden

147. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa

Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 47. maddesinin

(5) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 64. maddesinin (1)

numaralı fıkrası uyarınca bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketildiği

tarihten, başvuru yolu öngörülmemiş ise ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren

otuz gün içinde yapılması gerekmektedir.

148. Başvurunun süresinde yapılmış olması, her aşamada

dikkate alınması gereken usule ilişkin şarttır (Yasin Yaman, B. No:

2012/1075, 12/2/2013, § 18).

149. Başvurucu; hakkındaki davanın Diyarbakır 8. Ağır

Ceza Mahkemesinde bulunduğu dönemde yaptığı iki ayrı tahliye veya tutukluluğa

itiraz taleplerinin karara bağlanmadığını, yine Ankara 2. ve 19. Ağır Ceza

Mahkemeleri arasında birleştirmeye ilişkin uyuşmazlığın yaşandığı süreçte

tahliye talepleri bakımından da bir değerlendirme yapılmadığını iddia etmektedir.

150. Başvurucu hakkında açılan davada -Yargıtay 5. Ceza

Dairesince davanın güvenlik gerekçesiyle nakline karar verilmesi üzerine-

Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi 6/4/2017 tarihinde dosyanın Ankara Nöbetçi

19. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Sonrasında Ankara 2.

ve 19. Ağır Ceza Mahkemeleri arasında birleştirme uyuşmazlığı yaşanmış, Ankara

Bölge Adliye Mahkemesi 5. Ceza Dairesi 14/9/2017 tarihli kararı ile bu

uyuşmazlığı gidermiştir. Bunun üzerine Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi 3/10/2017

tarihinde yaptığı tensip incelemesinin sonunda başvurucunun tutukluluk hâlinin

devamına karar vermiş ve Tensip Tutanağı başvurucuya 13/10/2017 tarihinde

tebliğ edilmiştir (bkz. §§ 28-37). Dolayısıyla başvurucunun bu Tensip

Tutanağı'nın tebliğinden itibaren otuz gün içinde bireysel başvuruda bulunması

gerekmektedir. Buna karşılık başvurucu otuz günlük başvuru süresi geçtikten

sonra 24/11/2017 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu itibarla

başvurucunun bu bölümdeki iddiaları bakımında süre aşımı söz konusudur (aynı

yöndeki değerlendirme için bkz. H.Ç., B. No: 2018/5227, 27/11/2019, §

39).

151. Kaldı ki 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinin (1)

numaralı fıkrasının (k) bendi yakalanan veya tutuklanan kişilere, yakalama ve

tutuklama işlemine karşı kanunda öngörülen başvuru imkânlarından

yararlandırılmamaları durumunda maddi ve manevi her türlü zararlarının

tazminini isteyebilmelerine imkân sağlamaktadır. Anayasa Mahkemesi, bireysel

başvurunun incelendiği tarih itibarıyla tahliyesine karar verilmiş kişiler

yönünden asıl dava sonuçlanmamış olsa da tahliye taleplerinin veya tutukluluğa

itirazların karara bağlanmadığı iddiaları bakımından anılan yolun tüketilmesi

gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna varmıştır (Cafer Yıldız,

B. No: 2014/9308, 9/1/2018, §§ 37-40; Y.G., B. No: 2017/5933, 9/1/2020 §§

88-95). Bu bağlamda somut olayda başvurucunun Diyarbakır 3. Ağır Ceza

Mahkemesinde açtığı davada tahliye taleplerinin ya da tutukluluğun devamı

kararlarına yönelik itirazlarının karara bağlanmaması dolayısıyla bir tazminat

talep etmediği görülmektedir (bkz. § 101).

152. Açıklanan gerekçelerle bireysel başvurunun bu

kısmının süre aşımı nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi

gerekir.

B. Tutukluluğun

Kanunda Öngörülen Azami Süreyi Aştığına İlişkin İddia

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

153. Başvurucu; tutuklama kararına konu olan suç

işlemeye tahrik suçunun ağır ceza mahkemesinin görev alanında bulunmaması

dolayısıyla bu suç yönünden azami tutukluluk süresinin bir yıl olduğunu, davaya

bakan mahkemece bu sürenin uzatılması yönünde bir karar da verilmediğini, bu

durumda anılan suç yönünden kanunda öngörülen azami tutukluluk süresi dolmasına

rağmen tahliyesine yönelik taleplerin kabul edilmediğini belirterek kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

154. Bu bölümdeki iddianın dile getirildiği 2018/16592

sayılı başvurunun -şikâyetin niteliği gözetilerek- Bakanlığa bildirilmesine

gerek görülmemiştir (bkz. § 8).

2. Değerlendirme

155. Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin

sınırlanması" kenar başlıklı 13. maddesi şöyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın

yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve

ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna,

demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük

ilkesine aykırı olamaz."

156. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve

güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

...

Şekil ve şartları kanunda gösterilen:

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler,

ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek

maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen

diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir."

157. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013 §

16). Bu itibarla başvurucunun tutukluluk süresinin kanuniliğine ilişkin bu

bölümdeki iddialarının -Anayasa'nın 13. maddesindeki ilkeler çerçevesinde-

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında incelenmesi gerekir (aynı

yöndeki değerlendirmeler için bkz. Murat Narman, B. No: 2012/1137,

2/7/2013, § 38).

a. Genel

İlkeler

158. Anayasa'nın 19. maddesinin birinci fıkrasında

herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak konduktan

sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında şekil ve şartları kanunda gösterilmek

koşuluyla kişilerin hürriyetlerinden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı

olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

kısıtlanması ancak Anayasa'nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan

herhangi birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir (Murat Narman, §

42).

159. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kişilerin fiziksel

hürriyetlerini güvence altına alır (Galip Öğüt [GK], B. No: 2014/5863,

1/3/2017, § 35). Anayasa'nın 19. maddesinin kişi hürriyetinin kısıtlanmasına

imkân tanıdığı durumlardan biri de maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenen

tutuklama tedbiridir (Halas Aslan, B. No: 2014/4994, 16/2/2017, § 65).

160. Anayasa'nın 13. maddesinde temel hak ve

hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Öte yandan

Anayasa'nın 19. maddesinde kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

sınırlanabileceği durumların şekil ve şartlarının kanunda gösterilmesi kuralına

yer verilmiştir. Anayasa'nın 13. maddesiyle tüm temel hak ve özgürlüklerin

sınırlanmasına ilişkin getirilen kanunilik şartı kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkı yönünden 19. maddede ayrıca belirtilmiştir. Bu bağlamda

Anayasa'nın 13. ve 19. maddeleri uyarınca kişi hürriyetine ilişkin müdahale

olarak tutuklamanın kanuni bir dayanağının bulunması zorunludur (Murat

Narman, § 43; Halas Aslan, § 55).

161. 5271 sayılı Kanun'un 102. maddesinin (2) numaralı

fıkrasında ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde tutukluluk süresinin

en çok iki yıl olduğu belirtildikten sonra zorunlu hâllerde gerekçesi

gösterilerek bu sürenin uzatılabileceği düzenlenmiştir. Kanun'da bu uzatma

süresinin toplam üç yılı geçemeyeceği ifade edilmiştir. Böylelikle uzatma

süreleri dâhil toplam tutukluluk süresi azami beş yıl olabilecektir (Hamit

Kaya, B. No: 2012/338, 2/7/2013, § 40). Bununla birlikte 15/8/2017 tarihli

ve 694 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında

Kanun Hükmünde Kararname'nin 141. maddesiyle -1/2/2018 tarihli ve 7078 sayılı

Kanun'un 136. maddesiyle de aynen kabul edilerek yasalaşmıştır- anılan fıkraya

eklenen son cümle ile 5237 sayılı Kanun'un İkinci Kitap Dördüncü Kısım

Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölüm'de tanımlanan suçlar ile 3713

sayılı Kanun kapsamına giren suçlarda uzatma süresinin beş yılı geçemeyeceği

düzenlenmiştir (bkz. § 110). Dolayısıyla anılan suçlara ilişkin olarak kanun

koyucu azami tutukluluk süresini yedi yıla çıkarmıştır (Ömer Köse (2),

B. No: 2017/34237, 23/10/2019, § 66).

b. İlkelerin

Olaya Uygulanması

162. Somut olayda başvurucu, terör örgütüne üye olma ve

halkı suç işlemeye alenen tahrik etme suçlarından tutuklanmıştır (bkz. § 22).

163. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlar

5235 sayılı Kanun'un 12. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre başvurucunun

tutuklanmasına karar verilen ve 5237 sayılı Kanun'un -İkinci Kitap Dördüncü

Kısım Beşinci Bölüm'de (m. 314) yer alan terör örgütü üyeliği suçunun bu

kapsamda olduğunda kuşku bulunmamaktadır (bkz. §§ 121, 127).

