Lexedes Emsal arama Fiyatlandırma Ücretsiz deneyin

İkinci Bölüm 2013/9895 E. K.

AYM 2014-01-02 Yüksek mahkeme
Bu kararla araştırma hazırlayın

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

İBRAHİM AYHAN BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2013/9895)

Karar Tarihi: 2/1/2014

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

I. BAŞVURUNUN

KONUSU

1.

Başvurucu, tutuklanmasını haklı gösterecek somut olay, olgu ve bilgi olmadığı

halde tutuklandığını, yerel mahkemelerin “klişe gerekçelerle” tahliye

taleplerini reddettiğini, tutukluluğun makul süreyi aştığını, milletvekili

seçildikten sonra tutuklu bulundurulmasının siyasi faaliyette bulunma hakkına

yönelik ağır bir müdahale olduğunu, emsal nitelikteki Anayasa Mahkemesi

kararının kendisi hakkında uygulanmadığını, yargılanması sırasında tabii hakim

ve olağan mahkeme ilkelerinin gözetilmediğini ileri sürerek Anayasa’nın 10.,

19., 37. ve 67. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.

II. BAŞVURU

SÜRECİ

2. Başvuru,

31/12/2013 tarihinde Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır.

Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona

sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

3. İkinci

Bölüm Birinci Komisyonunca, 31/12/2013 tarihinde başvurunun Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 33. maddesinin (3) numaralı fıkrası uyarınca,

kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme

gönderilmesine karar verilmiştir.

4. Bölüm,

2/1/2014 tarihinde yapılan toplantıda Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün

28. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendi uyarınca kabul edilebilirlik

ve esas hakkındaki incelemenin birlikte yapılmasına karar vermiştir.

5. Bakanlık

görüşünü 2/1/2014 tarihinde bildirmiştir. Mahkemenin konuya ilişkin önceki

kararları dikkate alındığında bakanlık görüşünün başvurucuya bildirilmesinin

başvurucu lehine herhangi bir sonuç doğurmayacağı anlaşıldığından bildirime

gerek görülmemiştir.

III. OLAY VE

OLGULAR

A. Olaylar

6. Başvuru

dilekçesinde ifade edildiği şekliyle olaylar şöyledir:

7.

Başvurucu, 5/10/2010 tarihinde tutuklanmıştır.

8.

Başvurucu, tutuklu iken 12/6/2011 tarihinde yapılan genel seçimde Şanlıurfa

ilinden bağımsız milletvekili olarak seçilmiştir.

9. Hazırlık

soruşturmasının ardından başvurucu hakkında 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk

Ceza Kanunu’nun 312. maddenin (2) numaralı fıkrasına muhalefet iddiasıyla kamu

davası açılmıştır. Başvurucunun gerek soruşturma ve kovuşturma aşamasında

müteaddit defalar yapmış olduğu tutukluluğa itirazları her seferinde mahkeme

tarafından “klişe” gerekçelerle reddetmiştir.

10.

Başvurucu milletvekili seçilmesinin ardından tahliye talebiyle Diyarbakır 5.

Ağır Ceza Mahkemesine başvurmuş, Mahkeme başvurucunun talebini 25/6/2011

tarihinde reddetmiştir. Mahkeme kararının ilgili bölümü şöyledir:

“Sanık

İbrahim AYHAN hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 09.07.2010 tarih

2010/1192 esas sayılı iddianamesi ile, kendisinin de aralarında bulunduğu 22

sanık hakkında yasadışı PKK terör örgütü ile bağlantılı KCK-TM yapılanmasının

Mardin ili kapsamında Kent Meclisi içerisinde örgütsel faaliyet yürüttüğü ve dolayısı

ile ayrıntıları iddianamede yazılı olduğu üzere faaliyetlerinin sürekliliği ve

yoğunluğu nedeniyle hakkında terör örgütü üyeliğinden TCK'nun

314/2 ve 3713 sy yasanın 5/2 maddeleri gereğince

cezalandırılmasının istenildiği anlaşılmıştır

Yukarıda

belirtilen hükümler ile sanığın üzerine atılı suçun 5237 Sayılı Türk Ceza

Kanununun 302 ila 316. maddeleri kapsamında bulunan "terör örgütü

üyeliği" olması, sanık hakkında seçimden önce soruşturmaya başlanmış ve

hatta kamu davası açılmış olması ve ayrıca Yargıtay 9. Ceza Dairesinin

01.02.2008 tarih, 2008/6292 esas ve 2008/11012 karar ilamı göz önüne

alındığında; tahliyesi istenen sanık İbrahim AYHAN'ın

2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasının 83.

maddesinde düzenlenen "Yasama Dokunulmazlığı" kapsamında olmadığı

anlaşılmıştır.

Sanık

İbrahim AYHAN 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasının

83. maddesinde düzenlenen "Yasama Dokunulmazlığı" kapsamında değil;

"uzun süredir tutuklu oldukları, aleyhine toplanması beklenen delil

olmadığı, toplanan delilleri de karartma ihtimalinin olmadığı ve Milletvekili

seçilmiş olması nedeniyle kaçma riskinin olmadığı" gerekçesi ile tahliyesi

talep edilmiştir.

Netice

itibariyle; sanık İbrahim AYHAN her ne kadar milletvekili seçilmiş ise de;

sanık hakkındaki yargılamanın 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasının 83. maddesinde düzenlenen "Yasama

Dokunulmazlığı" kapsamında bulunmaması, bir kısım gizli tanıkların

dinlenmemiş olması, sanığın üzerlerine atılı suç için ön görülen cezaların alt

ve üst sınırları ile söz konusu suçun 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun

100/3-a maddesinde sayılan katolog suçlardan olması

itibariyle; sanığın kaçacağı, delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

tanık üzerinde baskı yapma olasılığının bulunması sebepleriyle;

Sanık

İbrahim AYHAN'ın 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi

Kanununun 100 ve devamı maddeleri gereğince tahliye talebinin reddi ile

tutukluluk halinin devamına karar verilmesi gerektiği sonuç ve kanaatine

varılmıştır.”

11.

Başvurucu son olarak, Anayasa Mahkemesince verilen 4/12/2013 tarih ve B. No:

2012/1272 sayılı karara dayanarak, yargılamasının devam ettiği Diyarbakır 5.