164. Başvurucu, yargılama aşamasında halkı suç işlemeye

alenen tahrik etme suçu yönünden bu suçun ağır ceza mahkemesinin görev alanına

girmemesi dolayısıyla azami tutukluluk süresinin bir yıl olduğunu ileri sürerek

tahliyesini talep etmiş ancak Mahkeme iddianamedeki anlatıma göre bu suçun 3713

sayılı Kanun'un 4. maddesinde sayılan suçlardan olması nedeniyle aynı Kanun'un

5. maddesinin uygulanma ihtimalinin bulunduğunu belirtip delilleri takdir etme

yetkisinin ağır ceza mahkemesinde olduğuna işaret ederek talebi kabul

etmemiştir (bkz. § 47). Buna karşılık soruşturma dosyası incelendiğinde bu suça

ilişkin fezlekede ve/veya iddianamede 3713 sayılı Kanun'un 4. veya 5.

maddelerinin uygulanmasının talep edilmediği görülmektedir.

165. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi kişiler

hakkındaki birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya

üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş olması hâlinde -bu

soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceğini gözönüne

alarak- uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı

açısından sonuç doğuracağına vurgu yapmış, bu itibarla da kanunda öngörülen

azami tutukluluk süresinin her bir suç için ayrı ayrı değil tüm suçlar için tek

bir süre olarak kabul edilmesi gerektiğine karar vermiştir (Burak Döner,

B. No: 2012/521, 2/7/2013, §§ 46-48; Abdullah Ünal, B. No: 2012/1094,

7/3/2014, § 41).

166. Bu çerçevede başvurucunun tutuklanmasına karar

verilen terör örgütüne üye olma suçunun ağır ceza mahkemesinin görev alanında

bulunması dolayısıyla kanunda öngörülen azami tutukluluk süresinin belirlenmesi

bakımından tutuklamaya konu diğer suç olan halkı suç işlemeye alenen

tahrik etme suçunun hangi mahkemenin görev alanında olduğunun bir önemi

bulunmamaktadır. Buna göre başvurucunun yargılandığı davada azami tutukluluk

süresi -tutuklandığı tarihte beş yıl olmakla birlikte- Mahkemece başvurucunun

tahliye talebinin reddedildiği tarih itibarıyla yedi yıldır.

167. Somut olayda başvurucu 4/11/2016 tarihinde gözaltına

alınmış ve aynı tarihte tutuklanmıştır. Başvurucunun yargılanmasına tutuklu

olarak devam olunurken başvurucu hakkında bir başka mahkemece verilen

mahkûmiyet kararının kesinleşmesi üzerine 7/12/2018 tarihinde bu hükmün

infazına başlanmış, başvurucu infazın durdurulmasına karar verilen 31/10/2019

tarihine kadar bu hüküm uyarınca hürriyetinden yoksun kalmıştır (bkz. §§ 86,

90). Bu sırada yargılandığı davada Mahkeme 2/9/2019 tarihinde başvurucunun

tahliyesine karar vermiştir (bkz. § 67).

168. Bu durumda başvurucunun tutukluluk süresi

belirlenirken başka suçlardan verilen hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz

edildiği dönemin mahsup edilmesi gerekmektedir (aynı yöndeki değerlendirmeler

için bkz. Salih Şahin, B. No: 2013/7040, 11/12/2014, §§ 29, 30).

169. Diğer taraftan başvurucunun Ankara Cumhuriyet

Başsavcılığınca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında 20/9/2019 tarihinde

tutuklanmasının (bkz. § 96) eldeki işbu bireysel başvurudaki tutukluluk

süresinin belirlenmesi bakımından bir önemi bulunmamaktadır. Söz konusu

tutuklama tedbirinin hukukiliği Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruya

konu edilmiş olup anılan (2019/36348 sayılı) başvuru ayrıca incelenecektir.

170. Buna göre başvurucu eldeki işbu bireysel

başvuruların incelenmesi kapsamında 4/11/2016 ile 7/12/2018 tarihleri arasında

bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu kalmıştır. Dolayısıyla başvurucunun

tutukluluk süresi 2 yıl 1 ay 3 gün olup 5271 sayılı Kanun'un 102. maddesinin

(2) numaralı fıkrasında öngörülen azami tutukluluk süresi aşılmamıştır.

171. Nitekim Anayasa Mahkemesi bir kararında ağır ceza

mahkemesinin görev alanında bulunan, devletin gizli belgelerini siyasal ve

askerî casusluk amacıyla temin etme suçlamasıyla tutuklanan ve sonrasında bu

suçun yanı sıra -asliye ceza mahkemesinin görev alanına giren kişiyi

hürriyetinden yoksun kılma suçundan da cezalandırılması istemiyle açılan bir

davada tutukluluğun kanunda öngörülen azami süreyi aşıp aşmadığını

incelemiştir. Anılan davada ilk derece mahkemesi başvurucunun devletin gizli

belgelerini siyasal ve askerî casusluk amacıyla temin etme suçundan beraatine

ve bu suç yönünden tahliyesine, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan ise

mahkûmiyetine ve hükümle birlikte tutuklanmasına, ayrıca beraat ettiği suç

için tutuklulukta geçen sürenin bu mahkûmiyet süresinden mahsubuna karar

vermiştir. Anayasa Mahkemesi bu olaya ilişkin incelemesinde farklı mahkemelerin

görevine giren suçların, aralarındaki hukuki bağlantı nedeniyle birlikte yüksek

görevli mahkemede yargılama konusu olmasının mümkün olduğuna ve bu durumda

yargılama konusu suçun alt dereceli mahkemenin görevine girmesi hâlinde bile

bağlantılı suç nedeniyle üst dereceli mahkemenin davaya bakacağına dikkat

çekmiş; buna göre değişik mahkemelerin görevine giren suçların hukuki bağlantı

nedeniyle birlikte yüksek görevli mahkemede yargılama konusu olması durumunda

kanuni tutukluluk süresinin tutuklamaya esas alınan suça göre belirleneceğine

vurgu yapmıştır. Anayasa Mahkemesi bu bağlamda yaptığı değerlendirmede olayda

azami tutukluluk süresinin ağır ceza mahkemesinin görev alanındaki bir suç

nedeniyle tutuklama söz konusu olduğu için beş yıl olduğu sonucuna varmış ve 1

yıl 7 ay 27 günlük tutukluluk süresinin kanuna uygun olduğuna karar vermiştir (Erdoğan

Ayhan Kit, B. No: 2013/9302, 17/9/2014, §§ 44-46).

172. Kaldı ki Edirne F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza

İnfaz Kurumu Müdürlüğü başvurucunun şikâyetine konu halkı suç işlemeye alenen

tahrik etme suçuna ilişkin düzenlenen tutuklama müzekkeresinin infaz

görmediğini, anılan davada 4/11/2016 ile 7/12/2018 tarihleri arasında infaz

gören tutuklama müzekkeresinin terör örgütüne üye olma suçuna ilişkin

olduğunu bildirmiştir (bkz. § 68).

173. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun tutukluluğun

kanunda öngörülen azami süreyi aştığı iddiasına ilişkin olarak bir ihlalin bulunmadığı

açık olduğundan başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle

kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

C. Tutukluluğun

Makul Süreyi Aştığına İlişkin İddia

1. Başvurucunun

İddiaları ve Bakanlık Görüşü

174. Başvurucu; tutuklama ve tutukluluğun devamı

kararları ile bunlara yönelik itirazın reddine ilişkin kararların gerekçeden

yoksun olduğunu, matbu ifadelerin yer aldığı kararlarla tutukluluğunun

sürdürüldüğünü, bu kararlarda makul suç şüphesinin olup olmadığının, ayrıca

kaçma ya da delilleri karartma ihtimalinin varlığının tartışılmadığını, sabit

bir ikamet adresinin bulunmasının ve milletvekili konumunun tartışılmadığını,

adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalma nedenlerinin de açıklanmadığını

belirterek Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü ve yedinci fıkraları bağlamındaki

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

175. Başvurucu ayrıca tutukluluğun makul süreyi aştığını,

tutuklandığı tarihten sonra yaklaşık bir yıllık süre boyunca -davadaki

suçlamalar karmaşık olmamasına rağmen- yargılanmasına başlanmadığını, bu

süreçte herhangi bir yargılama faaliyetinin gerçekleştirilmediğini iddia

etmiştir.

176. Öte yandan başvurucu; tutukluluğu dolayısıyla hem

milletvekili hem de HDP'nin eş genel başkanı olarak yasama faaliyetlerine

katılamadığını ve seçmenlerini temsil etme görevini yerine getiremediğini, bu

kapsamda tutukluluk sürecinde gerçekleştirilen hükûmet rejiminin

değiştirilmesine yönelik Anayasa Değişikliği Referandumu ile ilgili olarak eş

genel başkanı olduğu siyasi parti adına bir faaliyet gerçekleştiremediğini

belirterek seçilme hakkının daihlal edildiği iddiasında bulunmuştur. Başvurucu

bunun yanı sıra muhalif bir siyasi partinin eş genel başkanı ve Cumhurbaşkanı

adayı olmasına da dikkat çekerek ve adaylık sürecinde İçişleri Bakanı ile

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı tarafından yapılan bazı açıklamalara değinerek

tutukluluğunun siyasi amaçlarla devam ettirildiğini ileri sürmüştür.

177. Diğer taraftan başvurucu, Cumhurbaşkanı adayı olması

dolayısıyla tutukluluğunun serbest seçim hakkını kısıtladığı görüşündedir.

Başvurucuya göre Cumhurbaşkanı adayı olması kaçma şüphesinin bulunmadığını

göstermektedir ve bunun tutukluluğun sona erdirilmesi taleplerinin

değerlendirilmesinde gözönüne alınması gerekir. Başvurucu değişen bu koşulların

tutukluluğa ilişkin karar veren yargı mercilerince dikkate alınmadığını, bu

nedenle Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde propaganda araçlarından

yararlanamadığını belirtmiştir.

178. Başvurucu son olarak, tutukluluğunun devam ettirilmesinin

Sözleşme'nin 5. maddesinin (3) numaralı fıkrası ile 18. maddesinin ve

Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 3. maddesinin ihlal edildiğine AİHM

tarafından karar verilmesine ve ayrıca giderim olarak da tahliyesine

hükmedilmesine rağmen yargılandığı davada tahliye taleplerinin ihlal kararının

kesinleşmediğinden bahisle kabul edilmediğini, böyle bir yaklaşımın hem

Anayasa'ya hem de Sözleşme'ye aykırı olduğunu ifade ederek kişi hürriyeti ve

güvenliği ile adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

179. Bakanlık görüşünde; tutukluluğun makul süreyi aştığı

şikâyetleriyle ilgili olarak 5271 sayılı Kanun'un 141. ve 142. maddeleri

uyarınca açılan tazminat davasının henüz kanun yolu aşamasında derdest olduğu,

bu durumda söz konusu iddia bakımından olağan başvuru yolları tüketilmeden

bireysel başvuru yapıldığı ileri sürülmüştür. Bakanlık ayrıca Anayasa Mahkemesi

ve AİHM kararlarına göre seçilme hakkının sadece yasama organının seçilmesiyle

sınırlı olduğu, bu nedenle başvurucunun Cumhurbaşkanlığı seçim süreciyle

bağlantılı olarak ileri sürdüğü seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına

ilişkin iddialarının konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilmez

bulunması gerektiği görüşündedir.

180. Bakanlık esas bakımından bir inceleme yapılması

durumunda ise başvurucunun Cumhurbaşkanı adayı olması nedeniyle soruşturmaya

maruz kalmadığına ve propaganda yapamaması veya başka bir şekilde seçim

faaliyetlerinden yoksun bırakılması için tutuklanmadığına dikkat çekmiştir.

Bakanlığa göre başvurucunun Cumhurbaşkanı adayı olmasının tutuklanmasında bir

etkisi yoktur. Başvurucu bir suç işlediğinden şüphelenildiği için tutuklanmış

ve tutukluluğu da bu nedenle devam ettirilmiştir. Bakanlık; milletvekilliğinin

tek başına tahliye olmayı gerektiren bir durum olmadığını, Cumhurbaşkanı

adaylığı nedeniyle tahliyenin gerektiği yönündeki bir yaklaşımın ise Anayasa

veya Sözleşme açısından dayanaksız olduğunu belirtmiştir. Bakanlık,

başvurucunun tutukluluğu devam ederken üyesi olduğu siyasi parti tarafından

Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterildiğinin de göz ardı edilmemesi gerektiği

düşüncesindedir.

181. Bakanlık, Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde

başvurucuya tutuklu bir kişinin yararlanabileceği azami ölçüde propaganda

imkânının sağlandığına dikkat çekmiştir. Bu çerçevede başvurucunun -diğer

adaylar gibi- televizyonda iki ayrı tarihte onar dakika süreyle propaganda

konuşması yaptığı, üyesi olduğu partinin teşkilatları tarafından başvurucu

lehine propaganda yapıldığı, başvurucunun seçime yönelik mesajlarını eşi,

avukatları ve danışmanlarıyla yaptığı görüşmeler marifetiyle kamuoyu ile

paylaştığı belirtilmiştir.

182. Bakanlık, AİHM tarafından verilen ihlal kararıyla

bağlantılı olarak dile getirilen iddialar bağlamında ise anılan kararın oldukça

kısa bir süre içinde tercüme edilerek başvurucunun yargılandığı davaya bakan

mahkemeye gönderildiğine dikkat çekmiştir. Bakanlık devamla AİHM'in başvurucu

hakkındaki kararının kesinleşmediğini, AİHM tarafından başvurucunun

tutukluluğunun en kısa zamanda sonlandırılmasının sağlanması amacıyla bireysel

bir tedbir belirtilmesinin de söz konusu olmadığını ifade etmiştir.

183. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanında

tutukluluğun devam etmesi hâlinde tazminat davasının uzun tutukluluk bakımından

bir başarı şansı sunmadığını iddia etmiştir. Başvurucu; ilk derece mahkemesince

hükmedilen tazminatın uzun tutukluluk nedeniyle olmadığını, yine seçim hakkının

ihlal edildiği ve siyasi amaçlarla tutukluluğun sürdürüldüğü iddialarının da bu

kararda karşılanmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu esas bakımından ise

bireysel başvuru formlarındaki iddialarına benzer açıklamalarda bulunmuştur.

184. Başvurucu ayrıca AİHM kararına ilişkin iddiaları

hakkında Bakanlık görüşünün kabul edilmemesi gerektiğini öne sürmüştür.

Başvurucuya göre AİHM tarafından verilen kararın tahliye bakımından uygulanması

için kesinleşmesi gerekli değildir.

2. Değerlendirme

185. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve

güvenliği" kenar başlıklı 19. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde

yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme

hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır

bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye

bağlanabilir."

186. Anayasa'nın "Seçme, seçilme ve siyasî

faaliyette bulunma hakları" kenar başlıklı 67. maddesinin ilgili

kısımları şöyledir:

"Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun

olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî

faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.

Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek

dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve

denetimi altında yapılır ..."

187. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucular tarafından

yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki

tavsifini kendisi takdir eder (Tahir Canan, § 16). Başvurucunun

Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında tutuklamanın hukuki

olmadığı iddiası Anayasa Mahkemesince incelenmiş ve anılan iddianın açıkça

dayanaktan yoksun olduğu değerlendirilerek kabul edilemez olduğuna karar

verilmiştir (bkz. § 71). Başvurucunun bu bölümdeki iddialarını dile getirdiği

2017/38610 numaralı bireysel başvuruda milletvekili ve siyasi parti eş genel

başkanı olmasına,2018/38610 numaralı başvuruda ise Cumhurbaşkanı adaylığına vurgu

yapılarak tutukluluğun makul süreyi aştığı ve siyasi faaliyetlerinin

kısıtlandığı öne sürülmüştür. Bu itibarla başvurucunun bu bölümdeki

iddialarının -Anayasa'nın 67. maddesinde yer alan "seçme, seçilme ve

siyasî faaliyette bulunma hakları"na yönelik güvenceler ışığında-

Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası bağlamında, kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi gerekir.

a. Kabul

Edilebilirlik Yönünden

188. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, iddia edilen

hak ihlallerinin derece mahkemelerince düzeltilmemesi hâlinde başvurulabilecek

ikincil nitelikte bir hak arama yoludur. Bireysel başvuru yolunun ikincillik

niteliği gereği, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilmesi için

öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmesi zorunludur (Ayşe Zıraman ve

Cennet Yeşilyurt, B. No: 2012/403, 26/3/2013, § 17).

189. Başvurucu, tutukluluğun devamı kararlarına karşı

itiraz yoluna başvurduktan sonra bireysel başvuruda bulunmuştur (bkz. §§ 38,

39, 53, 54).

190. Diğer taraftan Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun

kanunda öngörülen azami süreyi veya makul süreyi aştığı iddiasıyla yapılan

bireysel başvurular bakımından bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla

başvurucu tahliye edilmiş ise asıl dava sonuçlanmamış da olsa -ilgili Yargıtay içtihatlarına

atıf yaparak- 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası

açma imkânının tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna

varmıştır (Erkam Abdurrahman Ak, B. No: 2014/8515, 28/9/2016, §§ 48-62; İrfan

Gerçek, B. No: 2014/6500, 29/9/2016,§§ 33-45).