Ağır Ceza Mahkemesinden 6/12/2013 tarihinde tahliye edilmesini talep etmiştir.

12.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun talebini 16/12/2013 tarihinde

reddetmiştir.

13.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 16/12/2013 tarihli ret kararına karşı

başvurucu, 17/12/2013 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesine itiraz

etmiştir.

14.

İtirazını inceleyen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun talebini 24/12/2013

tarih ve 2013/567 Değişik İş sayılı kararı ile reddetmiştir.

15.

Başvurucu hakkındaki ceza davası ilk derece mahkemesi önünde derdesttir.

B. İlgili

Hukuk

16.

Anayasa’nın “Yasama dokunulmazlığı” başlıklı 83. maddesi şöyledir:

“Türkiye Büyük

Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste

ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi

üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları

Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden

önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin

kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.

Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış

olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki

durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve

doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye

Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir

ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır;

üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar

seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden

dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye

Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile

ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”

17.

Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” başlıklı 14.

maddesi şöyledir:

“Anayasada

yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez

bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti

ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa

hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve

hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde

sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde

yorumlanamaz.

Bu

hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler,

kanunla düzenlenir.”

18. 5237

sayılı Kanun’un 314. maddenin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“Bu kısmın

dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı

örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla

kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Birinci

fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası

verilir.”

19. 5271

sayılı Kanun’un 100. maddesi şöyledir:

“(1)

Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin

bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir.

İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması

halinde, tutuklama kararı verilemez.

(2)

Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:

a) Şüpheli

veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut

olgular varsa.

b) Şüpheli

veya sanığın davranışları;

1.

Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,

2. Tanık,

mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma,

Hususlarında

kuvvetli şüphe oluşturuyorsa.

(3)

Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı

halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:

a)

26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda

yer alan; (1)

…

9. Suç

işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde

220),

10.

Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar (madde 302, 303, 304, 307, 308),

11.

Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311,

312, 313, 314, 315),

…

(4)

(Değişik: 2/7/2012-6352/96 md.) Sadece adlî para cezasını gerektiren veya

hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı

verilemez.”

20. 5271

sayılı Kanun’un 109. maddesi şöyledir:

“(1)

(Değişik: 2/7/2012-6352/98 md.) Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı

halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar

verilebilir.

(2) Kanunda

tutuklama yasağı öngörülen hallerde de, adlî kontrole

ilişkin hükümler uygulanabilir.

(3) Adlî

kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi

tutulmasını içerir:

a) Yurt

dışına çıkamamak.

b) Hâkim

tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak

başvurmak.

c) Hâkimin

belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve gerektiğinde meslekî uğraşlarına

ilişkin veya eğitime devam konularındaki kontrol tedbirlerine uymak.

d) Her

türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını kullanamamak ve gerektiğinde kaleme,

makbuz karşılığında sürücü belgesini teslim etmek.

e)

Özellikle uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığından

arınmak amacıyla, hastaneye yatmak dahil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi

olmak ve bunları kabul etmek.

f)

Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak, miktarı ve bir defada veya

birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine

hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak.

g) Silâh

bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz

karşılığında adlî emanete teslim etmek.

h)

Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından miktarı ve ödeme süresi

belirlenecek parayı suç mağdurunun haklarını güvence altına almak üzere aynî

veya kişisel güvenceye bağlamak.

i) Aile

yükümlülüklerini yerine getireceğine ve adlî kararlar gereğince ödemeye mahkûm

edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermek.

j) (Ek:

2/7/2012-6352/98 md.) Konutunu terk etmemek.

k) (Ek:

2/7/2012-6352/98 md.) Belirli bir yerleşim bölgesini

terk etmemek.

l) (Ek:

2/7/2012-6352/98 md.) Belirlenen yer veya bölgelere

gitmemek.

(4) (Ek:

25/5/2005 – 5353/14 md.; Mülga: 2/7/2012-6352/98 md.)

(5) Hâkim

veya Cumhuriyet savcısı (d) bendinde belirtilen yükümlülüğün uygulamasında

şüphelinin meslekî uğraşılarında araç kullanmasına sürekli veya geçici olarak

izin verebilir.

(6) Adlî

kontrol altında geçen süre, şahsî hürriyeti sınırlama sebebi sayılarak cezadan

mahsup edilemez. Bu hüküm, maddenin üçüncü fıkrasının (e) bendinde belirtilen

hallerde uygulanmaz.

(7) (Ek:

6/12/2006 – 5560/19 md.) Kanunlarda öngörülen

tutukluluk sürelerinin dolması nedeniyle salıverilenler hakkında (…) adlî

kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir.”

IV. İNCELEME VE

GEREKÇE

21.

Mahkemenin 2/1/2014 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 31/12/2013

tarih ve 2013/9895 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

A. Başvurucunun

İddiaları

22. Başvurucu:

i. Tutuklanmasını haklı gösterecek somut olay, olgu ve bilgi

olmadığı halde tutuklandığını, yerel mahkemelerin “klişe gerekçelerle” tahliye

taleplerini reddettiğini, tutukluluğun makul süreyi aştığını ileri sürerek

Anayasa’nın 19. maddesinin,

ii. 12/6/2011 tarihinde milletvekili seçildiğini, Anayasa’nın 67.

maddesinde seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde

siyasi faaliyette bulunma hakkının güvence altına alınmasına rağmen

milletvekili seçildikten sonra tahliye edilmemesi nedeniyle Türkiye Büyük

Millet Meclisinde yemin edemediğini ve milletvekilliği görevini fiilen yerine

getiremediğini, tutukluluk halinin milletvekili olarak siyasi faaliyette

bulunma ve temsil hakkını engellemesi nedeniyle seçilme hakkına bir müdahale

olduğunu, milletvekili seçildikten sonraki tahliye taleplerinin reddine ilişkin

mahkeme kararlarında seçilme ve temsil hakkıyla yargılamanın tutuklu olarak

sürdürülmesindeki kamu yararı arasında makul dengenin gözetilmediğini,

milletvekili olduktan sonra tutuklu kaldığı süre de gözetildiğinde seçilme ve

milletvekili olarak siyasi faaliyette bulunma hakkına yönelik ağır müdahalenin

ölçülü ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığını ileri

sürerek Anayasa’nın 67. maddesinin,

iii. Milletvekili genel seçimi ile bağımsız milletvekili olarak

seçilmesinin ardından ilk derece mahkemesinin tutuklama tedbiri konusundaki

tutumunda hiçbir değişiklik gözlenmediğini, 5/7/2012

tarih ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı

Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin

Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından

derece mahkemelerince verilen kararlarda hedeflenen meşru amaçla yapılan

müdahale arasında gözetilmesi gereken denge açısından lehine olan adli kontrol

tedbirlerinin yeterince dikkate alınmadığını, Anayasa Mahkemesinin 4/12/2013

tarih ve B. No: 2012/1272 sayılı kararını emsal göstererek Diyarbakır 6. Ağır

Ceza Mahkemesine yaptığı başvurunun “klişe gerekçelerle” reddedildiğini,

Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasına göre Anayasa Mahkemesinin

kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlamasına ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulüne Dair Kanunun 50. maddesi

uyarınca da Anayasa Mahkemesinin kararlarının gereğinin yerine getirilmesinin

bir zorunluluk olmasına rağmen derece mahkemesinin tutuklama kararında ısrar

etmesinin “kanun önünde eşitlik” ilkesini ihlal ettiğini ileri sürerek

Anayasa’nın 10. maddesinin,

iv.

6352 sayılı Kanun’un 105. maddesi ile 4/12/2004 tarih ve 5271 sayılı Kanun’un

250., 251. ve 252. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığını, ancak aynı kanunun

geçici 2. maddesinin (4) numaralı fıkrasının

“Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlükten kaldırılan 250. maddesinin birinci

fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin

hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu

davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik karan verilemez. 12/4/1991 tarihli ve

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin kovuşturmaya ilişkin

hükümleri bu davalarda da uygulanır.” hükmüne göre aynı suçlara bakmakla yetkili

iki ayrı mahkeme kurulduğunu, “tabii/olağan mahkeme” ilkesinin bir uyuşmazlığı

yargılayacak olan mahkemenin o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli

olması ve yargılanacak olayın meydana geldiği anda o olay için kanunun önceden

öngördüğü mahkeme anlamına geldiğini, bu mahkemenin hâkimine de “tabii hâkim”

olduğunu, bir uyuşmazlığın ancak uyuşmazlığın doğumu anında görevli ve yetkili

olan mahkeme tarafından yargılanabileceğini, tabii hâkim ilkesine göre davanın

olaydan sonra çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir mahkeme tarafından

görülemeyeceğini, tabii hâkim ilkesinin doğal sonucu olarak

“olağanüstü/istisnai” mahkemelerin kurulamayacağını, 6352 sayılı Kanun’un 75.

maddesiyle 12/4/1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 10.

maddesinin yeniden düzenlenerek bu Kanun’un kapsamına giren suçların soruşturma

ve kovuşturma usulleri yeniden düzenlenerek yeni mahkemelerin kurulmasının

tabii hâkim ilkesine aykırı olduğunu ileri sürerek Anayasa’nın 37. maddesinin,

ihlal edildiğini iddia etmiştir.

B. Değerlendirme

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

a. Adil Yargılanma Hakkı Yönünden

23. Başvurucu,

hakkındaki davanın tabii hâkim ilkesine aykırı olarak olağanüstü bir mahkeme

tarafından görüldüğünden şikâyet etmiştir.

24.

Anayasa’nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ve 30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı

Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu’nun 45.

maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince Anayasa Mahkemesine yapılan bir

bireysel başvurunun esasının incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından

müdahale edildiği iddia edilen hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış

olmasının yanı sıra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (“AİHS”) ve Türkiye’nin

taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bir başka

ifadeyle, Anayasa ve AİHS’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali

iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün

değildir (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

25. Anayasa

Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile

bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder.

Başvurucunun, hakkındaki davanın tabii hâkim ilkesine aykırı olarak olağanüstü

bir mahkeme tarafından görüldüğünü yönündeki şikâyetlerinin Anayasa’nın 36.

maddesinde yer alan “adil yargılanma hakkı”

kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

26.

Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve

yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı

olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu

belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu

hakkın kapsam ve içeriği, AİHS’in “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6.

maddesi çerçevesinde belirlenmelidir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 38).

27. 6216

sayılı Kanun’un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“İhlale

neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş

idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce

tüketilmiş olması gerekir.”

28. Bu

hüküm uyarınca Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmak için ihlale

neden olduğu iddia edilen işlem veya eylem için idari ve yargısal başvuru

yollarının tamamının tüketilmiş olması gerekir.

29. Zira

temel hak ve özgürlüklere saygı, devletin tüm organlarının uyması gereken bir

ilke olup bu ilkeye uygun davranılmadığı takdirde ortaya çıkan ihlale karşı

öncelikle yetkili idari mercilere ve derece mahkemelerine başvurulmalıdır.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir kanun yoludur.

Temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddialarının öncelikle genel yargı

mercilerinde olağan kanun yolları vasıtasıyla çözüme kavuşturulması gerekir.

Bireysel başvuru yoluna, iddia edilen hak ihlallerinin bu olağan denetim

mekanizması içinde giderilememesi durumunda başvurulabilir (B. No: 2012/946,

26/3/2013, §§ 17–18). Başvurucu hakkındaki dava derce mahkemesi önünde

derdesttir. Bu şikâyet bakımından başvuru yolları henüz tüketilmemiştir.

30.

Açıklanan nedenlerle, başvurunun bu kısmının

“başvuru yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyle kabul edilemez

olduğuna karar verilmesi gerekir.

b. Eşitlik İlkesi Yönünden

31.

Başvurucu, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen “kanun önünde eşitlik ilkesi”nin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

32.

Başvurucunun, Anayasa’nın 10. maddesinin ihlal edildiğine yönelik iddialarının,

soyut olarak değerlendirilmesi mümkün olmayıp, mutlaka Anayasa ve Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesi (“AİHS”) kapsamında yer alan diğer temel hak ve

özgürlüklerle bağlantılı olarak ele alınması gerekir (B. No: 2012/1049,

26/3/2013, § 33).

33.