191. Başvurucunun yargılandığı davada Mahkeme 2/9/2019

tarihinde tahliye kararı vermiştir (bkz. § 67). Bunun üzerine başvurucunun

tutukluluk hâli -eldeki bireysel başvurunun konusunu oluşturan dava bakımından-

sona ermiştir. Bununla birlikte başvurucu infaz edilmekte olan bir başka hapis

cezasının bulunması nedeniyle serbest bırakılmamış, sonrasında ise başka bir

soruşturma kapsamında tutuklanmıştır (bkz. §§ 68, 86, 96). Anılan sebeplerle

başvurucunun hürriyetinden yoksun kalmaya devam etmesi, eldeki bireysel

başvuruya konu davadaki tutukluluk hâlinin sona erdiği ve başvurucunun -bu

dosya bakımından- tahliye edildiği gerçeğini değiştirmemektedir. Bu bağlamda

5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası açma imkânının

tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

192. Öte yandan Anayasa Mahkemesi Mustafa Avci (B.

No: 2014/1545, 22/3/2018) kararında başvurucunun tutukluluğunun makul süreyi

aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra siyasi

faaliyetlerinin de engellediği iddiasını incelemiştir. Anayasa Mahkemesi,

bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla başvurucunun tahliye edilmesi

dolayısıyla 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesinde öngörülen tazminat davası

açılması yolunun tüketilmesi gerektiğini belirtmiş; kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkının ihlal edildiği iddiasını başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle

kabul edilemez bulmuştur. Anılan kararda, başvurucunun tutuklanmasına neden

olan fiillerin tamamının siyasi faaliyetleri ile ilgili olduğu ve bu sebeple

siyaset yapma hakkının ihlal edildiği iddiaları yönünden yapılan

değerlendirmede de 5271 sayılı Kanun'un 141. maddesi kapsamında açılacak davada

derece mahkemelerinin hukuka aykırılığın tespiti ve yeterli giderim sağlama

hususlarında karar verirken tedbirin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı dışında

siyasi faaliyette bulunma hakkına müdahale teşkil edip etmediği de dâhil olmak

üzere somut olayın tüm koşullarını dikkate almak durumunda olacağı, dolayısıyla

tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasıyla bağlantılı olarak öne sürülen bu

şikâyet bakımından da anılan tazminat davasının tüketilmesi gerektiği

belirtilmiştir (Mustafa Avci, §§ 22-38).

193. Somut olayda başvurucu, tutukluluğun makul süreyi

aştığı iddiasını Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesinde 5271 sayılı Kanun'un 141.

maddesi uyarınca açtığı tazminat davasında ileri sürmüş ve tazminat talep

etmiştir. Bu bağlamda başvurucu, milletvekili ve Parti eş genel başkanı olma

konumuna da değinmiştir. Bununla birlikte Mahkeme 11/7/2018 tarihinde,

başvurucunun yargılandığı ceza dava dosyasının kapsamını, isnat edilen suçların

niteliğini, tutukluluğun devamına ilişkin sulh ceza hâkimliklerinin ve ağır ceza

mahkemelerinin kararlarında yer alan gerekçelerin içeriğini ve yargılama

sürecini dikkate alarak başvurucunun tutukluluğun süresiyle bağlantılı tazminat

talebinin reddi gerektiği sonucuna varmıştır. Başvurucunun anılan karara karşı

istinaf ve temyiz başvuruları derece mahkemelerinde esas bakımından incelenmiş

ve reddedilmiştir (bkz. §§ 101-107).

194. Bu itibarla başvurucunun bu bölümdeki iddiaları

bakımından başvuru yollarını tükettiğinin kabul edilmesi gerekir.

195. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul

edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı

anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi

gerekir.

b. Esas

Yönünden

i. Genel

İlkeler

196. Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasında bir

ceza soruşturması kapsamında tutuklanan kişilerin makul sürede yargılanmayı ve

soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarına sahip

olduğu belirtilmiştir (Murat Narman, § 60; Halas Aslan, §

66).

197. Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan serbest

bırakılmayı isteme hakkı uyarınca, bir ceza soruşturması veya kovuşturması

kapsamında tutuklu olan kişiler ilgili yargı mercilerinden serbest

bırakılmalarına karar verilmesini talep edebilirler. Yargı organlarınca tutukluluğun

her aşamasında gerek kişinin serbest bırakılma talebi üzerine gerekse resen

yapılan incelemelerde tutulmanın meşru nedenlerinin açıklanması Anayasa'nın 19.

maddesinin yedinci fıkrasının bir gereğidir (Halas Aslan, § 67).

198. Anılan maddede ayrıca tutuklanan kişilerin makul

sürede yargılanmayı isteme hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir. Hürriyeti

kısıtlanarak yargılanan kişinin yargılamanın makul sürede bitirilmesindeki

menfaati, işin doğası gereği diğerlerine göre daha fazladır. Buna göre başta savcılıklar

ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu organları, tutuklu olarak sürdürülen

soruşturma/kovuşturma süreçlerinin -adil yargılanma hakkının sağladığı

güvencelere riayet edilmek koşuluyla- süratli bir şekilde sonuçlandırılması

için özenli davranmalıdırlar (Halas Aslan, §§ 68-71).

199. Öte yandan tutukluluk süresinin makul olup olmadığı

konusunun genel bir ilke çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Bir

kişinin tutuklu kaldığı sürenin makul olup olmadığı her davanın kendi

özelliklerine göre değerlendirilmelidir (Murat Narman, § 61).

Makul sürenin hesaplanmasında sürenin başlangıcı, başvurucunun ilk kez

yakalanıp gözaltına alındığı durumlarda bu tarih; doğrudan tutuklandığı

durumlarda ise tutuklanma tarihidir. Sürenin sonu ise kural olarak kişinin

serbest bırakıldığı ya da ilk derece mahkemesince hüküm verildiği tarihtir (Murat

Narman, § 66).

200. Bir ceza soruşturması veya kovuşturması kapsamında

sürdürülen tutukluluğun makul süreyi aşıp aşmadığı öncelikle tutukluluğa

ilişkin kararların gerekçeleri üzerinden tespit edilebilir. Tutukluluğa ilişkin

kararların gerekçelerinde tutuklamanın ön şartı olan kişinin suçluluğu hakkında

kuvvetli belirti bulunduğunun, tutuklama nedenlerinin ve tutuklamanın neden

ölçülü olduğunun ortaya konulması gerekmektedir (Halas Aslan, §§

74, 75).

201. Başlangıçtaki bir tutuklama için kuvvetli suç

şüphesinin bulunduğunun tüm delilleriyle birlikte ortaya konulması her zaman

mümkün olmasa da belirli bir süre geçtikten sonraki tutukluluğun devamına

ilişkin kararlarda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunun somut olgularla

birlikte açıklanması gerekir (Halas Aslan, § 76). Ayrıca belirli

bir süreyi aşan tutukluluğa ilişkin devam kararlarında tutuklama nedenlerinin

soyut olarak belirtilmesi yeterli değildir (Hanefi Avcı, B. No:

2013/2814, 18/6/2014, § 70). Son olarak tutukluluğun devamına ilişkin

kararlarda tutuklamanın ölçülü olduğuna ilişkin olguların, özellikle

tutuklamaya göre temel hak ve özgürlüklere daha hafif etkide bulunan adli

kontrol tedbirlerinin neden yetersiz kaldığının ortaya konulması gerekir (Halas

Aslan, § 78).

202. Tutukluluğun uzun sürdüğü veya makul süreyi aştığı

şikâyetiyle yapılan bireysel başvurularda, tutukluluğa ilişkin gerekçelerin

ilgili ve yeterli olmadığı veya tutuklu olarak sürdürülen soruşturma/kovuşturma

süreçlerinin kamu organlarının özen yükümlülüğü ile bağdaşmayan tutumları

nedeniyle tamamlanmadığı kanaatine varılırsa tutukluğun makul süreyi aştığı

sonucuna ulaşılacaktır (Halas Aslan, §§ 82, 83).

ii. İlkelerin

Olaya Uygulanması

203. Başvurucu 4/11/2016 ile 7/12/2018 tarihleri arasında

bir suç isnadına bağlı olarak tutuklu kalmıştır. Buna göre başvurucunun

tutukluluk süresi 2 yıl 1 ay 3 gündür (bkz. § 170).

204. Başvurucu farklı tarihlerdeki eylemleri nedeniyle

başlatılan -otuz bir ayrı fezlekeye konu olan- çok sayıdaki soruşturmanın

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığında birleştirilmesi sonrasında terör örgütü

üyesi olma ve halkı suç işlemeye alenen tahrik etme suçlarından tutuklanmıştır.

Buna karşılık başvurucu hakkında düzenlenen iddianamede söz konusu fezlekelerde

yer alan suçlamalara konu eylemlere ve bunlara ilişkin hukuki nitelendirmelere

yer verilmiştir. İddianamede bu eylemlerin hukuki nitelendirmesi bir bütün

olarak yapılmış; bu kapsamda başvurucunun terör örgütü yöneticisi olma, terör propagandası

yapma (15 kez), kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenleme ya da

bunlara katılma (3 kez), halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (2 kez),

suçu ve suçluyu övme (4 kez), halkı suç işlemeye alenen tahrik etme, kanunlara

uymamaya tahrik ve halkı kanuna aykırı toplantı ve gösterişe kışkırtma

suçlarından cezalandırılması talep olunmuştur (bkz. §§ 25, 104).

205. Başvurucu hakkında Diyarbakır 2. Sulh Ceza Hâkimliği

tarafından verilen 4/11/2016 tarihli tutuklama kararında; halkı suç işlemeye

alenen tahrik etme suçu yönünden kamuoyunda bilinen ismiyle 6-7 Ekim

olaylarına ve bu çerçevede PKK tarafından halkın sokağa çıkması yönünde

çağrılar yapıldığı ve bunların örgüte müzahir internet sitelerinde yayımlandığı

bir dönemde HDP'nin sosyal medya hesabından MYK adına yapılan aynı yöndeki

çağrıya ve bu süreçte başvurucunun HDP eş genel başkanı ve MYK üyesi olmasına,

terör örgütüne üye olma suçu yönünden ise başvurucunun farklı tarihlerde

yaptığı konuşmalara ve diğer eylemlerine atıf yapılarak kuvvetli suç şüphesinin

bulunduğu ifade edilmiştir (bkz. § 22). Soruşturma aşamasında Diyarbakır 2. ve

3. Sulh Ceza Hâkimliklerince verilen tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda

da dosyada kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu

ifade edilmiştir (bkz. § 24).

206. Kovuşturma aşamasında Diyarbakır 8. Ağır Ceza

Mahkemesince verilen tutukluluğun devamına ilişkin kararda dosya kapsamında

bulunan iletişimin tespiti kararları, görüşme dökümleri ve tespit tutanaklarına

atıf yapılarak başvurucu yönünden kuvvetli suç şüphesini gösteren somut

delillerin bulunduğu belirtilmiştir (bkz. § 27). Yargılamayı yürüten Ankara 19.

Ağır Ceza Mahkemesi de tutukluluğun devamına ilişkin kararlarında bazı olgulara

atıf yaparak başvurucu yönünden suç şüphesinin varlığını gösteren somut

delillerin olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda Mahkeme; dosya kapsamının yanı

sıra sanık savunmaları, bilirkişi inceleme raporları, olay tutanakları,

değerlendirme ve tespit tutanakları, dijital verilere ilişkin çözüm tutanağı,

görüntü ve çözüm tutanakları, teknik araçlarla izleme ve dinleme çözüm

tutanakları, tanık beyanı, arama ve elkoyma tutanakları, görüntü inceleme ve

tespit tutanakları gibi somut delil ve olgulara atıf yapmıştır (bkz. §§ 31, 34,

42, 44, 46, 51, 54; 64-66).

207. Öte yandan Anayasa Mahkemesince başvurucunun

tutuklanmasının hukuki olmadığı iddiası incelenirken suç işlediğine dair

kuvvetli belirtilerin bulunduğu sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda Anayasa

Mahkemesi özellikle terör örgütü PKK ile eş zamanlı olarak HDP MYK adına sosyal

medya üzerinden yapılan çağrılar ve bunun sonrasında ülkenin birçok yerine

sirayet eden yaygın şiddet olaylarına (6-7 Ekim olayları), başvurucunun

-bir kısmı, ülkenin birçok yerinde PKK kaynaklı şiddet eylemlerinin ve bazı

yerleşim yerlerini işgal girişiminin (Hendek olayları) yaşandığı bir

dönemde olmak üzere- çeşitli tarihlerdeki konuşmalarında yer alan PKK terör

örgütü, örgütün eylem ve saldırıları ile örgüt liderine ilişkin açıklamalarına

ve PKK terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket ettiğine yönelik

bulgulara değinmiştir (bkz. § 75).

208. Buna göre başvurucunun tutukluluğunun devamına dair

sulh ceza hâkimlikleri ve ağır ceza mahkemeleri tarafından verilen kararlarda

atıf yapılan ve soruşturma/kovuşturma dosyasında bulunduğu belirtilen

delillerin içeriği dikkate alındığında -tutukluluğun ön şartı olan- suç

işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğuna ilişkin olarak anılan

kararların ilgili ve yeterli olduğu değerlendirilmiştir.

209. Diğer taraftan tutukluluğun devamına ilişkin

kararların tutuklama nedenleri ve ölçülülük yönünden de incelenmesi

gerekmektedir.

210. Başvurucu hakkında verilen tutuklama kararında isnat

edilen suçlara ilişkin olarak kanunda öngörülen yaptırıma ve suçun (terör

örgütü üyesi olma) 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında

yer alan katalog suçlar arasında yer almasına değinilmek suretiyle tutuklama

nedenlerinin bulunduğu belirtilmiş; ayrıca verilmesi beklenen cezaya göre

tutuklama tedbirinin ölçülü ve gerekli olduğu, bu nedenle de adli kontrol

uygulamasının yetersiz kalacağı değerlendirmesine yer verilmiştir (bkz. § 25).

211. Anayasa Mahkemesi başvurucunun tutuklanmasının

hukuki olduğuna ilişkin kararında -ilk tutuklama bakımından- tutuklama

nedenleri ve ölçülülük yönünden incelemede bulunmuştur. Bu bağlamda Anayasa

Mahkemesi olayda özellikle kaçma şüphesi temelinde tutuklama nedeninin

bulunduğunu değerlendirmiştir. Bu sonuca varılırken isnat edilen suçlara

ilişkin yaptırımın ağırlığına dikkat çekilmiş ve bunun -özellikle ilk tutuklama

bakımından- kaçma şüphesine işaret eden durumlardan biri olduğu hatırlatılmış,

ayrıca isnat edilen terör örgütü üyesi olma suçunun -kuvvetli suç şüphesinin

bulunması koşuluyla- kanun gereği tutuklama nedeni varsayılabilen katalog suçlar

arasında olmasına vurgu yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi başvurucunun ifade

vermeye gitmeme şeklindeki tutumunun da soruşturma ve kovuşturma süreçlerini

zorlaştırmaya yönelik siyasi bir tavır olduğunu ve devamlılık arz edebileceğini

değerlendirmiştir. Kararda ölçülülük yönünden ise isnat edilen eylemlerin genel

olarak terör suçu olmasına ve bu nitelikteki suçların soruşturulmasının

zorluğuna dikkat çekilmiş, ayrıca süreç yönünden de tutuklamayı ölçüsüz kılan

bir durumun olmadığı ifade edilmiştir (bkz. §§ 76, 77).

212. Somut olayda başvurucunun tutukluluğunun makul

süreyi aşıp aşmadığına ilişkin temel inceleme, derece mahkemelerinin

tutukluluğun devamına dair kararları üzerinden yapılacaktır. Bu bağlamda

soruşturma aşamasında sulh ceza hâkimliklerinin, kovuşturma aşamasında ise ağır

ceza mahkemelerinin tutukluluğun devamı kararlarında ifade ettikleri

gerekçelerin başvurucunun tutulmaya devam etmesinin meşruluğunu (haklılığını)

yeterince ortaya koyup koymadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu değerlendirmede

başvurucunun konumu ve tutukluluk sürecindeki gelişmeler de dâhil olmak üzere

somut olayın bütün özellikleri birlikte dikkate alınmalıdır.

213. Soruşturma aşamasında Diyarbakır 2. ve 3. Sulh Ceza

Hâkimlikleri tarafından verilen tutukluluğa ilişkin kararlarda isnat edilen

suçların niteliği ve bunlara ilişkin kanunda öngörülen cezanın üst sınırı ile

katalog suç olgularına değinilerek tutuklama nedenlerinin bulunduğu, muhtemel

ceza miktarına göre tutukluluğun ölçülü olduğu ve adli kontrolün yetersiz kalacağı

kanaati ifade edilmiştir (bkz. § 24).