Başvurucunun, eşitlik ilkesinin ihlali iddiasının esas olarak kişi özgürlüğü ve

güvenliği hakkı çerçevesinde ve bu hakla bağlantılı olarak ele alınması

gerekir. Dolayısıyla kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından eşitlik

ilkesi, bağımsız nitelikte koruma işlevine sahip olmayıp, bu hakkın kullanılmasını,

korunmasını ve başvuru yollarını güvence altına alan tamamlayıcı nitelikte

haklardandır (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 34).

34.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 10. maddesinin ihlal edildiği

yönündeki iddialarının, Anayasa’nın 19. maddesinin ihlal edildiği yönündeki

iddialar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

c. Başvurucunun Diğer Şikâyetleri

Yönünden

35.

Başvurucunun, tutukluluğun makul süreyi aştığı, formül gerekçelerle

tutukluluğun devamına karar verildiği ve seçilme hakkının ihlal edildiğine

ilişkin şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun değildir. Ayrıca başka bir

kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığı için başvurunun bu şikâyetlere ilişkin

kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Anayasa’nın 19. Maddesinin Yedinci

Fıkrasının İhlal Edildiği İddiası

36.

Başvurucu, tahliye taleplerinin sürekli formül gerekçelerle reddedildiğinden ve

makul olmayan bir süredir tutuklu olduğundan şikâyet etmiştir.

37.

Bakanlık görüşünde, Anayasa Mahkemesinin, benzer durumda yapılan başvurulara

ilişkin olarak verdiği 4 Aralık 2012 tarihli iki kararında, seçilme hakkının

sadece seçimlerde aday olma hakkını değil, aynı zamanda seçildikten sonra

milletvekili olarak parlamentoda bulunma hakkını da ihtiva ettiği, 5271 sayılı

Kanun’un 109. maddesinin (3) numaralı fıkrasında tutuklama yerine öngörülen

adli kontrol hükümlerinin 6352 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin yürürlüğe

girdiği 5/7/2012 tarihinden itibaren başvurucuların lehine de uygulanma

imkanının ortaya çıktığı ve seçilmiş bir milletvekilinin siyasi faaliyette

bulunma ve temsil hakkı ile davanın tutuklu sürdürülmesindeki kamu yararı

arasında ölçülü bir denge kurulmadığı gerekçesiyle tutuklu kalınan sürenin

makul olmadığı sonucuna vardığı belirtilerek somut başvurunun incelenmesinde bu

hususların göz önünde tutulması gerektiği ve takdirin Anayasa Mahkemesine ait

olduğu ifade edilmiştir.

38.

Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrası şöyledir:

“Tutuklanan

kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma

sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma

ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine

getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.”

39. Anayasa’nın

19. maddesinin yedinci fıkrasında bir ceza soruşturması kapsamında tutuklanan

kişilerin, yargılamanın makul sürede bitirilmesini ve soruşturma veya

kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme haklarına sahip olduğu güvence

altına alınmıştır.

40.

Tutukluluk süresinin makul olup olmadığı konusunun, genel bir ilke çerçevesinde

değerlendirilmesi mümkün değildir. Bir sanığın tutuklu olarak bulundurulduğu

sürenin makul olup olmadığı, her davanın kendi özelliklerine göre

değerlendirilmelidir. Anayasa’nın 38. maddesinde “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”

şeklinde ifadesini bulan masumiyet karinesi, yargılama süresince kişinin

hürriyetinin esas, tutukluluğun ise istisna olmasını gerektirmektedir.

Tutukluluğun devamı ancak masumiyet karinesine rağmen Anayasa’nın 19.

maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkından daha

ağır basan gerçek bir kamu yararının mevcut olması durumunda haklı bulunabilir

(B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 61; Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz: Labita/İtalya [BD], no.

26772/95, 6/4/2000, § 152).

41. Bir

davada tutukluluğun belli bir süreyi aşmamasını sağlamak, öncelikle derece

mahkemelerinin görevidir. Bu amaçla, yukarıda belirtilen kamu yararı gereğini

etkileyen tüm olayların derece mahkemeleri tarafından incelenmesi ve serbest

bırakılma taleplerine ilişkin kararlarda bu olgu ve olayların ortaya konulması

gerekir (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 62).

42.

Tutuklama tedbirine kişilerin suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunmasının

yanı sıra bu kişilerin kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya

değiştirilmesini önlemek maksadıyla başvurulabilir. Başlangıçtaki bu tutuklama

nedenleri belli bir süreye kadar tutukluluğun devamı için yeterli görülebilirse

de bu süre geçtikten sonra, uzatmaya ilişkin kararlarda tutuklama nedenlerinin

hâlâ devam ettiğinin gerekçeleriyle birlikte gösterilmesi gerekir. Bu

gerekçeler “ilgili” ve “yeterli” görüldüğü takdirde, yargılama

sürecinin özenli yürütülüp yürütülmediği de incelenmelidir. Davanın karmaşıklığı,

organize suçlara dair olup olmadığı veya sanık sayısı gibi faktörler sürecin

işleyişinde gösterilen özenin değerlendirilmesinde dikkate alınır. Tüm bu

unsurların birlikte değerlendirilmesiyle sürenin makul olup olmadığı konusunda

bir sonuca ulaşılabilir (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 63). Tutukluluk

süresinin makul seviyede kalması için ilgili makamların almış oldukları

önlemler de dahil olmak üzere tüm bu unsurların birlikte değerlendirilmesiyle

sürenin makul olup olmadığı konusunda bir sonuca ulaşılabilir (Benzer yöndeki

AİHM kararı için bkz: Chraidi/Almanya, B. No. 65655/01, 26/10/2006, §§ 42–45).

43.

Dolayısıyla Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlal edilip

edilmediğinin değerlendirmesinde esas olarak, serbest bırakılma taleplerine

ilişkin kararların gerekçelerine bakılmalı ve tutuklu bulunan kişiler

tarafından yapılan tutukluluğa itiraz başvurularında sunulan belgeler

çerçevesinde kararların yeterince gerekçelendirilmiş olup olmadığı göz önüne

alınmalıdır. Öte yandan hukuka uygun olarak tutuklanan bir kişinin, suç

işlediği yönünde kuvvetli belirti ve tutuklama nedenlerinden biri veya

birkaçının varlığı devam ettiği sürece ilke olarak belli bir süreye kadar

tutukluluk halinin makul kabul edilmesi gerekir (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, §§

63-64).