214. Tutukluluğun devamına ilişkin kovuşturma aşamasında

Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararda ise özellikle

kaçma şüphesine vurgu yapıldığı görülmektedir. Bu bağlamda Mahkeme başvurucunun

henüz savunmasının alınmadığına, -soruşturma aşamasında- yapılan tebligatlara

rağmen ifade vermeye gitmediğine ve ifadesinin ancak yakalanarak gözaltına

alınması sonrasında alınabildiğine vurgu yapmıştır. Mahkeme ayrıca isnat edilen

terör örgütü yöneticiliği suçunun katalog suçlardan olmasına ve tutuklama

kararında belirtilen tutuklama nedenlerinin devam ettiğine değinmiştir. Kararda

başvurucuya isnat edilen eylemlere ilişkin ceza miktarına göre adli kontrolün

yetersiz olduğu belirtilmiştir. Mahkeme son olarak isnat edilen eylemlerin sayı

ve yoğunluğu ile bunların niteliklerinin yanı sıra suçların sübutu hâlinde

verilmesi muhtemel ceza miktarı dikkate alındığında -milletvekili ve TBMM'de

grubu bulunan bir siyasi partinin eş genel başkanı olan- başvurucunun siyasi

faaliyette bulunma ve temsil hakkı ile davanın tutuklu yürütülmesindeki kamu

yararı arasında ölçülü bir dengenin mevcut olduğu değerlendirmesinde

bulunmuştur (bkz. § 27).

215. Başvurucu hakkındaki yargılamayı yürüten Ankara 19.

Ağır Ceza Mahkemesince 28/4/2017, 22/6/2017, 27/10/2017, 7/12/2017 ve 11/4/2018

tarihli tutukluluk incelemeleri sonucunda başvurucunun tutukluluğunun devamına

karar verilirken de genel olarak atılı suçların niteliği ile bunlara ilişkin

cezaların miktarına, bunların (bir kısmının) katalog suçlardan olmasına,

tutuklulukta geçen süre dikkate alındığında adli kontrolün bu aşamada yetersiz

kalacağı kanaatine, başvurucunun serbest bırakıldığı takdirde kaçma ve

deliIlere etki etme ihtimalinin bulunmasına, öngörülen ceza miktarı ile tutuklama

tedbiri arasında ölçülülük bulunmasına ve adli kontrol hükümlerine uymanın

kişinin kendi iradesine bağlı bir durum olması nedeniyle yetersizliğine

değinilmiştir (bkz. §§ 31, 34, 42, 44, 46). Mahkeme 21/5/2018 tarihli kararında

ise bunlara ek olarak başvurucunun adli makamlar huzuruna kendiliğinden

gitmeyeceğini belirtmesine ve savunmasının tamamlanmamış olmasına vurgu

yapmıştır (bkz. § 51).

216. Mahkeme 13/12/2018 tarihinde (başvurucu hakkında

verilen bir mahkûmiyet kararının infazına başlanması dolayısıyla -bireysel

başvuruya konu dosya bakımından- suç isnadına bağlı tutmanın sona erdiği

7/12/2018 tarihinden sonra) yaptığı tutukluluk incelemesinde isnat edilen

eylemlerin önemli bir bölümü bakımından savunmanın henüz tamamlanmadığına, bu

bağlamda -süre talep etme ve hâkimin reddi talebinde bulunma gibi çeşitli usule

ilişkin gerekçelerle- başvurucunun savunmasına devam etmediğine ve -soruşturma

aşamasında- TBMM'deki bir konuşmasında hiçbir HDP milletvekilinin kendi

rızasıyla ifade vermeye gitmeyeceği yönünde beyanda bulunmasına vurgu yaparak

adli kontrolün yetersiz kalacağını ifade etmiştir. Anılan kararda ayrıca önceki

kararlarda ifade edilen tutuklama nedenlerine ve ölçülülüğe ilişkin açıklamalar

tekrar edilmiştir. Kararda bunların yanı sıra başvurucuyla ilgili olarak

Anayasa Mahkemesi tarafından verilen tutuklamanın hukuki olduğuna ilişkin

karara değinilmiş, AİHM'in ihlal kararı yönünden ise kararın nihai nitelikte

olmadığına (kesinleşmediğine) dikkat çekilmiştir (bkz. § 64).

217. Anayasa Mahkemesi milletvekili olan başvurucuların

tutukluluğun makul süreyi aştığı ve bununla bağlantılı olarak seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma imkânlarının kısıtlandığı iddialarını birçok kararında

incelemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi milletvekillerinin tutukluluğunun

sürdürülmesinin söz konusu olduğu durumlarda tutukluluğa ilişkin karar veren

yargı organlarınca gözetilecek ilkeleri belirlemiştir. Buna göre tutukluluğun

Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği

hakkı üzerinde oluşturduğu kısıtlamanın yanı sıra tutmaya uzunca bir süre devam

olunması hâlinde Anayasa'nın 67. maddesinde düzenlenen seçme, seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkı üzerindeki etkisinin de gözönüne alınması

gerekmektedir. Zira seçilme hakkı sadece seçimlerde aday olma hakkını değil

aynı zamanda seçildikten sonra milletvekili olarak parlamentoda bulunma hakkını

da ihtiva etmektedir. Bu da hiç kuşkusuz kişinin seçildikten sonra milletvekili

sıfatıyla temsil yetkisini fiilen kullanabilmesini gerektirir. Dolayısıyla

seçilmiş milletvekilinin yasama faaliyetine katılmasına yönelik müdahale,

sadece onun seçilme hakkına değil aynı zamanda seçmenlerinin serbest

iradelerini açıklama hakkına da yönelik bir müdahale teşkil edebilir (Mehmet

Haberal, §§ 95, 96; Mustafa Ali Balbay, B. No: 2012/1272, 4/12/2013,

§§ 110, 111; Kemal Aktaş ve Selma Irmak, B. No: 2014/85, 3/1/2014,§§ 53,

54; Faysal Sarıyıldız, B. No: 2014/9, 3/1/2014, §§ 53, 54; İbrahim

Ayhan, B. No: 2013/9895, 2/1/2014, §§ 52, 53; Gülser Yıldırım, B.

No: 2013/9894, 2/1/2014, §§ 52, 53).

218. Anayasa Mahkemesi anılan kararlarda

milletvekillerinin tutukluluğuyla ilgili olarak "tutukluluğunun devamı

hakkında karar verilen kişi milletvekili olduğu takdirde, çatışan değerlere bir

yenisi eklenmekte ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanında, seçilmiş

milletvekilinin tutuklu olması nedeniyle yasama faaliyetine katılamaması sonucu

mahrum kalınan kamu yararının da dikkate alınması gerekmektedir. Bu çerçevede

mahkemelerin milletvekili seçilen kişilerin tutukluluğunun devamına karar

verirken hem kişi hürriyeti ve güvenliği hakkından hem de seçilme ve siyasi

faaliyette bulunma hakkının kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır

basan korunacak bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermeleri

gerekir. Bunun sonucu olarak makul sürenin aşılıp aşılmadığı incelenirken,

başvurucunun milletvekili seçilmesiyle birlikte ileri sürmüş olduğu iddiaların

tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda gerektiği gibi değerlendirilip

değerlendirilmediğine de bakılmalıdır. Dolayısıyla,başvurucunun seçilmiş bir

milletvekili olarak siyasi faaliyette bulunma ve temsil hakkı ile davanın

tutuklu sürdürülmesindeki kamu yararı arasında ölçülü bir denge kurulduğu

takdirde, tutukluluğun devamına ilişkin gerekçelerin ilgili ve yeterli

oldukları sonucuna varılabilir." değerlendirmesinde bulunmuştur (Mehmet

Haberal, § 99; Mustafa Ali Balbay, § 114; Kemal Aktaş ve Selma

Irmak, § 57; Faysal Sarıyıldız, § 57; İbrahim Ayhan, § 56; Gülser

Yıldırım, § 56).

219. Buna göre tutukluluğa ilişkin karar veren yargı

organlarının tutuklamaya alternatif koruma tedbirlerinin uygulanabilirliğini

göz ardı etmemeleri, ayrıca tutukluluğun devamına karar verirken davanın genel

durumunun yanında tahliye talep eden kişinin özel durumunu dikkate almaları ve

bu anlamda tutukluluk gerekçelerini kişiselleştirmeleri gerekmektedir (Mehmet

Haberal, §§ 100, 101; Mustafa Ali Balbay, §§ 115, 116; Kemal

Aktaş ve Selma Irmak, § 58; Faysal Sarıyıldız, § 58; İbrahim

Ayhan, § 57; Gülser Yıldırım, § 57).

220. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesince daha önce de

ifade edildiği üzere tutuklanmasına karar verilen kişinin milletvekili olması,

bu tedbiri otomatik olarak ölçüsüz kılan bir durum değildir (Selahattin

Demirtaş, §§ 169, 170). Milletvekili hakkındaki bir soruşturma veya

kovuşturma sürecinin tutuklu olarak sürdürülmesini zorunlu kılan nedenler

ortaya konulmak koşuluyla tutukluluğun devam ettirilmesinin imkân dâhilinde

olduğu her zaman hatırda tutulmalıdır. Bu bağlamda tutukluluğa ilişkin karar

veren yargı organları milletvekili hakkındaki tutuklama tedbirinin kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra seçilme ve siyasi faaliyette bulunma

hakkı üzerindeki etkisine rağmen hangi kamu yararı dolayısıyla bu tedbirin

sürdürüldüğünü ve tedbirin devamının meşruluğunun anılan diğer haklara neden

baskın geldiğini gerekçelerinde ortaya koymalıdır. Bu çerçevede söz konusu

gerekçelerin her bir kişi yönünden onun durumuna ilişkin iddiaları ve talepleri

makul bir ölçüde karşılaması gerekir. Diğer bir ifadeyle tutukluluğun devamı

kararlarındaki gerekçeler davanın objektif yönlerinin yanı sıra tutuklu

milletvekilinin konumundan kaynaklanan özellikleri de kapsamalı, bir bakıma

kişiselleştirilmelidir.

221. Somut olayda başvurucu, tutuklandığı tarihte

milletvekili ve aynı zamanda TBMM'de grubu bulunan HDP'nin eş genel başkanıdır.

Başvurucunun Parti eş genel başkanlığı 11/2/2018 tarihine kadar,

milletvekilliği ise 24/6/2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Genel Seçim'e kadar

devam etmiştir. Öte yandan başvurucu -Anayasa'nın Cumhurbaşkanı'nın "Adaylık

ve seçimi"ni düzenleyen 101. maddesinin üçüncü fıkrasına göre "Cumhurbaşkanlığına,

siyasi parti grupları, en son yapılan genel seçimlerde toplam geçerli oyların

tek başına veya birlikte en az yüzde beşini almış olan siyasi partiler ile en

az yüzbin seçmen aday gösterebilir." hükmü uyarınca- 24/6/2018

tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi'nde aday gösterilmiş ve en çok oy

alan üçüncü aday olmuştur.

222. Buna karşılık başvurucu hakkında tutukluluğun

devamına ilişkin kararlar incelendiğinde sulh ceza hâkimlikleri veya ağır ceza

mahkemeleri; başvurucunun milletvekili, siyasi parti eş genel başkanlığı ve

Cumhurbaşkanı adaylığı dolayısıyla tutukluluğunun devam ettirilmesinin makul

olmadığı, aynı zamanda bu tedbirin devamının seçilme ve siyasi faaliyette

bulunma hakkını da aşırı şekilde kısıtladığı iddiaları yönünden herhangi bir

değerlendirmede bulunmamıştır. Bu çerçevede sadece Diyarbakır 8. Ağır Ceza

Mahkemesinin herhangi bir açıklamada bulunmadan başvurucunun siyasi faaliyette

bulunma ve temsil hakkı ile davanın tutuklu yürütülmesindeki kamu yararı

arasında ölçülü bir dengenin mevcut olduğunu ifade ettiği ancak kararda bu

dengenin dayanaklarını tartışmadığı görülmektedir (bkz. § 27).

223. Özellikle yargılama aşamasında davaya bakan Ankara

19. AğırCeza Mahkemesince 3/10/2017 tarihinde yapılan tensip incelemesi ile

birlikte verilen tutukluluğun devamı kararına yönelik itirazda milletvekili ve

siyasi parti eş genel başkanı olmasına değinilerek başvurucunun tutukluluğunun

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı üzerindeki etkisinden yakınılmışsa

da itirazı inceleyen Ankara 20. Ağır Ceza Mahkemesinin ret kararında bu

iddialara yönelik herhangi bir değerlendirme yapılmamış, genel ve matbu

içerikli gerekçelerle yetinilmiştir (bkz. §§ 38, 39).

224. Yine Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesince 7/12/2017

tarihinde yapılan ilk duruşmada başvurucu müdafileri tarafından TBMM'de grubu

bulunan bir siyasi partinin eş genel başkanı olması ve milletvekili konumu

dolayısıyla tutukluluğun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının yanı sıra seçilme

ve siyasi faaliyette bulunma hakkını da ihlal ettiği iddiasıyla başvurucunun

tahliyesine karar verilmesi talep olunmuştur. Bununla birlikte Mahkeme duruşma

sonunda tahliye talebinin reddi ile tutukluluğun devamına karar verirken bu

olgulara yönelik bir değerlendirmede bulunmamıştır (bkz. § 44).

225. Son olarak başvurucu müdafii 15/5/2018 tarihinde

Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak milletvekili statüsü devam eden

başvurucunun aynı zamanda Cumhurbaşkanlığına aday gösterildiğini ve adaylığının

kesinleştiğini belirtmiş, buna göre Anayasa ve Sözleşme'de güvence altına

alınan serbest seçim hakkı nazara alınarak tahliye kararı verilmesini talep

etmiştir. Buna karşılık Mahkemenin 21/5/2018 tarihli tutukluluğun devamı

kararında anılan iddialara yönelik bir açıklamaya yer verilmemiştir (bkz. §§

50, 51). Bu karara karşı itiraz başvurusunda da benzer şikâyetler dile getirilmiş,

bu bağlamda milletvekili olma ve Cumhurbaşkanlığı adaylığının başvurucunun

kaçmayacağını gösteren olgular olduğu öne sürülmüş, ayrıca başvurucunun

tutuklanmasına karar verildiği tarihten itibaren hiçbir yasama faaliyetine

katılamadığına ve eş genel başkanı olduğu siyasi parti adına herhangi bir

faaliyet yürütemediğine vurgu yapılmış, Cumhurbaşkanı adayı olarak seçim

çalışmalarını yürütemediğine dikkat çekilmiştir. Buna karşılık Ankara 20. Ağır

Ceza Mahkemesi, bu iddialar yönünden bir değerlendirme yapmadan matbu

gerekçelerle itirazın reddine karar vermiştir (bkz. §§ 53, 54).

226. Bu kapsamda başvurucunun milletvekilliği, TBMM'de

grubu bulunan bir siyasi partinin eş genel başkanlığı ve Cumhurbaşkanı adaylığı

gibi hususlara dayalı olarak yargılama aşamalarında dile getirdiği tahliye

taleplerinin ve tutukluluğa karşı itirazlarının matbu gerekçelerle reddedildiği

görülmektedir. Esasen başvurucunun yukarıda değinilen siyasi (kişisel) konumuna

ilişkin iddia ve talepler yalnızca -başvurucunun adli kontrol tedbirleri

uygulanarak tahliyesine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle- Ankara 19. Ağır

Ceza Mahkemesinin 21/5/2018 tarihli tutukluluğun devamı kararına katılmayan üye

hâkimin karşıoy yazısında tartışmaya konu edilmiştir (bkz. § 52).

227. Buna göre başvurucunun milletvekili, TBMM'de grubu

bulunan bir siyasi partinin eş genel başkanı ve Cumhurbaşkanı adaylığı gibi

seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkıyla doğrudan ilgili konumu ve bununla

bağlantılı olarak dile getirilen serbest bırakılma talepleri karşısında

başvurucu hakkında verilen tutukluluğun devamına ilişkin kararların

gerekçelerinin ilgili ve yeterli olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Ayrıca yargı mercileri, tahliye taleplerini veya tutukluluğa yönelik itirazları

karara bağlarken tutuklamaya alternatif olarak 5271 sayılı Kanun'un 109.

maddesinde yer alan adli kontrol tedbirlerinin neden yeterli görülmediğini de

dayanaklarıyla birlikte tartışmış değildir. Bu çerçevede gerekçelerde yalnızca

isnat edilen suçların niteliğinden veya bunlara ilişkin kanunda öngörülen

yaptırımın ağırlığından hareketle adli kontrolün yeterli olmayacağı kanaati

ifade edilmiş ancak başvurucunun konumuyla ilgili bir kişiselleştirme

yapılmamıştır.