44. Diğer

taraftan özgürlük hakkı, adli makamlarla güvenlik görevlilerinin özellikle

organize suçlarla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye

neden olabilecek biçimde yorumlanmamalıdır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları

Mahkemesi (“AİHM”), Sözleşme’nin 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c)

bendinin, AİHS’e Taraf Devletlerin güvenlik

görevlilerinin bilhassa organize olanlar olmak üzere suçlulukla etkili olarak

mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye sebep olabilecek biçimde uygulanmaması

gerektiğini vurgulamaktadır (Dinç ve

Çakır/Türkiye, B. No. 66066/09, 9/7/2013, § 46).

45. Bir kişinin gerekçeden tamamen

yoksun bir yargı

kararıyla tutuklanması ve tutukluluğun uzatılması

kabul edilemez (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz:

Nakhmanovich/Rusya, B. No: 55669/00, 2/3/2006, § 70; Belevitskiy/Rusya, B. No: 72967/01, 1/3/2007, § 91).

Bununla beraber tutukluluğu meşru

kılan gerekçeler gösterilerek bir zanlı ya da sanığın tutuklanmasının keyfi olduğunu

söylemek mümkün değildir. Ancak aşırı derecede kısa

gerekçelerle ve hiçbir yasal hüküm gösterilmeden tutuklama kararı vermek ya da tutukluluğu devam ettirmek bu

çerçevede değerlendirilmemelidir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz: Mooren/Almanya [BD], B. No: 11364/03, 9/7/2009,

§ 79).

46. İtiraz

veya temyiz merciinin, itiraz veya temyiz incelemesine konu mahkeme kararına ve

bu karardaki gerekçelere katıldığı durumlarda, buna ilişkin kararını ayrıntılı

olarak gerekçelendirmemesi, kural olarak, gerekçeli karar hakkına aykırılık

teşkil etmez (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz: García Ruiz/İspanya,

B. No: 30544/96, 21/1/1999, § 26).

47. Makul

sürenin hesaplanmasında sürenin başlangıcı, başvurucunun daha önce yakalanıp

gözaltına alındığı durumlarda bu tarih, doğrudan tutuklandığı durumlarda ise

tutuklama tarihidir. Sürenin sonu ise kural olarak kişinin serbest bırakıldığı

tarihtir. Ancak kişinin, tutuklu olarak yargılanmakta olduğu davada

mahkumiyetine karar verilmiş ise mahkûmiyet tarihi itibarıyla da tutukluluk

hali sona erer (B. No: 2012/237, 2/7/2013, §§ 66, 67).

48. Somut

olayda başvurucu, milletvekili seçilmesinin ardından tahliye talebiyle

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesine başvurmuş, mahkeme başvurucunun Anayasa’nın

83. maddesindeki yasama dokunulmazlığından yararlanamayacağı gerekçesiyle

tahliye talebini reddetmiştir (bkz: § 10). Başvurucu

son olarak Anayasa Mahkemesince verilen 4/12/2013 tarih ve B. No: 2012/1272

sayılı karara dayanarak, yargılamasının devam ettiği Diyarbakır 5. Ağır Ceza

Mahkemesinden 6/12/2013 tarihinde tahliye edilmesini talep etmiştir.

49.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun talebini özetle, Anayasa

Mahkemesi kararlarının farklı etkilerinin olduğunu, soyut ve somut norm

denetimi ile bireysel başvuru sonucu verilen kararların etkisi, bağlayıcılığı,

kesinliği ve uygulamasının farklı olduğunu, iptal ve itiraz davaları

neticesinde verilen Anayasa Mahkemesi kararlarının genel hukuki bağlayıcılık

gücüne sahip olduğunu, Anayasa’nın 148. ve 6216 sayılı Kanun’un 45.

maddelerinde bireysel başvurunun kapsamının belirlendiğini, bireysel başvuruda

öncelikle başvurucunun bireysel bir menfaatinin bulunup bulunmadığının

incelendiğini, 6216 sayılı Kanun’un 46. maddesine göre ihlale yol açtığı iddia

edilen işlem ve kararlardan kişisel olarak doğrudan etkilenen kişilerin bireysel

başvuru hakkına sahip olduğunu, Anayasa Mahkemesi İç Tüzüğünün 79. maddesine

göre Anayasa Mahkemesi Bölümlerince gerekli görüldüğü takdirde 6216 sayılı

Kanun’un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası doğrultusunda ihlalin ve

sonuçlarının hangi şekilde ortadan kaldırılabileceği hususunda yapılması

gerekenlerin bildirileceğinin hükme bağlandığını, Anayasa Mahkemesinin bireysel

başvuru sonucunda verdiği kararların soyut ve somut norm denetiminden farklı

olarak sadece davanın tarafı olan kişiler açısından etkili olacağını, sadece

kişisel ve güncel bir hakkı doğrudan etkilenenlerin bireysel başvuruda

bulunabileceğini ve bu başvuru neticesinde ortaya çıkacak Anayasa Mahkemesi

kararının ilgili kişi ve başvuruya konu idari işlem ya da karar açısından

geçerli ve bağlayıcı olacağını, başvurucu tarafından Anayasa Mahkemesince

verilen 4/12/2013 tarih ve B. No: 2012/1272 sayılı karar emsal gösterilerek

yapılan tahliye talebinin suçun vasfı, mevcut delil durumu, atılı suçun 5271

sayılı Kanun’un 100. maddesinin (3) numaralı fıkrasında sayılanlardan olması ve

adli kontrol tedbirinin yetersiz kalacağını belirterek 16/12/2013 tarihinde

reddetmiştir.

50.

Başvurucu, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 16/12/2013 tarihli ret kararına

karşı 17/12/2013 tarihinde Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesine itiraz etmiştir.

İtirazı inceleyen Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, başvurucunun tahliye

talebini reddeden mahkemenin gerekçelerine ek olarak, tutukluluğun her somut

olayın kendi özelliklerine göre değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek

itirazı 24/12/2013 tarih ve 2013/567 Değişik İş sayılı kararı ile reddetmiştir.

51. Somut

olayda başvurucu 5/10/2010 tarihinde tutuklanmıştır. Anayasa Mahkemesine

başvuru tarihi itibariyle başvurucunun tutukluluk süresi 3 yıl 2 ay 26 gündür.

52. Anayasa’nın

67. maddesi seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarını güvenceye

almaktadır. 67. maddenin birinci fıkrasına göre, “Vatandaşlar, kanunda

gösterilen şartlara uygun olarak seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir

siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına

sahiptir”. Seçimler ve siyasi haklar Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan

demokratik devletin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi haklar, seçimlerde oy

kullanma, aday olma ve seçilme haklarının yanında siyasi faaliyette bulunma

hakkını da kapsar.

53. Seçilme

hakkı sadece seçimlerde aday olma hakkını değil, aynı zamanda seçildikten sonra

milletvekili olarak parlamentoda bulunma hakkını da ihtiva etmektedir. Bu da

hiç kuşkusuz, kişinin seçildikten sonra milletvekili sıfatıyla temsil yetkisini

fiilen kullanabilmesini gerektirir. Bu bağlamda seçilmiş milletvekilinin yasama

faaliyetine katılmasına yönelik müdahale, sadece onun seçilme hakkına değil,

aynı zamanda seçmenlerinin serbest iradelerini açıklama hakkına da yönelik bir

müdahale teşkil edebilir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz:

Sadak ve Diğerleri/Türkiye, B.

No: 25144/94, 26149/95, 26154/95, 27100/95, 27101/95, 11/6/2002, §§ 33, 40).

AİHM, milletvekili–seçmen ilişkisinden hareketle, ifade özgürlüğünün halkın

seçilmiş temsilcileri için özellikle önemli olduğunu, zira milletvekilinin

seçmeni temsil ettiğini, onların taleplerine dikkat çekerek menfaatlerini

savunduğunu, dolayısıyla bir muhalif milletvekilinin ifade özgürlüğüne yönelik

müdahalenin daha sıkı bir denetimi gerektirdiğini vurgulamıştır (Castells/İspanya, B. No: 11798/85, 23/12/1992, §

42).

54.

Anayasa’nın 83. maddesi, milletvekillerinin hiç bir

baskı ve tehdit altında kalmadan serbestçe yasama faaliyetlerini

yürütebilmelerini temin etmek için yasama sorumsuzluğu ve dokunulmazlığı

kurumlarına yer vermiştir. Bu bağlamda milletvekillerine yasama faaliyetleri

sırasındaki oy ve sözleri nedeniyle mutlak bir sorumsuzluk tanınmıştır. Ayrıca

milletvekillerinin işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle tutulma,

tutuklanma, sorgulanma ve yargılanmaya karşı, yasama faaliyetlerine aksatmadan

katılmalarını temin etmek maksadıyla dokunulmazlık yoluyla koruma altına

alınmışlardır. Bu güvenceler, milletvekillerine tanınan bir ayrıcalık ya da

imtiyaz olmaktan ziyade, temsil ettikleri seçmenlerinin görüş ve düşüncelerinin

siyasal alanda gereği gibi yansıtılmasını sağlamaya dönük koruyucu

tedbirlerdir. Nitekim Anayasa Mahkemesi 30/12/1997 tarihli kararında dokunulmazlığın

amacını “yasama organı üyelerini, görevlerini tam olarak yerine getirmelerini

engelleyecek gereksiz suçlamalardan korumak” şeklinde ifade etmiştir (E.

1997/73, K.1997/73, K.T. 30/12/1997).

55. Bununla

birlikte Anayasa’nın 83. maddesinde yasama dokunulmazlığına bazı istisna ve

sınırlamalar getirilmiştir. Buna göre dokunulmazlık kural olarak

milletvekilliği süresiyle sınırlıdır. Yine bu süre içerisinde, seçimden önce

veya sonra herhangi bir suç işlediği iddiasıyla bir milletvekilinin

dokunulmazlığının Meclis kararıyla kaldırılabilmesi mümkündür. Ağır cezayı

gerektiren suçüstü hali ile seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak

kaydıyla Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar ise dokunulmazlık kapsamı

dışında tutulmuştur. Davaya bakan mahkemenin gerekçesinden, başvurucunun

durumunu Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında kaldığı yönünde değerlendirdiği

anlaşılmaktadır.

56. Anayasa’nın

83. maddesinde 14. maddeye atıfla getirilen istisna, Anayasa’nın 67.

maddesindeki seçilme hakkı da dikkate alındığında dar ve özgürlük lehine

yorumlanmalıdır. Bu nedenle tutukluluğunun devamı hakkında karar verilen kişi

milletvekili olduğu takdirde, çatışan değerlere bir yenisi eklenmekte ve kişi

hürriyeti ve güvenliği hakkının yanında, seçilmiş milletvekilinin tutuklu olması

nedeniyle yasama faaliyetine katılamaması sonucu mahrum kalınan kamu yararının

da dikkate alınması gerekmektedir. Bu çerçevede mahkemelerin milletvekili

seçilen kişilerin tutukluluğunun devamına karar verirken hem kişi hürriyeti ve

güvenliği hakkından hem de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının

kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan korunacak bir yararın

varlığını somut olgulara dayanarak göstermeleri gerekir. Bunun sonucu olarak

makul sürenin aşılıp aşılmadığı incelenirken, başvurucunun milletvekili

seçilmesiyle birlikte ileri sürmüş olduğu iddiaların tutukluluğun devamına

ilişkin kararlarda gerektiği gibi değerlendirilip değerlendirilmediğine de

bakılmalıdır. Dolayısıyla, başvurucunun seçilmiş bir milletvekili olarak siyasi

faaliyette bulunma ve temsil hakkı ile davanın tutuklu sürdürülmesindeki kamu

yararı arasında ölçülü bir denge kurulduğu takdirde, tutukluluğun devamına

ilişkin gerekçelerin ilgili ve yeterli oldukları sonucuna varılabilir.

57. Bu

nedenle, seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa’nın

14. maddesi kapsamındaki bir suç isnadıyla yargılanan bir milletvekilinin

tutukluluk halinin incelenmesi sırasında, bu koruma tedbirinin seçilme hakkını

işlevsiz hale getirebileceği göz ardı edilmemelidir. Bütün Milleti temsil etmek

üzere belli bir süre için seçilen milletvekilinin, şayet varsa, bu hakkını

kullanmasına engel olmayacak koruma tedbirlerinin uygulanabilirliği üzerinde

özenle durulmalıdır. 5271 sayılı Kanun’un 109. maddesinin (3) numaralı fıkrasında

buna imkân tanıyan hükümlere yer verildiği, maddede 6352 sayılı Kanun’la

yapılan değişiklikler sonucunda bunların sayısının artırıldığı görülmektedir.