228. Nitekim Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarında

milletvekillerinin tutukluluğunun devam ettirilmesine ilişkin benzer nitelikte

matbu gerekçeleri ilgili ve yeterli görmemiş ve tutukluluğun makul süreyi

aşması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar

vermiştir. Bu bağlamda Mehmet Haberal başvurusunda 4 yıl 3 ay 22 günlük,

Mustafa Ali Balbay başvurusunda 4 yıl 5 aylık, Kemal Aktaş ve Selma

Irmak başvurusunda 4 yıl 8 ay 16 günlük, Faysal Sarıyıldız

başvurusunda 4 yıl 6 ay 15 günlük, İbrahim Ayhan başvurusunda 3 yıl 2 ay

26 günlük ve Gülser Yıldırım başvurusunda 3 yıl 10 ay 5 günlük

tutukluluk süresinin -seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının

kullanılmasından kaynaklanan yarar da dikkate alındığında makul olmadığı kabul

edilmiştir (Mehmet Haberal, §§ 101-103; Mustafa Ali Balbay, §§

116-118; Kemal Aktaş ve Selma Irmak, § 59; Faysal Sarıyıldız, §

59; İbrahim Ayhan, § 58; Gülser Yıldırım, § 58). Üstelik

anılan kararlardaki başvurucular tutuklandıkları tarihte milletvekili değildir.

Bu başvurucular tutuklandıktan bir süre sonra 12/6/2011 tarihinde yapılan 24.

Dönem Genel Seçim'de milletvekili seçilmiş olup milletvekili oldukları

dönemdeki tutukluluk süresi Mehmet Haberal ile Mustafa Ali Balbay başvurularında

yaklaşık 2 yıl 1 ay 17 gün; Kemal Aktaş ve Selma Irmak, Faysal

Sarıyıldız, İbrahim Ayhan ile Gülser Yıldırım başvurularında

ise 2 yıl 6 ay 20 gündür.

229. Başvurucunun tutukluğunun devamına ilişkin

gerekçelerin somut olayın koşullarında iki yılı aşan bir tutukluluk süresi

bakımından yeterli olmadığının tespit edilmesi nedeniyle ayrıca yargılama

sürecinin özenli yürütülüp yürütülmediği yönünden bir inceleme yapılmasına

gerek görülmemiştir.

230. Diğer taraftan başvurucu hakkında uygulanan

tutukluluğun makul süreyi aştığı sonucuna varıldığı için AİHM İkinci Dairesi

tarafından verilen ihlal kararına rağmen başvurucunun tahliye edilmemesi

bağlamında ileri sürülen iddia yönünden ayrıca bir değerlendirme yapılmamıştır.

231. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun Anayasa'nın 19.

maddesinin yedinci fıkrası kapsamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının

ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

232. Öte yandan başvurucunun tutukluluğun siyasi

nedenlerle sürdürüldüğü iddiasının ilgili yargı mercilerinin tutukluluğun

devamına dair kararlarının gerekçeleri karşısında ayrıca değerlendirilmesine

gerek bulunmamaktadır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesince başvurucunun suç işlediğine

dair kuvvetli belirtilerin bulunduğu tespit edilerek tutuklamanın hukuki

olmadığına dair iddianın açıkça dayanaktan yoksun bulunduğu, yine tutukluluğun

makul süreyi aştığı sonucuna varılırken de tutukluluğun devamı kararlarında yer

alan kuvvetli suç belirtisine ilişkin açıklamaların yeterli görüldüğü hatırda

tutulmalıdır (bkz. §§ 207, 208). Eldeki başvuruda hak ihlali tespiti yalnızca

tutukluluğun devamı kararlarındaki gerekçelerin -başvurucunun konumu da dikkate

alındığında- tutuklama nedenleri ve ölçülülük bakımından ilgili ve yeterli

olmadığı değerlendirmesine dayanmaktadır (tutuklamanın hukukiliği temelinde

dile getirilen aynı iddialar yönünden benzer nitelikteki yaklaşım için bkz. Selahattin

Demirtaş, § 177; Ayhan Bilgen [GK], B. No: 2017/5974, 21/12/2017, §

124; Meral Danış Beştaş (2), B. No: 2017/5845, 4/7/2018, § 100).

233. Son olarak başvurucunun temel şikâyetlerinin

tutukluluğun makul süreyi aşmasına yönelik olması, seçilme ve siyasi faaliyette

bulunma hakkına ilişkin ihlal iddialarının bununla bağlantılı olarak ileri

sürülmesi ve başvurucunun temel şikâyeti olan tutukluluğun makul süreyi aştığı

iddiasının kabul edilerek Anayasa'nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının Anayasa Mahkemesince ihlal edildiği sonucuna

varılması nedeniyle ayrıca Anayasa'nın 67. maddesinde düzenlenen seçme, seçilme

ve siyasi faaliyette bulunma hakları bakımından bir inceleme yapılmasına gerek

görülmemiştir (benzer yöndeki değerlendirme ve uygulamalar için bkz. Ayhan

Bilgen, § 126; Meral Danış Beştaş (2), § 102).

D. 6216 Sayılı

Kanun'un 50. Maddesi Yönünden

234. 6216 sayılı Kanun'un "Kararlar"

kenar başlıklı 50. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının

ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi

hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere

hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından

kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama

yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında

hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya

genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama

yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı

ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar

verir."

235. Başvurucu, tahliyesine karar verilmesi istemiyle

birlikte maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Bu bağlamda 2017/38610

sayılı başvuruda 250.000 TL maddi ve 1.000.000 TL manevi tazminat talep

edilmiş, 2018/14692 sayılı başvuruda ise tazminat talebi yönünden bir miktar

ifade edilmemiştir.

236. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B. No:

2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl

ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi

diğer bir kararında ise bu ilkelerle birlikte ihlal kararının yerine

getirilmemesinin sonuçlarına da değinmiş ve bu durumun ihlalin devamı anlamına

geleceği gibi ilgili hakkın ikinci kez ihlal edilmesiyle sonuçlanacağına işaret

etmiştir (Aligül Alkaya ve diğerleri (2), B. No: 2016/12506, 7/11/2019).

237. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal

edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle

getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için

ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması,

ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan

kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların

giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması

gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

238. Başvurucu hakkındaki tutukluluğun makul süreyi

aşması nedeniyle Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlal edildiğine

karar verilmiştir. Yargılama sürecinde 2/9/2019 tarihinde başvurucunun tahliyesine

karar verilmiştir ve bireysel başvuruya konu dava bakımından tutukluluk hâli

sona ermiştir. Başvurucu tahliyesine karar verildikten bir süre sonra Ankara

Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir başka soruşturma kapsamında

Ankara 1. Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklanmış ve başvurucunun tutukluluk durumu

devam etmekte ise de anılan tutuklama tedbiri işbu bireysel başvurunun inceleme

konusu değildir. Söz konusu tutuklama kararıyla ilgili olarak Anayasa

Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulmuş olup bu tutuklamayla bağlantılı

iddialar ilgili başvuruda değerlendirilecektir (bkz. §§ 67, 96, 169).

239. Öte yandan somut olayda ihlalin tespit edilmesinin

başvurucunun uğradığı zararların giderilmesi bakımından yetersiz kalacağı

açıktır. Başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik müdahale

nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları

karşılığında başvurucuya net 50.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar

verilmesi gerekir.

240. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesinin maddi

tazminata hükmedebilmesi için başvurucunun uğradığını iddia ettiği maddi zarar

ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmalıdır. Başvurucunun bu

konuda herhangi bir belge sunmamış olması nedeniyle maddi tazminat talebinin

reddine karar verilmesi gerekir.

241. Dosyadaki belgelerden tespit edilen 1.436,30 TL harç

ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 4.436,30 TL yargılama giderinin

başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. 1. Tutukluluk incelemelerinin yapılmaması dolayısıyla

kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın konu

bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

2. Tahliye talepleri ve tutukluluğa ilişkin itirazların

karara bağlanmaması dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal

edildiğine ilişkin iddianın süre aşımı nedeniyle KABUL EDİLEMEZ

OLDUĞUNA,

3. Tutukluluğun kanunda öngörülen azami süreyi aşması

dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin

iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ

OLDUĞUNA,

4. Tutukluluğun makul süreyi aşması dolayısıyla kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL

EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 19. maddesinin yedinci fıkrası

kapsamındaki kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Başvurucuya net 50.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE,

tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

D. 1.436,30 TL harç ve 3.000 TL vekâlet ücretinden oluşan

toplam 4.436,30 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun

Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde

yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten

ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

F. Kararın bir örneğinin bilgi için Ankara 19. Ağır Ceza

Mahkemesine (E.2017/189) GÖNDERİLMESİNE,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına

GÖNDERİLMESİNE 9/6/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

:

Hasan Tahsin GÖKCAN

Üyeler

:

Burhan ÜSTÜN

Hicabi DURSUN

Muammer TOPAL

Yusuf Şevki HAKYEMEZ

Raportör

:

Aydın ŞİMŞEK

Başvurucu

:

Selahattin DEMİRTAŞ

Vekilleri

:

Av. Benan MOLU

Av. Mahsuni KARAMAN

Av. Aygül DEMİRTAŞ GÖKALP