58. Başvurucu,

milletvekili seçildiği tarihten Anayasa Mahkemesine başvuru tarihine kadar 2 yıl

6 ay 20 gündür tutuklu bulunmaktadır. 5271 sayılı Kanun’un 109. maddesinin (3)

numaralı fıkrasında tutuklama yerine öngörülen adli kontrol hükümlerinin 6352

sayılı Kanunla yapılan değişikliğin yürürlüğe girdiği 5/7/2012 tarihinden

itibaren başvurucu lehine de uygulanma imkanı ortaya

çıkmıştır. Buna rağmen, anılan kararlarda hedeflenen meşru amaçla yapılan

müdahale arasında gözetilmesi gereken denge açısından, mevcut adli kontrol

tedbirlerinin yeterince dikkate alınmadığı sonucuna varılmıştır. Bu sonuç, 6352

sayılı Kanun’un yürürlüğe girdikten sonraki tahliye talepleri üzerine verilen

kararlar bakımından daha belirgindir. Bu durumda, tutukluluğun devamına karar

verilirken yargılamanın tutuklu sürdürülmesinden beklenen kamu yararı ile

başvurucunun seçilme ve milletvekili olarak siyasi faaliyette bulunma hakkı

arasında ölçülü bir denge kurulmadığı ve bu nedenle tutuklu kaldığı sürenin

makul olmadığı sonucuna varılmıştır.

59. Açıklanan

nedenlerle Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 19.

maddesinin yedinci fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

b. Anayasa’nın 67. Maddesinin Birinci

Fıkrasının İhlal Edildiği İddiası

60.

Başvurucu, milletvekili seçilmesine rağmen yasama dokunulmazlığından

yararlandırılmadığını ve tahliye edilmediğini, milletvekilliği görevini yerine

getiremediğini, bu nedenle siyasi faaliyet özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri

sürmüştür.

61. Milletvekili

seçilmesine rağmen tahliye edilmediği için bu görevi yerine getiremediğini

ileri süren başvurucunun bu şikâyetinin, esas itibarıyla seçilme hakkıyla

ilgili olduğu ve Anayasa’nın 67. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği

sonucuna varılmıştır.

62. Adalet

Bakanlığı görüşünde Anayasa Mahkemesinin benzer nitelikteki başvurulara ilişkin

4/12/2013 tarihli iki kararında yer verilen ilkelere atıf yaparak başvurucunun

milletvekili olduktan sonra tutuklu kaldığı süre de gözetildiğinde, seçilme ve

milletvekili olarak siyasi faaliyette bulunma hakkına yönelik müdahalenin

ölçülü ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olup olmadığı konusunda

takdirin Anayasa Mahkemesi’ne ait olduğu belirtilmiştir.

63. Anayasa’nın

148. maddesinin üçüncü ve 6216 sayılı Kanun’un 45. maddesinin (1) numaralı

fıkrası hükümlerine göre, Anayasa Mahkemesine yapılan bir bireysel başvurunun

esasının incelenebilmesi için, kamu gücü tarafından müdahale edildiği iddia

edilen hakkın Anayasa’da güvence altına alınmış olmasının yanı sıra AİHS ve

Türkiye’nin taraf olduğu ek protokollerinin kapsamına da girmesi gerekir. Bir

başka ifadeyle, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir

hak ihlali iddiasını içeren başvurunun esasının incelenmesi mümkün değildir (B.

No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18).

64. Anayasa’nın

“Seçme, seçilme ve siyasî faaliyette bulunma hakları” başlıklı 67. maddesinin

birinci fıkrası şöyledir:

“Vatandaşlar,

kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak

veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halkoylamasına

katılma hakkına sahiptir.”

65. AİHS’e Ek Protokol 1’in 3. maddesi şöyledir:

“Yüksek

Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce

açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest şeçimler yapmayı taahhüt ederler.”

66. Anayasa’nın

67. maddesinde seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde

siyasî faaliyette bulunma hakkı güvence altına alınmıştır. Çoğulcu demokratik

rejimlerin vazgeçilmez unsurları olarak kabul edilen siyasi partiler, milli

iradenin oluşumu, anayasal rejimin işleyişi, siyasal düzeninin varlığı için

belirleyici rol oynayan kuruluşlardır. Parlamenter demokraside halk ile yönetim

arasındaki bağlantıyı ve parlamentonun siyasi meşruiyetini, demokratik usul ve

esaslara göre belirlenen seçimler aracılığıyla halkın temsilcisi olarak seçilen

milletvekilleri gerçekleştirirler.

67. Yasama

yetkisinin sahibi olan parlamento ve onu oluşturan milletvekilleri anayasal

sınırlar içinde toplumda var olan farklı siyasi görüşlerin temsilcileridirler.

Serbest seçimlerle halkın adına karar alma yetkisi verilen milletvekillerinin

asli görev alanı parlamento olup, sahip oldukları görev alanı üstün kamusal

yarar ve önem içermektedir.

68. Siyasi

faaliyetlerde her ülkenin kendi koşulları içinde yasalar ile sınırlamalar

getirilebileceği söylenebilirse de, milletvekillerinin

yasama faaliyetlerinde anayasal bir koruma alanına sahip olduğu açıktır. Aslolan halkın siyasi iradesinin engellenmemesi ve hakkın

özünün etkisiz hale getirilmemesidir. Seçilmiş milletvekillerinin yasama

faaliyetlerini yerine getirmelerini engelleyecek ölçüsüz müdahaleler halk

iradesiyle oluşan siyasal temsil yetkisini ortadan kaldıracak, seçmen

iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecektir.

69. AİHM

“serbest seçim hakkı”nı Avrupa kamu düzeninin temel

unsuru olan demokrasinin en önemli ilkelerinden biri olarak kabul etmektedir.

AİHM, Sözleşme’ye Ek 1 Nolu

Protokol’ün 3. maddesinin koruduğu hakların, hukukun üstünlüğüne dayanan etkili

ve anlamlı bir demokrasinin temellerinin kurulması ve sürdürülmesi için hayati

öneme sahip olduğunu belirtmiştir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz: Mathieu-Mohin ve Clerfayt/Belçika,

B. No: 9267/81, 2/3/1987, § 47; Ždanoka/Letonya [BD], B. No: 58278/00,

16/3/2006, § 103; Yumak ve Sadak/Türkiye

[BD], B. No: 10226/03, 8/7/2008 § 105).

70. Öte

yandan, seçilme hakkı, mutlak olmayıp meşru amaçlarla sınırlanabilir. Nitekim

Anayasa’nın 67. maddesinde siyasi haklara “kanunda gösterilen şartlara uygun”

olarak sahip olunacağı belirtilmiş, maddede bazı özel sınırlamalara yer

verilmiş ve Anayasa’nın diğer maddelerinde de bu hakların kullanılmasına

yönelik bazı sınırlamalar öngörülmüştür. Anayasa'da belirtilen sebeplere

dayanılarak kanunla getirilen sınırlamaların Anayasa’nın 13. maddesinde

belirtilen şartlara uygun olması gerekmektedir. Benzer şekilde, AİHM de bu

hakların sınırlandırılabileceğini kabul etmekte, ancak bu sınırlamaların

“yasama organının seçiminde halkın görüşlerinin serbestçe açıklanması”nı

ve bu anlamda belli kişilerin veya grupların ülkenin siyasal hayatına

katılımlarını engelleyici, söz konusu hakkın özünü zedeleyecek ve etkisini

ortadan kaldıracak ölçüde olmaması ve öngörülen amaçla orantılı olması

gerektiğini belirtmektedir. (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz: Mathieu-Mohin ve Clerfayt/Belçika,

B. No: 9267/81, 2/3/1987, § 52; Tanase/Moldova

[BD], B. No: 7/08, 27/4/2010, §§ 157, 158, 161).

71. Somut

olayda başvurucu hakkındaki soruşturma, milletvekili seçilmeden önce

başlatılmış, tutuklu olarak yargılanırken 12/6/2011 tarihinde yapılan genel seçimde

milletvekili seçilmiştir. Bu yönüyle gerek yürütülen kovuşturma,

gerekse başvurucunun tutukluluk hali başvurucunun milletvekili seçilmesine

engel teşkil etmemiştir. Bu anlamda başvurucunun seçilme hakkına bir müdahale

söz konusu olmadığı gibi, buna yönelik bir iddia da ileri sürülmemiştir.

Bununla birlikte başvurucu, milletvekili seçildikten sonra tahliye

edilmediğinden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yemin edememiş ve

milletvekilliği görevini fiilen yerine getirememiştir. Bu görevin yerine getirilmesine

engel olan tutukluluk halinin milletvekili olarak siyasi faaliyet ve temsil

hakkını engellemesi nedeniyle seçilme hakkına bir müdahale teşkil ettiği

açıktır.

72. Yukarıda

açıklandığı üzere, başvurucunun milletvekili seçildikten sonraki tahliye talepleri

ilgili mahkemeler tarafından reddedilmiştir. Önceki başlıktaki inceleme

sonucunda başvurucunun milletvekili seçildikten sonraki tahliye taleplerinin

reddine ilişkin kararlarda başvurucunun seçilme ve temsil hakkıyla yargılamanın

tutuklu olarak sürdürülmesindeki kamu yararı arasında makul bir dengenin

gözetilmediği, dolayısıyla Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasının ihlal

edildiğine karar verilmiştir.

73.

Başvurucunun makul olmayan bir şekilde tutuklu kalması, yasama faaliyetlerine

katılmasını engellemiştir. Başvurucunun milletvekili olduktan sonra tutuklu

kaldığı süre de gözetildiğinde, seçilme ve milletvekili olarak siyasi

faaliyette bulunma hakkına yönelik bu ağır müdahalenin ölçülü ve demokratik

toplum düzeninin gereklerine uygun olduğu söylenemez.

74. Açıklanan

nedenlerle Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 67.

maddesinin birinci fıkrasının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

3. 6216 Sayılı

Kanunun 50. Maddesi Yönünden

75. 6216

sayılı Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas

inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine

karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan

kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit

edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını

ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye

gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde

başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması

yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa

Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan

kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

76.

Başvuruda Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrası ile 67. maddesinin birinci

fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

77.

Başvurucu, uğradığı zarar karşılığında 20.000,00 TL manevi tazminat talebinde

bulunmuştur.

78.

Başvurucunun özgürlük ve güvenlik hakkına yönelik müdahale nedeniyle yalnızca

ihlal tespitiyle telafi edilemeyecek ölçüdeki manevi zararı karşılığında somut

olayın özelliklerini dikkate alarak başvurucuya takdiren

3.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

79.

Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen

198,35 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL

yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

80. Gereğinin

ifası için kararın bir örneğinin ilgili mahkemesine gönderilmesine karar

verilmesi gerekir.

V. HÜKÜM

Açıklanan

nedenlerle;

A. Başvurunun, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiaları

yönünden “başvuru yollarının tüketilmemiş

olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

B. Başvurunun, diğer iddialar yönünden KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

C. Başvurucunun, tutukluluğun makul süreyi aştığı iddiasıyla ilgili olarak

Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 19. maddesinin

yedinci fıkrasının İHLAL EDİLDİĞİNE,

D. Başvurucunun, seçilme hakkının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili

olarak Anayasa’nın 19. maddesinin yedinci fıkrasıyla bağlantılı olarak 67.

maddesinin birinci fıkrasının İHLAL EDİLDİĞİNE,

E. Başvurucuya 3.000,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE,

F. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL

vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA

ÖDENMESİNE,

G. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucuların Maliye

Hazinesine başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede

gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar

geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

H. Kararın bir örneğinin gereğinin ifası için Mahkemesine

gönderilmesine,

2/1/2014

tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar

verildi.

Başkan

:

Alparslan ALTAN

Üyeler

:

Recep KÖMÜRCÜ

Engin YILDIRIM

Celal Mümtaz AKINCI

Muammer TOPAL

Raportör

:

Serhat ALTINKÖK

Başvurucu

:

İbrahim AYHAN

Vekili

:

Av. Servet ÖZEN

Av. Cihan AYDIN

Av. Meral Danış BEŞTAŞ

Av. Erhan ÜRKÜT